Filistinlilerin Eylemlerinde Neden "Siviller" Öldürülüyor?

19 Temmuz 2002 Cuma

Filistin meselesiyle ilgili sorularda en çok gündeme gelen konulardan biri "şehadet eylemleri"dir. Biz Allah'ın izniyle bu eylemler konusunda değerli kardeşlerimizi aydınlatmak için muhtelif çalışmalar yaptık. Bu eylemlerin şer'i cihetiyle ilgili olarak ilim adamlarımızın ortaya koyduğu delilleri teker teker derleyerek geniş bir dosya oluşturduk. Ayrıca bu eylemlerin stratejik cihetiyle ilgili olarak gerek basın organlarının sorularına cevap vermek, gerekse özel araştırma dosyaları hazırlamak suretiyle değerli kardeşlerimizi aydınlatmaya çalıştık. Biz Allah izin verirse bu konuyla ilgili tüm çalışmalarımızı tek bir dosya halinde birleştirmeyi hatta gerekli imkanı bulabilirsek kitaplaştırmayı planlıyoruz. Ancak bunun bir vaad değil, arzu olduğunu başta belirtmek istiyorum. Yüce Allah'tan da bizleri bu arzumuzu gerçekleştirmeye muvaffak kılmasını diliyorum. Bununla birlikte değerli okuyucularımızdan konuyu daha ayrıntılı bir şekilde incelemek isteyenler için, yazımızın sonuna ilgili dosyaların linklerini koyduk. Bu linkleri tıklayarak konuyla ilgili diğer yazılara da ulaşabilir ve ayrıntılı bilgilere sahip olabilirsiniz.

İstişhadi eylemlerle ilgili olarak en çok gündeme getirilen konulardan biri de bu eylemlerde sivillerin öldürülmesi konusudur. Hatta okuyucularımızdan biri: "Bir gemide dokuz tane suçlu bir tane masum olsa o gemiyi batıramazsınız" şeklinde bir hüküm ortaya koymuştu. Oysa normal hukuk şartlarında bir gemide bin kişi olsa ve bini de suçlu olsa yine o gemiyi batıramazsınız. Çünkü suçlulara ancak o suçlar için layık görülen cezalar uygulanır. Bir insanın herhangi bir suç işlemesi hemen onun bindiği gemiyi batırmayı haklı kılmaz. Hatta işlediği suç idam cezasını gerektirse bile. Ama bu konudaki hüküm savaş hukuku için ölçü değildir. Savaş hukukunun hükümleri ile barış ortamında uygulanması gereken hükümler farklıdır. Biz Filistin'deki direnişçilerin eylemlerinde sivillerin öldürülmesiyle ilgili değişik yazılar yazdık. Ancak bu konuyla ilgili sorular sürekli gündemde olduğundan burada bu konuyu biraz daha ayrıntılı ve etraflı bir şekilde ele almak istiyoruz.

Siviller Kimlerdir?

Günümüzde "sivil" kavramı genellikle giyimle irtibatlı olarak kullanılmaktadır. Bu kavramın kapsamı sadece giyime indirgendiğinden dolayıdır ki omuzlarında silah taşıdıkları halde giyimleri "sivil" olanlar, hep o "masumlar (!)" grubuna dahil edilmektedirler. Günümüz kamuoyunun bu realitesini Filistin gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Filistin topraklarına yerleştirilmiş yerleşimcilerden "sivil" diye nitelendirilenlerin Filistinlilere yönelik saldırıları askerlerin saldırılarından geri kalmadığı hala sivil-asker ayrımında giyimin, kıyafetin esas alındığını görmekteyiz. Bu açıdan "İsrail'in Sivilleri"nin neler yaptıkları konusunda bizim kapsamlı bir dosyamız ve birçok haberimiz bulunmaktadır. Ancak burada önce kavrama bir açıklık getirmek gerekmektedir.

