![]() |
![]() |
| Mescidi Aksa'nın altına kazılan tünel |
![]() |
| İşgalcilerin Mescidi Aksa'nın yanı başında "Ağlama Duvarı" olarak niteledikleri duvarın önünde yürüttükleri garip çalışmalardan görüntüler. Kudüs müftüsü İkrime Sabri, işgal devletinin "Süleyman Heykeli" inşaatı için gizli gizli çalışma yaptığı ve bu garip faaliyetlerin onun başlangıcı olduğu konusunda uyardı. |
![]() |
| Haremi şerifin altına tünel kazılmasındaki asıl amaç Mescidi Aksa'yı ve Hz. Ömer Camisi'ni yıkmaktır. |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Bilindiği üzere geçtiğimiz günlerde Filistin'de önemli olaylar yaşandı. Yetmişten fazla Müslümanın şehid edildiği, 2100 Müslümanın da yaralandığı bu olayların arka planı, gelişmesi ve bu olaylarla bağlantılı diğer gelişmeler hakkında bazı bilgiler vermekte yarar görüyoruz.
Yahudiler bugünkü Mescidi Aksa'nın yerinde daha önce, Süleyman heykeli diğer adıyla Siyon mabedi adını verdikleri bir mabedin bulunduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin Ağlama Duvarı diye bilinen duvar olduğunu ileri sürmektedirler. Bu yüzden yahudiler Mescidi Aksa'nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi'ni inşa etmeyi amaçlamaktadırlar. Siyonistler bu konudaki niyetlerini gizlemiyorlar. Örneğin hahambaşı Mordohay Elyahu bu konudaki niyetlerini şu şekilde dile getirmişti: "Biz bu camiyi yıkmak, onu buradan tamamen silmek ve yerine Süleyman Heykeli'ni inşa etmek istiyoruz." Ünlü terörist ve haham Meir Kahane de İsrail parlamentosu üyeliğine seçildiğinde, Süleyman Heykeli tepesinde yahudilerin ibadetlerine başlık etmek ve Mescidi Aksa ile Kubbetu's-Sahra'nın yıkılması için mümkün olan her yola başvuracağı üzere yemin etmişti. Haham Şalom Harokohin de: "Diasporadaki yahudilerin bir araya gelmelerinin en önemli sebebi Siyon mabedinin yeniden inşasıdır" demişti. İşgal yönetiminin şu anki başbakanı Benyamin Netanyahu da başbakanlığı kazanmadan önce aşırı siyonist hareketlerden birinin liderlerinden olan Yehuda Atsayon'a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: "Yahudilere Süleyman Heykeli tepesinde (yani Mescidi Aksa'nın kurulu olduğu mekânda) ibadet imkânı sağlamak ve bu imkânı garantilemek için çalışmak gerekir... Bu konunun gerekli duyarlılıkla ele alınıp çözümlenmesi gerekir. Likud Partisi'nin yeniden iktidara geldikten sonra bu konuyu uygun bir şekilde sonuca bağlamak için çalışacağını da özellikle vurguluyorum... Yahudi halkının kutsal mekânıyla ilgili hakkı tartışma kabul etmez bir haktır."
