"Yahudiler Yapıyor" Diye Aldatıyorlar mı?

İslâm ülkelerinin geneli işgal altında. Fakat baktığımızda, fiili işgal durumları hariç pek memnuniyetsizlik göremiyoruz. Ne Müslüman siyasetçiler, ne de din veya fikir adamları gerekeni yapıyorlar. Tepki gösterebilecek durumda olanlar da parayı gördüklerinde süt dökmüş kedi gibi oluyorlar. Birkaç cılız ses ise arada kaynayıp gidiyor. Gidişatın neden kötü olduğunu sorduğumuzda ise tüm Müslümanlar: "Sebep yahudiler. Bunlar dünyanın başına bunca çorabı ören lanetli millettir" diye yakınıyorlar. Oysa bunu diyenler onların ürettiği sigarayı içer, evlerinde kullandıkları ürünlerin yüzde sekseni onların ürünleridir. Evlerinde onların televizyon kanalları öter. Niçin böyle yaptıklarını sorunca da alternatif olmadığını ileri sürerler. Oysa biraz dibini kurcalayınca hiç alternatif arayışına girmediklerini anlarsınız. Sorum şu: 3 milyonluk bir topluluk 1.5 milyarlık topluma nasıl galip gelebiliyor? Muharref bir kitap ehli böyle mükemmel bir örgütleşmeyi nasıl başarabiliyor? Yoksa bizi "yahudi yaptı" diye aldatıyorlar mı?

Zekeriya Uçar

Tespitleriniz doğru. Asıl problem ise bizim Müslümanlar olarak ümmet kimliğini kaybedip ferdi Müslümanlar haline gelmemizdedir. Artık Müslümanların büyük çoğunluğu ben merkezli düşünüyor. Topluluk ve dayanışma bilinci de ümmet temelli değil. Örneğin ABD Irak'a saldırdığında birçokları Türkiye'de insanların duyarlılığını harekete geçirmek için "sıra Türkiye'ye de gelebilir" uyarısında bulunma ihtiyacı duydu. Ben en azından temelinde duyarlılıkları harekete geçirme ve aktif tepki uyandırma amacı olduğundan bunu yadırgamadım. Ama buna ihtiyaç duyulmasını yadırgıyorum. Eğer ki toplumumuza iman ve ümmet bilinci hâkim olsaydı, "biz" deyince Irak'ı da içine alan bir dayanışma bilinciyle hareket eder, bu kelimenin kapsama alanını sömürgeci güçlerin İslâm coğrafyasını ulusal ayrışmalar temeline dayalı bir şekilde parçalara ayıran sınırların içine kapatmazdı. Dolayısıyla "sıra Irak'a gelmişse, bize gelmiştir" diye düşünür ve oradaki mazlumların yanında yer almayı, zulme karşı dik durmayı imanî sorumluluk telakki ederdi. Bu itibarla biz 1,5 milyarlık İslâm coğrafyasından söz ediyoruz ama bu bir güç birliğini, birlikteliği ifade etmiyor. Düşünün ki üç insan on kişinin kaldırabileceği bir kütlenin altında kalmış, ama canlılar, kurtarılmayı bekliyorlar. Yanda da elli kişilik bir kalabalık var. Ama bunların beş tanesi o kütleyi kaldırmak için uğraşıyor. Kalanların da bir kısmı hiç umursamıyor, bazıları bizim gibi sadece "gelin şu insanları kurtaralım" diye bağırıyor, bazıları ise "vah, vah" demekle yetiniyor. Bu durumda o insanların kurtarılması mümkün olur mu? Hadiseye dışarıdan baktığımızda "elli kişilik kalabalık nasıl oluyor da on kişinin kaldırması mümkün bir kütlenin altında kalmış insanları kurtaramıyor?" diye düşünürüz. Ama yakından baktığımızda hakikatin farklı olduğunu, orada toplananların dayanışma içindeki aktif bir kitle değil kuru kalabalık olduğunu görürüz. İşte İslâm dünyasının bugün içinde bulunduğu durum da bu temsili örnekteki manzaraya benzemektedir. Bir buçuk milyarlık nüfus ama güç birliği içindeki bir ümmet değil. Bu kalabalığa iman ve ümmet bilincini kazandırmak için herkesin bir şeyler yapması gerekiyor.