Esas Olan Suça Ortak Olmaktır

Herhangi bir savaşta bir kimsenin saldırıya hedef olmasını haklı kılan temel sebep, o savaşta aktif veya pasif bir şekilde rol almak yani suça ortak olmaktır. Hatta bir kimse sadece aklıyla ve tecrübesiyle savaşa iştirak etse bile onun öldürülmesi İslam'ın savaş hukukuna göre caizdir. Nitekim Huneyn çarpışmasında Müslümanlardan Rabi'a ibnu Rufey es-Sulemi, müşriklerden Düreyd ibnu's-Simme'yi öldürdü. Oysa Dureyd yüz yaşını geçkin, yani savaşa fiilen katılamayacak kadar düşkün bir insandı. Ama görüşleriyle ve tecrübesiyle müşriklere yardımcı oluyordu. Bu öldürme olayıyla ilgili haber Resulullah (s.a.s.)'a ulaştığı halde, o buna tepki göstermemişti." (Bkz. Zuhayli, İslam Fıkhı Ans. C. 8, sh. 184) (Dureyd ibnu Sımme el-Cuşemi'nin öldürülmesine dair rivayeti Buhari, Meğazi, 55; Müslim, Fedailu's-Sahabe, 165; İbnu Hanbel, 4/399'da nakletmişlerdir.) Benzer şekilde normal şartlarda kadınların öldürülmesine cevaz verilmediği halde Resulullah (s.a.s.) savaşa katkıda bulunan bir yahudi kadının başının ezilmesini emretmiştir. Bu ve benzeri rivayetlerden anladığımıza göre savaşta esas olan giyim kuşam değil suça herhangi bir şekilde ortak olmak, ya da bir haksızlığın devam etmesine aktif bir şekilde olmasa bile pasif bir şekilde alet edilmektir.

Filistinlilere Karşı İşlenen Suç

Filistinliler, bir savaşla karşı karşıyalar ve onların mücadelelerini haklı kılan önemli sebepler var. Bu sebeplerin ayrıntılarına girdiğiniz zaman uzun bir liste ortaya çıkar. Fakat bütün bunların temelini oluşturan bir sebep var: Vatanlarının işgal edilmesi, meşru bir şekilde malik oldukları topraklarının zor kullanılarak gasp edilmesi, kendilerinin öz yurtlarından göçe zorlanmaları ve hürriyetlerinin kısıtlanması. İşte bütün bunlar işgalci siyonistlerin Filistinlilere karşı işledikleri temel suçlardır. Onlar da kendilerine yönelik olarak bu suçları işleyenlere veya işlenmesine yardımcı olanlara karşı bir hak mücadelesi vermektedirler. Hatta bu suçu işleyenlerin yahudi olup olmaması da o kadar önemli değildir. Örneğin Filistinliler arasından casusluk ya da aracılık yoluyla işgalcilere yardımcı olanları da suça ortak kabul etmekte ve onları da savaş hukukuna göre cezalandırmaya, gerektiğinde de öldürmeye haklarının olduğunu düşünmektedirler.

Peki bunun yani "suç" meselesinin konuyla ilgisi nedir? Filistinliler eğer ki bir savaş meydanına gidip de orada savaşsalardı, yolda karşılarına çıkan ve savaşla ilgileri olmayan insanları hedef almaları durumunda büyük bir haksızlık etmiş olurlardı. Ama burada kendi vatanları işgal edilmiştir, birileri kitleler halinde gelip bu işgale ortak olmuşlardır. Kitleler halinde o topraklara akın edenler de oraların işgal ve gasp yoluyla alındığını biliyorlar. Kendilerine sağlanan imkanların, verilen toprakların başkalarından zorbalıkla, güç kullanılarak alındığından habersiz değiller. Eğer bunu bilmeselerdi belki "cehalet" gibi bir mazeretleri olabilirdi. Ama öyle bir şey söz konusu değil. Üstelik kendileri bir yerlerden zor kullanılarak getirilmiş değiller. Kendi iradeleriyle, gönüllü olarak ve gerçeği bile bile gelmiş durumdadırlar. Dolayısıyla işlenen suça ortak olmuşlardır. Başka hiçbir şey yapmasalar bile gayri meşru işgalin ve gaspın devam etmesine yardım etmelerinden dolayı suça ortak olmaktadırlar. Ama onların haksız bir şekilde işgal edilen topraklarda kendilerini rahat ve güven içinde hissedememeleri başkalarının aynı suçu işlemelerine karşı caydırıcı etki yapmaktadır. Zaten Filistinlilerin meselesi de öldürme, yok etme, dağıtma, imha etme değil kendilerine karşı belirttiğimiz suçun işlenmesini önleme ve şimdiye kadar gerçekleşmiş olan gasp ve işgallerin de sona ermesini sağlamadır.

