Kudüs, vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayılan bir şehirdir. Bunun başta gelen sebebi ise Yüce Allah'ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğunun bu şehirde yaşamış veya en azından hayatlarının bir bölümünü bu şehirde geçirmiş olmalarıdır. Ayrıca bu peygamberlerden bazılarının mabed olarak kullandıkları mekanlar da bu şehirdedir. Ancak bilindiği üzere peygamberlerin gönderilmesinin ve onlara vahiyde bulunulmasının amacı insanların tevhid inancına ulaştırılmasıdır. Vahye dayanan tüm kitaplarda tevhid inancı öne çıkarılmıştır. Kudüs ve oradaki kutsal mekanlar da bu tevhid inancını sembolize eder. Dolayısıyla oranın gerçek varisleri de tevhid inancını ayakta tutan Müslümanlardır. Nitekim Yüce Allah Hz. İbrahim (a.s.)'le ilgili bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: ."Şüphesiz insanların İbrahim'e en yakın olanları ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir.". (Ali İmran, 3/68) Bundan bir önceki ayeti kerimede de şöyle buyurulmaktadır: ."İbrahim ne bir yahudi ne de bir hıristiyandı. Ancak o dosdoğru çizgideki bir Müslümandı. O, müşriklerden de değildi."
Kudüs, İslam'da özel bir yere ve kudsiyete sahiptir. Zaten adı da bu yerine ve kudsiyetine işaret eder. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa'yı bağrında barındırması ve Resulullah (s.a.s.)'ın isra ve mirac olayına şahid olması bu üstünlüğünün sebeplerinin başında gelir. Yüce Allah, Kur'anı Kerim'de şöyle buyurur: ."Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mbarek ükıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir.". (İsra, 17/1) Burada dikkat edilirse Mescidi Aksa'dan ."çevresini mübarek kıldığımız". şeklinde söz edilmektedir. Mescidi Aksa'nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır. Kur'an-ı Kerim'in daha başka yerlerinde de Kudüs'ten ve onun bağrında barındırdığı Mescidi Aksa'dan söz edilir. Örneğin Meryem suresinin 11. ayetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bunun üzerine (Zekeriyya a.s.) mescidden kavminin karşısına çıkıp onlara: "Sabah ve akşam tesbih edin" diye işaret etti." Burada kastedilen mescid, Mescidi Aksa'dır. Ali İmran suresinin 37. ayetinde de şöyle buyuruluyor: "Rabbi onu (Meryem'i) güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya'nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu." Burada sözü edilen ma'bed Mescidi Aksa'dır. Yine aynı surenin 39. ayetinde sözü edilen mihrab da Mescidi Aksa'dır. Mescidi Aksa'nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında ayrıca birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: "Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram'a ve Mescidi Aksa'ya." (Müslim, Kitabu'l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa harem mescidlerin üçüncüsü sayılmıştır. Ahmed ibnu Hanbel, Nesai ve Hakim'in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)'den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa'yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid'de -yani Mescidi Aksa'da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa anasından doğmuş gibi günahlarından sıyrılsın istedi. Biz Allah'ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz." Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s)'ın cariyesi Meymune (r. anha): "Ey Resulullah! Bize Mescidi Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir" dedi. Resulullah (s.a.s.) da şöyle buyurdu: "Oraya (Mescidi Aksa'ya) gidin ve içinde namaz kılın." -Hadisin ravisi dedi ki: "O zaman burası Daru'l-Harb'di (yani Müslüman olmayanların hakimiyeti altındaydı)."- (Resulullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti): "Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin." (Ebu Davud, Kitabu's-Salat, 14) Burada zeytinyağı bir semboldür. Yapılması istenen ise Kudüs'e ve Mescidi Aksa'ya önem verilmesi, oranın Hz. İbrahim (a.s.)'ın hanif dininin gerçek sahipleri olan mü'minlerin eline geçmesi için çalışılması ve o kutsal mekanların tevhid dinine uygun kimliğinin korunması amacıyla yapılan çalışmalara herhangi bir şekilde destek olunmasıdır. Müslümanların bu tavsiye doğrultusunda Filistin topraklarına sahip çıkmaları ve bu konuda ellerinden hiçbir şey gelmiyorsa, en azından oradaki İslami çalışmalara destek olmak, orada yaşayan Müslümanların yaralarını sarmak amacıyla bir yardım göndermeleri gerekir. İşte Resulullah (s.a.s.)'in "zeytinyağı"yla sembolize ettiği şey de budur. Resulullah (s.a.s.)'tan bunun dışında da Mescidi Aksa'nın faziletiyle ilgili birçok hadisi şerif rivayet edilmiştir.