Siyonistler bu iddialarından yola çıkarak Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırabilmek için yıllardan beri çalışmaktadırlar. Siyonistlerin Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırma girişimleri 1967 Haziran'ında Doğu Kudüs'ü işgal etmelerinden kısa bir süre sonra başladı. 21 Ağustos 1969'da Denis Ruhan adlı fanatik bir yahudi Mescidi Aksa'yı yakma girişiminde bulundu. Nisan 1980'de ünlü yahudi terörist Meir Kahane, Mescidi Aksa'nın bir yerine bol miktarda patlayıcı madde doldurarak bunu patlatmaya teşebbüs etti. 8 Nisan 1982'de fanatik bir siyonist terör örgütünün mensupları Kâh diye bilinen diğer bir siyonist terör örgütüyle işbirliği yaparak Mescidi Aksa'nın ana girişine bol miktarda patlayıcı madde yerleştirdiler. Ancak bu patlayıcı madde cami görevlileri tarafından patlamadan ortaya çıkarıldı. 10 Nisan 1982'de Meir Kahane taraftarlarından bir grup yahudi terörist zorla Mescidi Aksa'ya girmek istedi. Cemaatin ve cami görevlilerinin engel olması üzerine çıkan çatışmada cami korumalarından iki kişi öldürüldü. 21 Mart 1983'te Mescidi Aksa'ya gizli bir yoldan girmek için tünel açıldığı tespit edildi. Ancak tünel tamamlanamadan ortaya çıkarıldığı için teşebbüs başarılı olamadı. 27 Şubat 1984'te bir grup silahlı yahudi, caminin doğu tarafından Rahmet kapısının yakınından içeri girmek istedi. Ancak cami koruma görevlileri onların içeri girip bir katliam gerçekleştirmelerini önlediler. 14 Ocak 1986'da Knesset üyesi bazı parlamenterler askerlerin koruması altında Mescidi Aksa'ya girmek istediler. Ancak İslâmi Hareket mensubu gençler cami kapılarında barikatlar oluşturarak onların içeri girmelerini önlediler. Birkaç kez girişimde bulunan parlamenterler Mescidi Aksa'nın içine girmeyi başaramayınca geri dönmek zorunda kaldılar. Fakat bu olaydan sonra cami dışında işgalci askerlerin Müslüman gençlere saldırmasıyla başlayan çatışmalarda çok sayıda genç yaralandı. 8 Ekim 1990 tarihinde yine Mescidi Aksa'ya yönelik olarak gerçekleştirilen saldırıda 30 Müslüman şehid oldu, 800 Müslüman da yaralandı. Tarihe "Kudüs katliamı" olarak geçen bu saldırı, siyonist İsrail yönetiminin bazı fanatik yahudi gruplarını kışkırtması sonucu gerçekleştirildi. Bu saldırının asıl amacı ise Mescidi Aksa'nın bazı bölümlerini yıkmak ve zaman içinde tamamını yıkabilmek için ilk adımı atmaktı.
Siyonist işgalciler son birkaç yıldır Mescidi Aksa'yı yıkabilmek için farklı bir metot izliyorlar. Eski yahudi eserlerini ortaya çıkarmaya çalıştıkları gerekçesiyle Mescidi Aksa çevresinde ve altında kazılar yapıyorlar. Bu kazıların asıl amacı ise mescidin temellerinin altında boşluklar oluşturulması, temellerinin dayandığı kayaların tahrip edilmesi ve böylece mescidin kendiliğinden yıkılmasına yol açılmasıdır. Kudüs İslâmi Vakıflar Meclisi Kasım 1994 sonlarına doğru yaptığı açıklamada, Yasir Arafat'ın liderliğindeki özerk yönetimin işbaşına getirilmesinden sonra Mescidi Aksa çevresindeki kazıların daha da yoğunlaştığını ifade etmişti. Adı geçen meclisin açıklamasında Mescidi Aksa'nın bitişiğindeki Ağlama Duvarı çevresinde yapılan kazıların mescidin bazı duvarlarını tehlikeye soktuğu vurgulanıyordu. İslâmi Vakıflar Konseyi yetkililerinin verdiği bilgilere göre siyonist arkeoloji uzmanları Mescidi Aksa'nın dayandığı kayaları parçalamak amacıyla kazılarda kimyasal madde de kullanıyorlar ve bunu kayaları parçalama işlemlerinin dışarıdan duyulmamasını sağlamak amacıyla yapıyorlar. Kazılarda kimyasal maddelerin kullanıldığı bizzat siyonist yetkililer tarafından da itiraf edilmiştir. Bu arada şimdiye kadar yapılan kazıların, Mescidi Aksa'nın dış kısmındaki bazı duvarlarının yıkılmasına yol açtığını hatırlatalım.