Hal böyle olmakla birlikte Filistin topraklarına, gayri meşru bir şekilde yerleşen işgalciler sadece işgalin devamına pasif bir şekilde yardımcı olmakla kalmıyorlar. Birçokları aktif olarak savaşa katılmakta, savunmasız Filistinlilere yönelik vahşi saldırılar gerçekleştirmektedirler. Bunun en bariz örneği el-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi katliamıdır. Bu katliamda bir Ramazan sabahı, sabah namazı kılan mü'minler alınlarını secdeye koyduklarında arkalarından üzerlerine kurşun yağmuru yağdırılmış ve birçokları daha secdeden başlarını kaldıramadan şehit olmuşlardı. Bazıları hastaneye kaldırılırken, bazıları da hastanede hayatlarını kaybetmişlerdi. Bu vahşi saldırıda 67 Müslüman, kendi öz yurtlarında, huzur içinde ibadet etmeleri gereken mabedlerinde öldürüldü veya ölümcül yara alıp sonra o yaradan öldü. İşte bu vahşi saldırıyı, vahşi katliamı gerçekleştiren kişi bir sivildi, üstelik doktor: Dr. Barush Goldstien. Bu sadece bir örnek, bunun aynısı olmasa bile aynı ruhu yansıtan yüzlerce saldırı gerçekleştirilmiştir Filistinlilere karşı. O topraklarda hiçbir hakları olmayan, hakları olmadığını bilerek o topraklara gasıp bir şekilde yerleşen yahudi yerleşimciler tarafından. Bu durum karşısında Filistinlilerin sadece asker kıyafetliler karşısında savunma konumunda oldukları kanaati son derece yanlıştır.

Bu arada şunu hatırlatalım ki, BM kararlarında "Filistin" olarak gösterilen bölgelere yerleştirilen sivil yahudiler buralara sadece iskan amaçlı olarak değil aynı zamanda stratejik ve askeri amaçlı olarak yerleştirilmektedirler. Örnek olarak Gazze bölgesine kurulan yahudi yerleşim merkezlerini inceleyelim. Bu bölgede 7-8 bin kadar yahudi yerleşimci bulunmaktadır. Üstelik bunlar Gazze bölgesinin önemli kontrol noktalarına kurulan birçok yerleşim merkezine dağıtılmışlardır. Bu yerleşim birimlerinin her birinde sadece birkaç yüz yahudi yerleşimci ikamet etmektedir. Oysa bu yerleşim birimlerini koruma iddiasıyla her bir yerleşim biriminin etrafına orada oturanların en az üç katı kadar asker yerleştirilmiştir. Bunu iskan politikası ve ekonomik açıdan izah etmek mümkün müdür? Düşünün ki bir yerleşim birimine 600 yahudi yerleşimci yerleştiriliyor ve bu 600 kişiyi koruma iddiasıyla o yerleşim biriminin etrafına en az 2 bin asker yerleştiriliyor. Bu yerleşim birimlerinin kurulmasının asıl amacı, oraları birer askeri nokta haline getirerek o noktalardan Filistinlilerin yaşadığı bölgeleri kontrol etmektir. Bunun yanı sıra dediğimiz gibi yahudi yerleşimcilerin belli bir yere toplanmayıp farklı noktalarda kurulan birimlere birkaç yüz kişilik gruplar halinde dağıtılması da söz konusu askeri stratejinin sistemli bir şekilde uygulanması içindir. Bu strateji sayesinde 400 km2'lik Gazze bölgesinin tamamı İsrail askerleri tarafından sıkı bir kuşatmaya alınmış durumdadır. İşgalci siyonistler bu strateji yoluyla Gazze'nin Akdeniz'e bakan kıyısının tamamını da kontrol altında tutma imkanı bulmaktadırlar. Çünkü kıyı şeridi boyunca belli aralıklarla yahudi yerleşim birimleri tesis edilmiştir. Öte yandan İsrail işgal devleti o yerleşim birimlerine giden otoyolları da kendi kontrolünde tutmaktadır. Bu otoyollar ise Gazze bölgesini hem enine hem boyuna tam ortadan bölen haç şeklinde yerleştirilmiştir. Bu otoyollar sayesinde Gazze bölgesi dört parçaya ayrılmıştır ve bu dört parçanın birbiriyle irtibatı İsrail işgal güçlerinin denetiminde sağlanmaktadır. Batı Yaka bölgesinde tıpa tıp aynı şekilde olmasa da, farklı şekillerde bu strateji uygulanmaktadır. Yani stratejinin amacı aynıdır, uygulanış biçimi farklıdır. Bu bölgede de söz konusu askeri stratejinin uygulanması için yine yahudi yerleşim birimlerinden yararlanılmaktadır.