Biz Kudüs'ün tarihi hakkında geniş bilgiler vererek sözü uzatmak istemiyor, daha çok bugünkü durumundan söz etmek ve bu arada Müslümanların bu kutsal şehirle ilgili görevlerini kendilerine bir kez daha hatırlatmak istiyoruz. Bu kutsal şehir M. 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) döneminde fethedildikten sonra, 1097 - 1186 yılları arasında halı içşgali altında kaldı. Bundan sonra sadece 1243'te Mısır hükümdarı İsa'nın, kardeşinin oğluna karşı kendisine yardım etmesine karşılık bu şehri Bizans hükümdarına hediye etmesi üzerine kısa bir süre işgal altında kaldı. Ancak çok geçmeden Müslümanlar Necmeddin el-Eyyubi'nin komutasında bu şehri geri aldılar. Haçlılardan sonra ikinci büyük işgal ise 1918'de İngilizlerin Filistin topraklarına girmesiyle başladı. İngilizlerin bu topraklara girmekteki maksatları bölgede yahudilerin bir devlet kurmalarına imkan sağlamaktı. Nitekim İngilizler, bölgede yeterince yahudi güç oluştuğuna inandıklarında 1947'de bölgeden çekilmeye başladılar ve siyonist yahudiler hemen ardından "İsrail" diye bir devletin kuruluşunu ilan ettiler. 1948'de siyonist İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte Kudüs'ün batı kesimi bu işgal yönetiminin eline geçti. Doğu kesimi ise 1967 Haziran savaşında Ürdün ordusu tarafından işgalci siyonistlere teslim edildi. 1967 Haziran savaşının seyri Doğu Kudüs'ün bir savaş yenilgisi dolayısıyla değil bir ihanet sonucu siyonist işgalcilere teslim edildiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
İşin gerçeğinde Kudüs, siyonistler tarafından işgal edilmemiş, Müslümanların başına musallat edilen uzaktan kumandalı birtakım yönetimler tarafından onlara teslim edilmiştir. Tıpkı 1243'de Mısır hükümdarı İsa'nın, bu kutsal şehri bazı küçük yardımlar karşılığında Bizans imparatoruna hediye ettiği gibi. Ancak Müslümanları demir yumruk altında tutmaya çalışan bu yönetimlerin ihanetleri Kudüs'ün siyonist işgalcilere hediye edilmesiyle son bulmamış daha sonra da devam etmiştir.
Bu yüzyılın başında Kudüs'e ihanet eden ilk Arap lider şimdiki Ürdün kralı Hüseyin'in dedesinin babası Şerif Hüseyin olmuştur. Şerif Hüseyin, kendisine vaadedilen "Arap yarımadası krallığı" karşılığında İngilizlerin Kudüs'ü ve çevresini işgal etmelerine yardımcı olmuştu. Şimdiki Ürdün kralı Hüseyin 1967 Haziran savaşında Kudüs'ün doğu kesimini de siyonist işgalcilere teslim etmek suretiyle en büyük ihanetini yaptı. Bu ihanetini 26 Ekim 1994'te İsrail'le barış anlaşması imzalamak suretiyle siyonistlerin Kudüs üzerindeki hakimiyetlerini resmen tanıyarak zirveye tırmandırdı. Ürdün-İsrail anlaşmasında Kudüs konusuna bir açıklık getirilmediğinden bu meselenin küllenmeye terk edildiği anlaşılıyordu. Bunun yanı sıra Ürdün tarafı İsrail başbakanı Rabin'in imza töreni esnasında Kudüs'ten "başkentimiz" diye söz etmesine herhangi bir şekilde tepki göstermedi. Bu durum Ürdün'ün, siyonistlerin Kudüs üzerindeki hakimiyetlerini pekiştirme çabaları karşısında sessiz kalmayı tercih ettiğini gösteriyordu. Mısır devlet başkanı Enver Sedat 19 Kasım 1977'de Kudüs'e resmi bir ziyaret düzenleyerek siyonistlerin bu şehir üzerindeki hakimiyetlerini tanıdığını dünyaya ilan etmek, 1978'de de Camp David anlaşmasını imzalamak suretiyle Kudüs davasına en büyük ihanetini yaptı. Bu anlaşmadan cesaret alan siyonist işgal yönetiminin parlamentosu (Knesset) 29 Temmuz 1980'de kabul ettiği bir kanunla Doğu Kudüs'ü de kendi toprakları olarak gösterdiği kesime ilhak etti. Arap liderlerin en radikal görünenlerinden olan Libya devlet başkanı Muammer Kaddafi de 1993 Haziran'ında Kudüs'e bir heyet göndererek siyonistlerin buradaki işgallerini zımnen tanıma anlamına gelen bir hareket yaptı. Kaddafi bu hareketiyle ülkesine uygulanan ambargonun yumuşatılmasını sağlamak istiyordu. Ancak kutsal Kudüs davasına bu zımni ihanet ambargo konusunda ona hiçbir yarar sağlamadı.