Likud Partisi lideri Netanyahu'nun Mescidi Aksa'yla ilgili bir mektubundan yukarıda söz etmiştik. Nitekim Netanyahu iktidara gelmesinden sonra bu mukaddes mabedi yıkma amacına yönelik çalışmalarını açıktan yürütmeye başladı. Ancak doğrudan bu mescidi yıkma amacı taşıdığını söyleyerek değil daha başka kılıflar uydurarak. Bu çerçevede, Mescidi Aksa ile Hz. Ömer Camisi'nin içinde bulunduğu haremi şerif bölgesinin altından geçen tünelin geçtiğimiz günlerde açılışını yaptı. İşgal yönetiminin iddiasına göre tünel ulaşım amacıyla kullanılacaktı. Oysa 600 bin nüfuslu Kudüs şehrinde yer altından ulaşım yolları açılması için ihtiyaç olmadığı ortadadır. Üstelik nüfus ve trafik yoğunluğunun daha fazla olduğu Batı Kudüs'te yer altından ulaşım yolları açılmasına ihtiyaç duyulmazken haremi şerif altından böyle bir tünel kazılmasına sadece ulaşım amacıyla ihtiyaç duyulduğu iddiası hiç de inandırıcı değildir. Olayın çelişki oluşturan bir diğer yanı ise kazıların önce arkeolojik araştırmalar amacıyla yapıldığı ileri sürülürken herhangi bir arkeolojik esere rastlanamayınca "ulaşım" kılıfına başvurulmasıdır.
İşin gerçeğinde bu tünel Mescidi Aksa'nın altında bir oyuk oluşturarak bu mukaddes mabedin kendiliğinden yıkılmasına yol açmak, yahut fanatik yahudilerin tünele bomba yerleştirmelerine fırsat vererek mescidi alttan yıkmaktır. Yukarıda sözünü ettiğimiz olaylarda fanatik yahudilerin girişimlerinin Müslümanların direnişleri ve mücadeleleri dolayısıyla başarısız kaldığını dile getirmiştik. İşte işgal rejimi bizzat bu mescidin içine girerek amaçlarını gerçekleştirme imkânı bulamayan fanatiklere, yer altından tünel kazarak bu imkânı sağlamak istemiş olması kuvvetli bir ihtimaldir.
Bunun yanı sıra iki yahudi bakanın haremi şerif bölgesinin altından iki tünel daha açmak için yirmi milyon dolarlık bir finans kaynağı bulduklarını açıklamaları da bu yöndeki tereddütleri artırmaktadır. Bu açıklama tünelin ulaşım amacıyla kullanılacağı iddiasının tutarsızlığını da ortaya koymaktadır. Nüfus yoğunluğunun çok daha fazla olduğu Batı Kudüs'te yeraltı ulaşımı için bir tek tünel kazılmasına bile ihtiyaç duyulmazken sadece 141 dönümlük bir alanı kapsayan ve yerleşime kapalı bir bölgede ulaşımın kolaylaştırılması için yeraltında karınca yolları gibi yollar açılmasına ihtiyaç duyulacağı iddiası kadar saçma bir iddia olamaz. Üstelik Kudüs belediyesi ve İsrail yönetimi Müslümanların yaşadığı bölgeleri her türlü altyapı hizmetinden mahrum bırakırken haremi şerif bölgesinde ulaşımı kolaylaştırmak için bu kadar gayretkeşlik göstereceğine inanmak mümkün değildir.
Tünel olayını bütün bu bilgilerin ışığında değerlendirdiğimizde siyonist işgalcilerin böyle bir tünel kazmadaki asıl amaçlarını çok daha net bir şekilde anlamamız mümkün olur. Nitekim olayı yakından takip edenlerin yaptıkları açıklamalarda ve verdikleri bilgilerde de haremi şerifin altına tünel kazılmasındaki asıl amacın Mescidi Aksa'yı ve Hz. Ömer Camisi'ni yıkmak olduğu dile getirilmiştir.
Kudüs Müslümanları söz konusu tünelin ne amaç için kazıldığını çok iyi bildiklerinden Mescidi Aksa'ya yönelik siyonist emellerin önünü kesmek için ayağa kalktılar. Peki Müslümanlar neden bu kadar geniş çaplı bir direniş gösterme ve bu yolda canlarını feda etmekten bile çekinmeyerek mücadeleye girme ihtiyacı duydular.