Söz konusu yahudi yerleşim birimlerine yerleşenler de buralarda ikamet etmenin çeşitli zorlukları ve riskleri olduğunu bildikleri halde İsrail işgal devletinin dikkat çektiğimiz askeri stratejisinin önünü açmak ve stratejinin uygulanmasında işgal devletine yardımcı olmak amacıyla oralarda oturuyorlar. Yani bu stratejiden habersiz bir şekilde oturuyor değiller. Bu stratejinin hatırı için kendi hayatlarını riske sokmak istemeyenler zaten çekip gidiyorlar. Bu yüzdendir ki özellikle Batı Yaka bölgesine inşa edilen yahudi yerleşim merkezlerinde doluluk oranı % 50'nin altına düşmüştür. Şu halde oralarda ikamet eden sözde siviller, bile bile İsrail işgal devletinin askeri stratejisine destek vermek, yardımcı olmak suretiyle suça ortak olmaktadırlar. Bu durumda giyim kuşamları sivil olması bir şey değiştirmez. Üstlendikleri görev ve icra ettikleri fonksiyon açısından onlar da savaşta taraf durumunda ve etkili bir konumdadırlar.

Buna ek olarak şunu da belirtelim ki Filistin topraklarına yerleştirilen işgalcilerden, belli bir yaşın üzerindekilerin tamamı silahlıdır. Bir savaşta da esas olan giyim değil silah kullanılması veya silah kullananlara yardımcı olunmasıdır. Ayrıca işgal devleti, Filistin topraklarına yerleştirdiği yahudilerden zorunlu askerlik görevlerini yapmış olanları belli bir yaşa kadar ihtiyati asker kabul etmektedir ve onları istediği zaman saldırılar için istihdam etmektedir. Örneğin son vahşi operasyonda gerçekleştirilen Cenin kuşatmasında, ilk günlerde ihtiyati askerler kullanılmıştı. "Koruyucu Duvar Operasyonu" adı verilen bu vahşi saldırıda daha birçok yerde ihtiyati asker kullanıldı.

Filistin topraklarına yerleştirilen sözde "sivil" yerleşimcilerin öne çıkan bir yönleri de, psikolojik yıpratma amaçlı saldırılarda ve eylemlerde kullanılmalarıdır. Özellikle Batı Yaka bölgesine yerleştirilen yerleşimciler bu tür saldırıları sıkça gerçekleştiriyorlar. Yerleşimciler buralarda yerli halkı moral yönünden zayıflatmak, direnç güçlerini kırmak, kendi vatanlarında kalma konusundaki ısrarlarından onları vazgeçirmek için akla hayale gelmeyecek saldırılar gerçekleştiriyorlar. Tam ürün alacakları mevsimde gelip ekin tarlalarını yakıyorlar. Arabalarıyla çocuklarına çarparak ölümlerine ya da yaralanmalarına sebep oluyorlar. Camilerine, kabristanlarına veya mukaddes bildikleri mekanlara saldırıp oraları pisliyorlar. Kadınlarına sataşıyorlar. Bütün bunlar hayal ürünü iddialar değil, Filistin'de süregiden hayatın gerçekleridir. Fakat siyonizmle işbirliği içindeki medyanın yanıltması sebebiyle bu gerçekler yeterince gündeme taşınmıyor, çoğu zaman örtbas ediliyor. Bu durum karşısında Filistinli kendisini öz yurdunda bir saldırı ve sataşma ile karşı karşıya görüyor. O da bu saldırı ve sataşmaya karşı savunma hakkını kullanmak istiyor. Gelip de tarlada ekinini yakanı veya camisini pisleteni işaretleyip cezalandırma imkanı yok. Biliyor ki bunu haksız bir şekilde topraklarını gasp ederek oraya yerleşen, yerleşirken de işgal güçlerine askeri ve stratejik destek veren yerleşimciler yapıyor. Dolayısıyla onların tümünü kendisine karşı fiilen savaş veren taraf olarak görüyor.