Bu kutsal şehire en büyük ihanet ise "barış" adı altında, Filistin halkını temsil ettiklerini ileri süren bir "ihanet çetesi" tarafından yapılmıştır. Söz konusu grup en başta Kudüs konusunun "nihai anlaşma merhalesi"ne bırakılmasını kabullenmek suretiyle en büyük ihanetini yaptı. Çünkü siyonist işgal yönetiminin bu konuyu en son merhaleye bırakmaktaki amacı zaman kazanmak ve böylece Kudüs'le ilgili yahudileştirme planlarını tamamlamaktı. Nitekim Oslo anlaşmasının imzalanmasından hemen sonra bu şehirdeki yahudileştirme ve toprak gaspı işlemlerine hız vermeleri siyonist işgalcilerin bu amaçlarını ortaya koyuyordu. Arafat ve adamları görüşmelerin devam ettiği sıralarda yaptıkları bazı açıklamalarda ileride Kudüs konusunun da ele alınacağını söylüyor ancak görüşmelerde Kudüs'ün gündem dışında tutulmasına itiraz etmiyorlardı. Onların bu tutumları Kudüs konusundaki samimiyetsizliklerini gösteriyordu. Gelişmeler bu samimiyetsizliklerini daha açık bir şekilde ortaya çıkardı. İşgal yönetimiyle "barış (!)" masasına oturanlara kurdurulan sözde özerk yönetimin Kudüs'e ihanetinden ise aşağıda söz edeceğiz.
Siyonist işgalciler Batı Kudüs'ü 1948'de işgal ettiklerinden bu kesimdeki yahudileştirme çalışmalarını büyük ölçüde tamamlamışlardır. Bugünkü istatistiklere göre bu kesimdeki nüfusun % 80'ini yahudiler oluşturmaktadır. Doğu Kudüs'teki yahudileştirme çalışmaları ise yukarıda da belirttiğimiz gibi FKÖ'nün ileri gelenlerinden oluşan bir grubun "barış (!)" ihanetinden ve Kudüs konusunun nihai anlaşma merhalesine bırakılmasını kabullenmesinden sonra hız kazanmıştır.
İsrail'in Doğu Kudüs'teki yahudileştirme çalışmalarının amacı bu kesimde de yahudi nüfusu çoğunluk haline getirerek, 1996'da başlayacak olan ."nihai anlaşma merhalesi". görüşmelerinden önce: ."Kudüs bizim ebedi ve birleşik başkentimizdir". teorisine gerekçe oluşturmak. Kudüs'teki yahudileştirme çalışmaları çeşitli şekillerde yürütülmektedir. Bu konuda başvurulan uygulamaların başta geleni Müslümanlara ait arazilerin zorla ellerinden alınarak istimlak edilmesi ve buralara yahudi yerleşim merkezleri kurulmasıdır. Bu şekilde arazi istimlaki sözde özerklik anlaşmasının imzalanmasından sonra iki üç kat arttı. Toprak gaspı olayı daha çok Nisan 1995 sonlarında bir yahudi yerleşim merkezi ve bir polis karakolu inşa edilmesi amacıyla 530 dönümlük bir arazinin istimlak edilmesine karşı gösterilen tepkilerle dünya kamuoyuna yansımaya başladı. Oysa İsrail özerklik anlaşmasının imzalanmasından sonra bunun dışında daha birçok araziyi zorla Filistinlilerden alarak istimlak etmişti. Örneğin 1994 sonlarına doğru Kudüs'teki askeri yönetim Doğu Kudüs'ün el-Hanu'l-Ahmer (Kızıl Han) bölgesinde bulunan Maale Edomim yahudi yerleşim merkezini genişletmek amacıyla Müslümanlara ait 3 bin dönüm araziyi gasbetti. Askeri yönetimin bu araziyi gasbetmekle ayn zaımanda adı geçen yahudi yerleşim merkezinin şehir merkeziyle bağlantısını sağlamayı amaçlıyordu. İşgalciler şehir çevresinde bunun dışında da Filistinlilere ait birçok araziyi değişik projeler için istimlak ettiler. Hatta Kudüs'teki Arap Araştırmaları Enstitüsü'nün Mays 19ı95'te yayınladığı bir rapora göre özerklik anlaşmasının imzalanmasından sonra Kudüs ve çevresinde Filistinlilerden gasp edilen arazinin miktarı 30 bin dönümü aşmıştı.