Müslümanları bu büyük fedakârlığa ve bu mukaddes direnişe yönelten sebep Mescidi Aksa'nın İslâm inancındaki yeri ve önemidir. Bilindiği üzere Mescidi Aksa Müslümanların ilk kıbleleri ve harem mescitlerin üçüncüsüdür. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de Mescidi Aksa'dan bizzat adıyla söz etmekte ve etrafını mübarek kıldığını bildirmektedir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir." (İsrâ, 17/1) Mescidi Aksa'nın İslâm'daki yerine ve önemine delalet eden bunun dışında da birçok âyeti kerime bulunmaktadır. Örneğin Meryem suresinin 11. âyetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bunun üzerine (Zekeriya a.s.) mescidden kavminin karşısına çıkıp onlara: "Sabah ve akşam tesbih edin" diye işaret etti." Burada kastedilen mescid, Mescidi Aksa'dır. Ali İmrân suresinin 37. âyetinde de şöyle buyuruluyor: "Zekeriyya ne zaman onun (Meryem'in) bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu." Burada sözü edilen ma'bed Mescidi Aksa'dır. Yine aynı surenin 39. âyetinde de şöyle buyuruluyor: "Onun (Zekeriyya (a.s.)'ın) mihrabda namaz kılmakta olduğu sırada melekler kendisine, "Allah sana, Allah katından olan Kelime'yi doğrulayıcı, efendi, kendine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdelemektedir" diye seslendiler." Bu âyeti kerimede mihrab denirken kastedilen mekân da Mescidi Aksa'dır.
Mescidi Aksa'nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında ayrıca birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: "Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram'a ve Mescidi Aksa'ya." (Müslim, Kitâbu'l-Hacc, 15/415, 511, 512) Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s)'ın câriyesi Meymune (r. anhâ): "Ey Resulullah! Bize Mescidi Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir" dedi. Resulullah (s.a.s.) da şöyle buyurdu: "Oraya (Mescidi Aksa'ya) gidin ve içinde namaz kılın." -Hadisin râvisi dedi ki: "O zaman burası (Mescidi Aksa'nın bulunduğu topraklar) Dâru'l-Harb'di (yani Müslüman olmayanların hâkimiyeti altındaydı)."- (Resulullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti): "Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin." (Ebu Davud, Kitâbu's-Salât, 14) Burada "zeytinyağı" bir semboldür. Kastedilen şeyse bu mescide ilgi gösterilmesi ve sahip çıkılmasıdır. Resulullah (s.a.s.)'tan bunun dışında da Mescidi Aksa'nın faziletiyle ilgili birçok hadisi şerif rivayet edilmiştir.
İşte bu sebeplerden dolayı Mescidi Aksa'nın Müslümanlar nezdinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu yüzden Müslümanlar onu savunma ve koruma uğrunda canları dahil her şeylerini feda etmekten çekinmemektedirler.
Siyonist işgal rejiminin tünel açma olayından sonra başlayan ve "Mescidi Aksa Direnişi" adını verebileceğimiz son başkaldırı hareketinde başı çeken yine İslâmi harekettir. Ancak ne yazık ki, dünya basını İslâmi hareketin rolünü örtbas edebilmek için İsrail işgal rejiminin bir piyonu durumundaki sözde özerk yönetimin lideri Arafat'ın samimiyetten uzak ve tamamen göstermelik bazı açıklamalarını öne çıkardı. Oysa Filistin İslâmi Direniş Hareketi'nin resmi sözcüsü İbrâhim Goşe tünelin açılışının yapılmasıyla birlikte yayınladığı bir bildiride şu ifadelere yer vermişti:
"Filistin İslâmi Direniş Hareketi, doğrudan Netanyahu'nun muvafakatıyla Mescidi Aksa'nın altından geçen bir tünel açılmasını, siyonistlerin Kudüs'e bütünüyle hâkim olmalarını sağlama ve Mescidi Aksa arsasını tedrici bir şekilde ele geçirme amacı için atılmış bir adım olarak değerlendirmektedir. Yahudiler bu yolla, daha önce Mescidi Aksa'nın arsası üzerinde var olduğunu ileri sürdükleri hayali Süleymân heykelini inşa etme amaçlarını gerçekleştirmek istiyorlar.
Bu tünel civardaki binaların temelleri açısından tehlike oluşturduğu gibi Müslümanların en mukaddes mekânlarının altından geçerek İslâm şehri Kudüs'ün kalbinde bulunan Ağlama Duvarına kadar ulaşmaktadır. Bu hâliyle mukaddes mekânlar her an tehlikeyle karşı karşıya gelmiş olmaktadırlar. Aşırı ve fanatik yahudilerin bu tünele bir bomba koymaları en tehlikeli sonuca yol açabilecektir.