Bütün bu bilgiler Filistin topraklarına, haksız bir şekilde, gasıp ve işgalci olarak yerleşen yahudilerin tamamının Filistin halkına karşı verilen savaşta taraf olduklarını göstermektedir. Fiili olarak hiçbir görev almasalar bile en azından işgal ve gaspa iştirak etmeleri sebebiyle suça ortak olmakta, yapılan haksız saldırıda taraf olmaktadırlar. Türkiye'deki İstiklal Savaşı'nda eğer ki işgalciler kendi ülkelerinden birilerini getirip, gasp ve işgal yoluyla alınan topraklarımıza yerleştirselerdi, sonra da onları askeri stratejiler için kullansalardı, hatta onların sivilliklerinden yararlanarak muhtelif saldırıları, psikolojik yönden yıpratma amacı taşıyan eylemleri onlara yaptırsalardı acaba bizim dedelerimiz, savaşçılarımız o insanları "sivil" diye bağırlarına basacak, kendilerine "hoş geldiniz" diyecekler miydi?

"İsrail"i Meşru Kabul Etme Yanılgısı

Burada yanılgının sebeplerinden biri de İsrail'i meşru kabul etme önyargısıdır. Kamuoyu Filistin gerçeği konusunda yeterince bilgilendirilmemiştir. Birçokları Filistin'deki savaşın ne gibi sebeplere dayandığını bilmez. Bazıları bunun bir "din savaşı" olduğunu sanmaktadır. Öyle ki, yaptığı yayınlarla kalabalık kitleleri etkileyen ve İslami camianın da itibar ettiği bir televizyon kanalının bile Filistin'deki savaşı, "din savaşı" olarak niteleme yanılgısına düştüğünü gördük. Böyle bir iddia Filistinlilerin "İsraillilerle" yahudi olmalarından dolayı savaştıklarını ileri sürme anlamına gelir. Oysa böyle bir iddia tamamen saçmadır. Filistinlilerin onlarla savaşmalarının sebebi, onların kendi topraklarını haksız bir şekilde işgal etmiş olmalarıdır. Fakat işgal edilen sadece Batı Yaka, Gazze ve Doğu Kudüs değildir. Filistin topraklarının tamamı siyonistler tarafından işgal edilmiştir. Dolayısıyla siyonistlerin Filistin toprakları üzerindeki hakimiyet ve sultaları tümüyle gayri meşru bir işgaldir. Ne var ki, BM kararlarında Batı Yaka, Doğu Kudüs ve Gazze bölgeleri dışında kalan kısımlar yani Filistin topraklarının % 70'i İsrail olarak gösterilmekte, siyonistlerin buralardaki gayri meşru işgalleri meşru bir hakimiyet olarak kabul edilmektedir. BM kararlarındaki bu kabul, tüm uluslararası kuruluşların Filistin meselesiyle ilgili tavırları açısından da belirleyici etken olmaktadır. Bu durum tüm medya organlarındaki haberler ve yorumlar için de ana ekseni oluşturmaktadır. İşte bunun neticesinde zihinlerde bir "meşru İsrail" ön yargısı oluşmuştur. Bu ön yargı Filistin davasını bilinçli bir bakış açısıyla takip edenleri etkilemese de, medyadaki haber ve yorumların Filistin konusunda esas aldıkları değer ve ölçüleri bu meseleye bakışta ana eksen olarak kabul edenleri etkilemektedir. Bu şekilde düşünenler ise kitlelerin önemli bir kesimini oluşturmaktadırlar. İşte bu yanılgı sebebiyle 1967 Haziran Savaşı öncesinde gasp edilmiş Filistin topraklarına yerleşmiş yahudi yerleşimcilerin kendi topraklarında oturdukları varsayımı esas alınmaktadır. Dolayısıyla onları hedef alan bir eylem de sivil ve masum insanları hedef alan bir eylem olarak kabul edilmektedir. Oysa Filistin bir bütündür. Siyonistlerin bu topraklar üzerindeki hakimiyetleri gayri meşru bir işgaldir. Bu işgale herhangi bir şekilde katılanlar, destek verenler, işgal edilmiş topraklara kendi iradeleriyle ve oraların güç kullanılarak, gasp yoluyla asıl sahiplerinden alındığını, asıl sahiplerinin de göçe zorlanıp başka ülkelerde mülteci durumuna düşürüldüklerini bile bile oralara yerleşenler suça ortak olmaktadırlar.