İsrail'in, 530 dönümlük bir araziyi istimlak etmesine yönelen tepkiler dolayısıyla istimlak işlemlerini geçici olarak durduğunu açıklaması Doğu Kudüs'teki yahudileştirme çalışmalarını durdurduğu anlamına gelmiyordu. Çeşitli kaynaklarda Kudüs belediyesinin Doğu Kudüs'teki yahudileştirme çalışmalarıyla ilgili birçok proje hazırladığı ortaya konuyordu. Bunlardan biri Cebeli Ganim bölgesindeki yahudi yerleşim merkezinin genişletilmesi planıydı. Bu planı basına İsrail'deki solcu akımlardan Hemen Barış Hareketi'nin ileri gelenlerinden olan Moşe Raz açıkladı. Bunun yanı sıra Kudüs belediye meclisinden bir yetkili belediyenin Doğu Kudüs'ün Cebeli Mukebbir bölgesinde yeni bir yahudi mahallesi kurulmasna dair biır projeyi ele alacağını açıkladı. Öte yandan aşırı dinci bir yahudi partisine mensup olan belediye başkan yardımcısı Samuel Meir de konuyla ilgili bir açıklama yaparak Doğu Kudüs'ün Cebeli Mukebbir bölgesine kurulacak yeni yahudi mahallesinin yüzlerce dönüm araziyi kapsayacağını ve 400 yerleşim biriminden oluşacağını, bu mahalleye bir de büyük bir turistik otel yapılacağını bildirdi. Samuel Meir, Doğu Kudüs'ün değişik bölgelerine yeni yahudi mahalleleri kurulmasına dair Kudüs belediye meclisine sunulmuş birçok proje bulunduğunu ve bunların yakın zamanda tek tek gündeme getirilip kamuoyuna açıklanacağını da duyurdu. Belediye başkanı Ehud Olmert de Doğu Kudüs'ün bazı yerlerine yeni yahudi mahalleleri kurulacağına dair haberleri doğruladı ve bunun için Filistinlilere ait arazilerin istimlakinin devam edeceğini bildirdi.
İşgal yönetimine bağlı olan Kudüs belediyesi ve onun arkasındaki askeri yönetim bir yandan bu şehirde ve civarında oturan Müslümanların arazilerini gasp ederek buralara yahudi yerleşim merkezlerini kurarken bir yandan da civardaki yahudi yerleşim merkezlerini direk yollarla şehir merkezine bağlamak suretiyle buralarda oturan yahudileri de Kudüs nüfusuna dahil etmeye çalışıyor. Civardaki yahudi yerleşim merkezlerinin şehir merkezine bağlanması amacıyla yapılan yollar için de Müslümanlara ait araziler istimlak ediliyor. Bu yöndeki çalışmaların amacı ise Kudüs nüfusuna kayıtlı yahudilerin oranını artırmak. Belediye bu amaçla uygulamaya çalıştığı "Büyük Kudüs Projesi"ne göre şehrin yerleşim alanını 2001 yılında 108 km2'ye çıkaracağını açıkladı. Oysa BM kararlarında Kudüs'e ayrı bir statü verilmekte ve bu şehrin yerleşim alanının 38 km2'nin üstüne çıkarılamayacağı kayda bağlanmaktadır. Ancak BM İsrail'in çıkarlarıyla ve işgalci politikasıyla uyuşmayan kararlarının peşine düşmediğinden siyonist işgalciler bu kararları nazarı itibara almıyorlar.