Filistin İslâmi Direniş Hareketi, Filistin halkını, bütün Arap toplumlarını ve tüm İslâm ümmetini Mescidi Aksa'yı, Kudüs'ü ve Filistin'i korumak için vakit geçmeden çok hızlı bir şekilde harekete geçmeye çağırmaktadır. Aynı şekilde Filistin özerk yönetimini de siyonistlerle görüşmeleri keserek ve Oslo anlaşmasının artık öldüğünü ilan ederek Filistinlilerin gasp edilmiş haklarının geri alınması için başvurulabilecek tek yol olan direniş ve intifada yoluna dönmeye çağırmaktadır."
Mukaddes olan bir şeyin korunması uğrunda verilen mücadele de mukaddestir. Bu itibarla Müslümanların en kutsal mekânlarından biri olan Kudüs'ün ve Mescidi Aksa'nın siyonist saldırılarına karşı korunması uğrunda verilen mücadele mukaddes bir mücadeledir. Bundan dolayıdır ki insanlar hiçbir fedakârlıktan çekinmeyerek, Allah'ın mübarek kıldığını bildirdiği mekânları savunmak amacıyla sokaklara döküldüler.
Müslümanlar mukaddes mekânlarını korumak için sokaklara dökülmekte haklıydılar. Ancak karşılarında hiçbir insani değere saygı duymayan, hiçbir kural tanımayan, ayakta kalabilmek için saldırganlık ve vahşetin her yoluna başvurmaktan çekinmeyen bir işgal saltanatı vardı. Bu yüzden Müslümanlar birbirleri ardından şehid edildiler veya yaralı olarak hastanelere kaldırıldılar.
Görgü tanıklarının verdiği bilgilere göre İsrail askerleri attıkları kurşunlarıyla Müslümanların özellikle kafalarını ve göğüslerini hedef alıyorlardı. Bu da siyonist işgalcilerin ayaklanmayı bastırmaktan çok Müslümanları topluca katletmek amacıyla silah kullandıklarını gösteriyordu.
İşgal yönetimi olayların sıcaklığının devam ettiği 27 Eylül Cuma günü de Cuma namazı esnasında Mescidi Aksa'yı 4000 askerle kuşatmaya aldı. Bu kuşatma esnasında, namaz kılan Müslümanların kafalarına kurşun sıkan siyonist askerler 12 Müslümanın şehid olmasına bir çoklarının da yaralanmasına sebep oldular.
Cuma günü gerçekleştirilen saldırıda şehid edilenlerle birlikte Müslümanlardan ölenlerin sayısı yetmişi aşarken yaralananların sayısı da 2100'ü buldu. Olaylarda 12 İsrail askeri de Müslümanların attığı taşlarla can verdi.
Arafat'ın Samimiyetsizliği Olaylarda, Arafat'ın polislerinden de bazı kişilerin direnenlerin saflarında yer alması ve silahlarını bu kez kendi insanlarına değil de işgalcilere karşı çevirmeleri gerçekten önemli bir gelişmeydi. Ancak o polisler Arafat'ın emriyle değil kalplerindeki vatan sevgisinden dolayı kendi iradeleriyle harekete geçmiş kimselerdi.
Arafat'ın görünüşte bu direnişi desteklediğine dair birtakım açıklamalar yapması ise samimiyetten son derece uzaktı. Çünkü: "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz." Arafat'ın her şeyden önce Kudüs davasını "nihâi anlaşma merhalesi"ne bırakması bu davaya bir ihanetti. Onun böyle yapması işgalci siyonistlere Kudüs'te yahudileştirme faaliyetlerine fırsat vermekten başka bir işe yaramamıştır. Bunun yanı sıra Netanyahu'yu sözde "barış (!)" görüşmelerini sürdürmeye razı edebilmek için Kudüs'te bulunan ve FKÖ'yle bağlantılı olduğu söylenen üç büroyu kapatması, aynı zamanda Netanyahu'ya Kudüs'te yeni bir büro açmayacağı konusunda söz vermesi de bu konudaki samimiyetsizliğinin göstergelerindendir. Bunun en açık göstergesi ise Mescidi Aksa direnişinin bütün Filistin'e yayılmasından sonra Arafat'ın bazı polislerinin Filistinli gençlerin önlerinde barikat kurarak onları coplamalarıdır.