Bugün Gazze bölgesinde bir milyon insan yaşamaktadır. Oysa bu bölgenin yüzölçümü 400 km2'dir. Yani km2'ye 2500 kişi düşmektedir ki bu Türkiye'deki nüfus yoğunluğunun otuz katından daha fazladır. Peki bunun sebebi nedir? Çünkü orada yaşayanların üçte ikiden fazlası mültecilerdir. Bu mülteciler de 1948'de işgal edilmiş bölgelerden gelmişlerdir. Batı Yaka'da da çok sayıda mülteci kampı bulunmaktadır. Bu kamplarda yaşayanlar da 1948'de işgal edilmiş topraklardan zorla, güç kullanılarak çıkarılmış insanlardır. Örneğin son vahşi operasyonda meşhur bir Cenin katliamı gerçekleştirildi. Bu katliamın gerçekleştirildiği yer ise mülteci kampıydı. Onlar da 1948'de işgal edilmiş topraklardaki yerlerinden, yurtlarından zorla çıkarılmış insanlar ve onların soylarından gelenlerdir. Aynı şekilde Ürdün ve Lübnan'da mülteci hayatı sürdürenlerin de birçoğu söz konusu bölgelerden çıkarılmış kişilerdir. O insanların yurtlarından çıkarılmaları çağdaş emperyalizmin desteğiyle güç kazanan siyonist işgalcilerin silah zoruyla olmuştur. Onların zorla gasp edilen yurtlarına yerleşenler de işgalci durumundadırlar ve suça ortaktırlar. Bu sebeple de vatanlarını yeniden işgalden kurtarma mücadelesi verenlerin karşısında taraf durumundadırlar.