Öte yandan Kudüs'te yaşayan Müslümanlar değişik yollarla bu şehri terk etmeye zorlanıyorlar. Bu amaçla Müslüman nüfusun yoğun olduğu Doğu Kudüs'te Müslümanların yaşadığı bölgeler her türlü belediye hizmetinden mahrum bırakılıyor. Bu gerçek bizzat belediyenin raporlarnda da dileı getirilmiştir. Bu bölgede yaşayan Müslümanlar bir yandan da ekonomik ablukaya alınarak ve işsiz bırakılarak geçinebilmek için başka yerlere gitmeye zorlanıyorlar. Ayrıca Müslümanların yeni inşaat yapmalarına veya eski inşaatlarını yenilemelerine müsaade edilmiyor. Buna karşılık Müslümanların evleri basit birtakım sebepler uydurularak yıkılıyor. Konuyla ilgili raporlara göre özerklik anlaşmalarının imzalanmasından sonra Doğu Kudüs'te Müslümanlara ait evlerin yıkımı işlemleri % 56 oranında arttı.
Kudüs'e sözde "barış (!)" yoluyla ihanet eden grup daha sonra daha baka şşekillerde bu ihanetini sürdürdü. Bunların belki en önemlisi de geçtiğimiz Ocak ayının 20'sinde gerçekleştirilen göstermelik seçimlerde yapılan sinsi ihanettir. Bu ihanet ise Doğu Kudüs'teki Filistinlilerin ancak oylarını postayla göndermek suretiyle seçime katılabileceklerini kabullenmesidir. Bunu kabullenmesi Doğu Kudüs'te yaşayan Filistinlilerin bir azınlık statüsünde görülmelerini kabullenmesi anlamına geliyordu. Bu da İsrail işgal yönetiminin Doğu Kudüs üzerindeki bütün iddialarına "evet" demek oluyordu. Nitekim İsrail başbakanı Şimon Peres'e bazı aşırı siyonistlerin : "Neden Doğu Kudüs'te yaşayan Arapların oy kullanmalarna izin verdiın?" şeklindeki itirazlarına Perez'in cevabı şu olmuştu: "Ben onların normal bir vatandaş şeklinde değil bir azınlık kimliğiyle oy kullanmalarına izin verdim. Oyunu postayla göndermek ancak bir ülkedeki yabancı azınlığa tanınabilecek haktır. Bizim yaptığımız da işte bundan ibarettir." Bu uygulama yüzünden Doğu Kudüs'te seçime katılım oranı çok düşük oldu. Çünkü Doğu Kudüs halkı bu muameleyi kabullenmesi halinde kendi öz vatanlarında azınlık statüsünde görülmeyi kabullenmiş olacağını biliyordu. Ama sözde özerk yönetim bunu bile bile bu ihaneti yaptı. Sözde özerk yönetimin bu tutumu nihai anlaşma merhalesinde nasıl bir tavır sergileyeceğini de ortaya koyuyordu.
Nihai anlaşma merhalesi muhtemelen önümüzdeki Haziran ayında balayacak. Bşu merhalede ele alınacak konuların başında ise Kudüs ve mülteciler konusu geliyor. Ancak gerek özerk yönetimin tutumu, gerek işgal yönetimin açıklamaları ve gerekse Arap yönetimlerinin izledikleri siyaset bu merhalenin Kudüs lehine bir şey getirmeyeceğini ve nihai anlaşma merhalesinin de nihai bir ihanetle biteceğini gösteriyor. Her şeyden önce özerk yönetimin seçimlerde Doğu Kudüs halkının oylarının postayla göndermelerini kabullenmesi bu yönetimin Kudüs üzerinde ısrarlı davranmayacağını gösteriyor. Arafat'ın Kudüs'le ilgili açıklamaları da bir yanıltmacadan ve söz oyunlarından ibarettir. Arafat bu konuyla ilgili açıklamalarında sık sık: "Kudüs'te namaz kılacağız (Se nusalli fi'l-Kuds)" ibaresini kullanır. Onun bu vaadi sinsi bir politikacı olduğunu ve söz oyunlarını iyi becerdiğini gösterir ama Kudüs'ün igalden şkurtarılması için herhangi bir çaba harcayacağını göstermez. Birokları onçun bu vaadinin ciddi bir şey olduğunu ve bir gün Kudüs'ün işgalden kurtulacağı ümidi verdiğini zannederler. Oysa Müslümanlar Kudüs'te bugün de namaz kılabilmektedirler. Önemli olan işgal altındaki Kudüs'te değil hür ve bağımsız Kudüs'te namaz kılabilmek ve bunun için çaba harcamaktır. Arafat, Kudüs'teki yahudileştirme ve toprak gaspı işlemleri karşısında sürekli sessizliği tercih etmesiyle de Kudüs konusunda samimi olmadığını gösterdi. Zaten daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kudüs konusunun nihai anlaşma merhalesine bırakılması işgalcilere Kudüs'le ilgili yahudileştirme planlarını tamamlama fırsatı vermekten başka bir amaç taşımıyordu.