İşin gerçeğinde Mescidi Aksa Direnişi tamamen Arafat'ın kontrolü dışında cereyan etmiş ve kısa zamanda bütün Filistin halkı kendini bu direnişin içinde bulmuştur. Bundan dolayı Arafat Filistin halkını tümüyle karşısına alma cesareti gösteremeyince oluşan manevi havadan kendi hesabına yararlanabilmek için göstermelik birtakım açıklamalar yapma ihtiyacı duymuştur. Arafat'ın Filistin toplumunda oluşan direniş havasını kendi lehine çevirmek için özerk yönetim zindanlarında bulunan bütün siyâsi tutukluları serbest bırakacağını bildirmesine rağmen bu konuda herhangi bir ciddi adım atmaması da onun bu konudaki samimiyetsizliğini göstermektedir.
Filistin'de geçtiğimiz haftada yaşanan olaylar hem siyonist yönetimin "barış (!)" masalını sırf dünya kamuoyunu yanıltmak ve kendi hâkimiyetini kuvvetlendirmek amacıyla kullandığını hem de Filistin halkının bu masallara kanmadığını ortaya koydu. Ancak buna rağmen Arafat yine de kendi halkının saflarında yer almayı değil Netanyahu'ya görüşme çağrısında bulunmayı tercih etti. O bu çağrısıyla bir bakıma, Netanyahu'yu Filistin halkı karşısında içine düştüğü girdaptan kurtarabilmek için acil hizmet vermeye aday olduğunu göstermek istiyordu.
Filistin İslâmi Direniş Hareketi, Arafat'ın bu tutumuna karşı yayınladığı bildirisinde şu noktalara dikkat çekiyordu: "Onlarca şehid ve yüzlerce yaralı sözde özerk yönetimin arkasından soluduğu öfkeli kitlenin peşinden koşarak onu bir şeylere razı etmek için fedakârlıkta bulunmadı. Onlar, intifadalarının bir kez daha hedefinden saptırılmasına fırsat vermek ve sözde "barış (!) havası bozulmasın" diye de intifadalarına son vermek niyetinde değildirler."
Siyonist işgal yönetimi Filistin halkının geniş çaplı bir direnişiyle karşı karşıya gelince haremi şerifin altına açtığı tüneli geçici bir süre için kapatmasına rağmen Pazar günü (29 Eylül 1996 tarihinde) yeniden açtı. Bu onun Mescidi Aksa'yı yıkma hedefine yönelik sinsi oyunlarından vazgeçme niyetinde olmadığını gösteriyordu. Hatta yahudilerin içinden bile tepki gösterenlerin olmasına rağmen siyonist işgal rejiminin bu inatçılığı onunla "barış (!)"a gitmenin ve Filistin halkının gasp edilen haklarını bu şekilde geri almanın mümkün olmadığını ortaya koymaktadır.
Siyonist rejim bu birinci tüneli kabul ettirmek için inat ederken aslında Müslüman kamuoyunu buna alıştırmayı amaçlamaktadır. Bunu başarabildiği takdirde niyeti ikinci ve üçüncü temelleri açmak ve sonunda fanatik yahudilerin buralara bombalar yerleştirerek Mescidi Aksa'yı alttan yıkmalarına fırsat vermektir. Bu açıdan dünya Müslümanlarının bu konuda oldukça dikkatli olmaları ve siyonist işgal rejimine karşı tepkilerini sürdürmeleri gerekir. Çünkü siyonistler amaçlarına ulaşabilmek için "adım adım" metodunu çok sinsice uygulamaktadırlar. Bugün Hz. İbrahim Camisi'nin üçte ikiden fazlasının yahudiler tarafından işgal edildiği, kalan üçte birlik kısmına da sadece yaşlı Müslümanların girmesine izin verildiği onların da bir sürü elektronik cihazdan geçtikten sonra ancak içeri girebildikleri düşünülürse Mescidi Aksa'ya yönelik politikalarını daha iyi anlamak mümkün olur.