Göç İşgale Güç Katmaktadır

Filistin'de bir bağımsızlık ve vatanı işgalden kurtarma savaşı verilmektedir. Bu sadece bir cephe savaşı değil aynı zamanda bir strateji savaşıdır. İşgali sürdürmekte ısrar eden siyonistler de Filistinlilere karşı, silahlı saldırıların yanı sıra strateji savaşı vermektedirler. İşte bu savaşın bir yönünü de demografik dengelerin değiştirilmesi oluşturmaktadır. İsrail işgal devleti Filistinlileri göçe zorlamak amacıyla baskı ve zulmün her çeşidine başvuruyor. Amaçları ise onları kendi öz yurtlarını terk etmeye zorlamak, onlardan boşalacak yerlere yeni yahudileri yerleştirmektir. Filistinlilerin göçe zorlanması ve Filistin topraklarına iskan edilen yahudi yerleşimci sayısının artırılması işgale güç katmaktadır. Hadisenin bu yönünden yerleşimciler de habersiz değildirler. Dolayısıyla onlar da, işgal devletinin Filistinlileri göçe zorlama, yerlerine yeni yerleşimcileri iskan etme politikasına destek verdikleri zaman bu strateji savaşına aktif olarak katılmış olmaktadırlar. İşte bu strateji savaşında, işgal devletinin başarısının engellenmesi yahudi göçünün önüne geçilmesiyle mümkündür. İşgalciler için Filistin topraklarında can güvenliğinin olmaması, onların göç politikalarının başarıya ulaşmasını engellemektedir. Nitekim "Beyrut kasabı" Ariel Şaron, iktidara gelmeden önce Filistin topraklarına bir milyon yeni yahudi yerleştirme vaadinde bulunmuştu. Fakat Filistinlilerin eylemleri onun bu vaadini gerçekleştirmesini önledi. Eğer ki, Şaron'un bu planı gerçekleşmiş olsaydı, belki de Filistinliler artık davalarını tarihe gömmek, göz yaşlarını içlerine gömerek yurtlarını terk etmek zorunda kalacaklardı. Oysa vatana sahip çıkmak ve onun işgal edilmesini önlemek, işgal edilmişse kurtarmak imanın bir gereğidir. Diğer zamanlarda canını tehlikeye atmak haram iken vatanı işgalden kurtarma mücadelesinde hayatlarını feda edenler şehit olmakta, cennet nimetini kazanmaktadırlar. Bu itibarla diğer zamanlarda intihar kabul edilen fiiller, Allah yolunda cihad esnasında, eğer cihadın şartları gerektiriyorsa, intihar değildir. Bu konudaki şer'i delilleri biz "Filistin Cihadının Fıkhi ve Stratejik Yönü" başlıklı araştırmamızda sıraladık.

Tersine Göç İse İşgali Zayıflatmaktadır

Filistin topraklarına iskan edilen yerleşimciler işgal devletine can ve güç veren kan niteliğindedirler. Bunu yerleşimciler kendileri de çok iyi bilmektedirler. Bundan dolayı Filistin'e yahudi göçü işgal devletine güç kattığı gibi tersine göç de onu zayıflatmaktadır. İşgalciler açısından güvenlik problemi çözüldüğü zaman, siyonist işgale destek verenler çekirge sürüleri gibi Filistin topraklarına akın ediyorlar. Ancak güvenlik problemi, can endişesi arttığı zaman yeni göç durduğu gibi tersine göç hızlanmaktadır. Tersine göç ise işgal devletinin daha da güç kaybetmesine, zayıflamasına, geleceği hakkında endişeye kapılmasına sebep olmaktadır.

Bu sebepten dolayı Filistinlilerin, siyonist saldırganlar üzerinde caydırıcı etkisi olan eylemlere ihtiyaçları oluyor. Taşlı saldırılar her ne kadar işgal rejimini uğraştırıyorsa da onun üzerinde caydırıcı bir etki yapamadığı gibi Filistin toprakları üzerindeki demografik dengelerin işgalciler lehine bozulmasına yol açan göç olayının da önüne geçemiyor. Fakat İsrail işgal devletinin can damarı niteliğindeki yahudi göçmen kitleyi etkileyen eylemler, üzerinde durduğumuz stratejik savaşta işgalciler aleyhine önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Bu Bir Tercih Değil Şartların Zorlamasıdır