Buna karşılık işgal yönetimi sürekli Kudüs meselesini pazarlık konusu yapmayacağını vurguluyor. Bir dindaşı tarafından öldürülen eski İsrail başbakanı Rabin son zamanlarında yaptığı bir açıklamada Kudüs konusunda Filistinlilerin boşuna ümitlenmemeleri gerektiğini söyleyerek Yasir Arafat'ın bu konuda söyledikleri sözlerin boş ve anlamsız olduğunu ortaya koymuştu. Rabin'in sözlerini halefi Şimon Perez de tekrar edip duruyor. İşgal yönetimi bu yıl "Kudüs 3000" adı altında birtakım trenler ödüzenleyerek dünya kamuoyunu Kudüs'ün bir yahudi şehri olduğuna ikna etmeye çalışıyor.
ABD Kongresi de, ABD'nin İsrail büyükelçiliğinin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınmasını isteyen bir karar çıkarmak suretiyle siyonist işgal yönetiminin Kudüs'le ilgili siyasetini sonuna kadar desteklediğini gösterdi.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekatı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler onarabilir. İşte bunlar doğru yola erenlerden olabilirler." (Tevbe, 9/18) Yani Allah'ın kutsal kıldığı mekanlara ve mabedlere sahip çıkacak olanlar takva sahibi mü'minlerdir. Başkalarından bu konuda bir duyarlılık bekleyemeyiz. Ancak uluslararası güçlerin öne sürdüğü yapay kahramanları da gerçek kimlikleriyle tanımamız, onların ne gibi dümenler çevirdiğini bilmemiz gerekiyor. Aksi takdirde onların ihanetlerini bize siyasi birtakım hesaplar gibi yutturabilirler. Nitekim Müslümanların son yüzyılda başlarına gelenler hep, ihanet için özel olarak yetiştirilen yapay kahramanları gerçek kimlikleriyle tanıyamamasından kaynaklanmıştır.
Kudüs ve Filistin davası sadece Filistinlilerin veya Arapların değil bütün Müslümanların davasıdır. Bugün Filistin topraklarında o topraklarn bağımsızlığı, Kudüs'ün ve Mescidi Aksa'nın kurtarılması için mücadele eden bir tek kişi olmasa bile Müslümanların yine de bu davaya sahip çıkmaları gerekir. Nitekim Salahuddini Eyyubi, Kudüs'ü ve Mescidi Aksa'y bu inıanç ve şuurla haçlılardan kurtarmıştı. Onun haçlı işgalini içine sindirememesi ve o kutsal mekanlar için uykularının kaçması bir Filistinli ya da Arap olmasından değil Müslüman olmasından kaynaklanıyordu. Onun zamanında haçlıların işgali altındaki yerlerde herhangi bir fiili mücadele olmamasına rağmen Salahuddini Eyyubi yine de harekete geçmiş ve işgale son vermişti. Bugün Allah'a şükür o topraklarda bir bağımsızlık mücadelesi var. Ama ne yazık ki, başka yerlerde yaşayan Müslümanlar onların mücadelelerini sahiplenmekten bile çekiniyorlar. Hala birçokları Filistin ve Kudüs meselesine bir Arap meselesi olarak bakıyor. Artık bu düşüncenin değişmesi ve "ben Müslümanım" diyen herkesin o kutsal mekanların bağımsızlığı için sürdürülen mücadeleye destek vermesi gerekir.