Yahudilerin durumuna gelince: Onların özellikle siyonist örgütler bünyesinde çalışanlarının bugün dünyaya hâkim görünmelerinin iki ayrı ciheti var. Birinci olarak: Siyonist fitne örgütlerinin durumu bakterilerin durumuna benzemektedir. Küçük görünürler ama büyük bedenleri tahrip edebilirler. Onların durumlarını bir kibritin bir ormanı yakmasına da benzetebilirsiniz. Yine onların durumlarını İmam Gazali'nin naklettiği şu olay da güzel izah ediyor:

Adamın biri köle almak için köle pazarına gider. Bir köleye talip olur ve: "Herhangi bir kusuru var mı?" diye sorar. Satıcı: "Sadece biraz fitneciliği var, başka kusuru yok" der. Alıcı fitneciliğini önemsemez ve köleyi alır. Köle, adamın evine gidince karısına: "Senin kocanın başka bir kadında gözü var. Ama ben büyü bilirim. Eğer sakalından birkaç tüy kesip getirirsen büyü yapar, gönlünü sana bağlarım. Bunun için uyuduğunda usturayla sakalından birkaç tüy kes ki herhangi bir şüpheye kapılmasın" der. Adama da: "Senin karının başka bir adamda gözü var. Seni öldürüp o adamla evlenmek istiyor. İstersen bir ara uyur gibi yap, nasıl usturayı alıp seni kesmeye gelecek" der. Adam kölenin dediği gibi yapar. Kadın da usturayı alıp kocasının sakalından tüy kesmeye kalkışır. Adam kölenin dediğinin doğru olduğunu sanarak usturayı alıp kadını keser. Sonra kadının akrabaları da gelip adamı öldürürler ve büyük bir fitne, kan davası ortaya çıkar.

Siyonistler bunun gibi nice fitne oyunları, stratejileri, taktikleri geliştirerek toplumları ve ülkeleri birbirine düşürmüş, sonra da onların dış desteğe olan ihtiyaçlarını kendi çıkar hesapları için ustaca değerlendirmişlerdir. Bu konuda bizim Web sitemizde bulunan "Türkiye'de Yahudi Lobiciliği" ve "Gizli Dünya Devleti ve Siyonizm" başlıklı dosyalarımızı okumanızı tavsiye ederim.

Siyonistlerin dünya üzerindeki güç ve hâkimiyetlerinin ikinci ciheti ise tamamen psikolojiktir. Bunun alt yapısını medya organlarını ve toplum psikolojisini yönlendirmede kullanılan araçları elde etmek suretiyle hazırlamışlardır. Sonra bu araçlar vasıtasıyla kendilerini oldukça abartmış, artık bütün insanlık onların aşılamaz, yenilemez bir güç olduklarına inandırılmışlardır. Yakın zamana kadar İsrail işgal devleti "yenilmez güç" olarak tanınıyordu. Oysa Güney Lübnan ve Gazze yenilgileri hiç de öyle olmadığını ortaya çıkardı. Halbuki 1968'de gerçekleşen Kerame Savaşı da siyonist devletin hiç de öyle yenilmez güç olmadığını göstermişti. 1948 ve 1967 savaşlarından siyonist devletin başarıyla çıkmasının sebebi de onun kendi gücü değil Arap ülkelerindeki yönetimlerin ihanetidir. Siyonistlerin bu psikolojik tesir araçlarını ellerinden almak için medyaya hâkim olmak, imânî bilinçle faaliyet yürüten medya organlarına destek vermek gerekir. Ama ne yazık ki hâlâ beş vakit namazında insanlarımız bile siyonizmin sözcülüğünü yapan medya organlarına destek veriyor. Türkiye'deki gazete satışları, televizyon ratingleri bunun bir delili değil midir? Adama sorsanız senin gazeteni fazla radikal bulduğunu söyler. Ötekinin Müslümanın kutsal değerlerini aşağılayan bir yayın yapmasını önemsemez. Ona göre fazla radikal gazetenin alternatifi, Müslümanın inancına hakaret eden, başörtüsüne savaş açan gazetedir. Demek ki imanî bilinç yönünden insanlarımızı olması gereken seviyeye getirememişiz.