Mescidi Aksa davası bütün Müslümanların ortak davalarıdır. Allah korusun, bu mescide herhangi bir zarar gelmesi halinde bundan sadece Filistinli Müslümanlar değil bütün dünya Müslümanları sorumlu olacaklardır. Mescidi Aksa bütün Müslümanların ortak değerleri ve şerefleridir. Buna hep birlikte sahip çıkmaları ve siyonistlerin burayı kirletmelerine fırsat vermemeleri gerekir.
Bunun için dünya Müslümanlarının her şeyden önce Mescidi Aksa ve Kudüs konusunda duyarlı olduklarını ve siyonistlerin buraya zarar vermelerine fırsat vermeyeceklerini bütün dünyaya göstermeleri zorunludur. Ayrıca bu mücadelede Müslümanların Filistin'deki kardeşlerini yalnız bırakmamaları gerekir. Onlara destekten söz edilince de tabii ki ilk akla gelecek şey, orada Müslümanların mukaddes varlıkları için her türlü fedakârlığı gösteren insanlara bu yolda şehid olanların geride bıraktıkları ailelerine maddi yönden yardımcı olunmasıdır. Onlara maddi yardım kendilerine aynı zamanda moral destek de verecektir. Fakat bilindiği üzere Türkiye'den Filistin'e yardım konusunda resmi engellerle karşılaşılmaktadır. Bunun en önemli sebebi Filistin davasının Türkiye'deki kamuoyuna tam olarak mal edilememiş olmasıdır. Çünkü Bosna - Hersek ve Çeçenistan konusunda geniş bir kamuoyu desteği olduğundan bu meselelerde resmi organlar halkla aynı paralelde hareket etmek ve halkın buralara maddi yardım yapmasına fırsat vermek zorunda kalmıştır. Ancak Filistin meselesi hâlâ bir Arap - İsrail meselesi olarak görülmektedir. Oysa bu mesele gerçekte İslâm ümmetinin en önemli meselesidir. Çünkü orada bütün Müslümanların ortak mukaddes değerleri çiğnenmektedir. Orada Müslümanların ilk kıbleleri ve harem mescitlerinin üçüncüsü olan Mescidi Aksa'ları ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Artık bu olaylar karşısında gözlerini açarak geniş çaplı bir kamuoyu desteği oluşturmaları gerekir.
Bu konuda da İslâmi kurumlara büyük görevler düşmektedir. Ülke çapında geniş teşkilat ağına sahip birkaç İslâmi vakıf ve derneğin bir araya gelerek Filistin'de Mescidi Aksa'yı siyonistlere karşı koruyanlar için bir yardım kampanyası düzenlemek istemeleri halinde resmi engelleri aşmak daha kolay olacaktır. Bu itibarla böyle bir yardım kampanyasında etkinlik gösterecek kurumların yetkililerini göreve çağırıyoruz. Bu işi başlatmak için mutlaka birilerinin start vermelerini beklemek şart değildir. Bilmek gerekir ki bu yolda ilk adımı atacak kişi Allah'ın izniyle başkalarını da hayra teşvik etmekten dolayı kendi sevabına ek olarak yardıma teşvik ettiklerinin aldıkları sevap kadar da sevap alacaktır. Çünkü bilindiği üzere bir iyiliğe öncülük eden onu yapan gibidir.
İsrail işgal rejiminin Mescidi Aksa topraklarında onlarca Müslümanı şehid etmesine, binlercesini yaralamasına ve Müslümanların en mukaddes camileri arasında yer alan Mescidi Aksa'yı tehlikeye sokmasına rağmen Türkiye'deki yönetimin hâlâ bu rejimle askeri işbirliğini sürdürmesi bütün kamuoyunu rahatsız etmektedir. Oysa yönetim en azından son olayları gerekçe göstererek bu anlaşmaları yırtıp atabilir ve bu konuda halka vaad ettiğini gerçekleştirebilir. Yönetimin İsrail işgal rejimiyle askeri işbirliğini devam ettirmesi hem Türkiye kamuoyu hem de İslâm dünyası nezdinde onun için sürekli olumsuz puan olmaktadır. Oysa en azından son olayları gerekçe göstererek İsrail işgal rejimiyle arasındaki işbirliğine son vermesi ona olumlu puan kazandıracaktır.