Şehadet eylemleri Filistinlilerin verdiği mücadelede öncelikle tercih edilen bir metot değildir. Bunu kendileri de söylemektedirler. Ancak içinde bulundukları savaşın şartları onları böyle bir metoda başvurmak zorunda bırakmaktadır. Filistinlilerin kendilerine yönelen füzelere karşı kullanabilecekleri bir füzesavarları yok. Üzerlerine bomba yağdıran F-16'lara karşı kullanabilecekleri uçaksavarları yok. Tankların ve otomatik tüfeklerin yağdırdığı bombalara ve mermilere benzerleriyle karşılık veremiyorlar. Dünyadaki güç merkezleri ve onların güdümündeki medya organları da siyonist saldırganlara sahip çıktığından ve onları her saldırılarında temize çıkarmaya çalıştığından mağdur durumdaki Filistinliler uluslararası platformda da kendilerine bir "sahip" bulamıyorlar. Kendilerini kendi güç ve imkanlarıyla savunmak zorundalar. Bu durumda siyonist saldırganlar üzerinde caydırıcı etkisi olan eylemlere ihtiyaçları oluyor. İşte şehadet eylemlerine bu ihtiyaçtan dolayı başvuruyorlar. Şehadet eylemlerinin işgal devleti üzerindeki tesiri sadece göçü önlemekten veya tersine göçü hızlandırmaktan ibaret değildir. İşgalci askerleri de moral yönünden son derece etkilemektedir. Bu moral yıpranma işgalcilerin savaş gücünü kırmaktadır. Düşünün Şolomo Afinar adında bir yahudi haham Filistinliler karşısında savaşmayı kabul etmeyen yahudi askerlerin öldürülebileceğine dair fetva verdi. Böylesine ciddi ve önemli bir fetva verilmesine ihtiyaç duyulması askerlerin, Filistinliler karşısında savaştırılmasında büyük zorluklar yaşandığının göstergesidir. Bu zorluklar ise söz konusu moral çöküntüden ve endişeden kaynaklanmaktadır. İsrail işgal devletini Güney Lübnan'da yenilgiye zorlayan da askeri güç ya da teçhizat yetersizliği değil moral çöküntüydü. Filistinlilerin eylemleri de işgalcilerin nüfus göçünü önlediği bilakis tersine göçe yol açarak işgal devletinin kan kaybetmesine sebep olduğu gibi askerlerinde de ciddi can endişesine, dolayısıyla moral kaybına yol açmaktadır. Bu durum ise işgal devletinin geleceğiyle ilgili endişesini artırmaktadır. Bu itibarla işgal devletinin azgınlaşması onun geleceğini garantiye alacak bir şey değildir. Bilakis onun geleceğini güvenceye alacak, Filistin toprakları üzerindeki sultasını güçlendirmesine sebep olacak en önemli etken güvenlik ve moral problemini çözmektir. İşte istişhadi eylemler bir diğer ifadeyle şehadet eylemleri onun bu problemi çözmesini önlemektedir. Ortada bir strateji savaşı olması, işgalcilerin söz konusu problemlerinin çözülmesinin de Filistinlilerin kendi yurtlarındaki varlıkları açısından bir tehdit anlamına gelmesi sebebiyle Filistinliler söz konusu eylemlere devam ihtiyacı duymaktadırlar.

Düşmana Misliyle Mukabele Hakkı

Savaşta düşmana misliyle mukabele hakkı vardır. Bununla kastedilen düşmanın sınır tanımazlığı karşısında aynı derecede bir sınır tanımazlık içine girmek değildir, ama düşmanın saldırgan politikasının önüne geçmek, onun ilerleyişini durdurmak, saldırıya uğrayanlara yönelen tehdidi hafifletmek ve düşmanı yıpratmak için misliyle mukabele hakkı söz konusudur. Örneğin günümüz savaşlarında artık kılıçlar, oklar, yaylar kullanılmıyor. Roketler, füzeler, ağır bombardıman uçakları kullanılıyor. Düşman bütün bu savaş araçlarını kullandığında hedef gözetmiyor, sivillere ciddi şekilde zarar veriyorsa, saldırıya uğrayan tarafın da mukabilinde aynı araçları kullanması, düşmanın hedeflerine roketler ve füzeler yağdırması normal karşılanır. Böyle bir savaşta saldırıya maruz kaldığından dolayı düşmana misliyle mukabele eden, bu mukabeleden dolayı da düşmanının sivil hedeflerine zarar veren tarafı kimse kınamaz. Örneğin, -Allah göstermesin de- Pakistan ile Hindistan arasında bir savaş çıkması ve böyle bir savaşta Hindistan'ın nükleer silah kullanması durumunda Pakistan misliyle mukabelede bulunup nükleer silah kullanacak olsa İslam dünyasından bir tek kişi onu haksız bulmazdı. Belki ilk nükleer saldırıyı Pakistan'ın gerçekleştirmesi durumunda tenkit söz konusu olabilirdi. Ama bu saldırıyı iyice sıkışması sebebiyle yapması durumunda da ciddi bir tenkit olmazdı. Filistin'de işgalci siyonistler sürekli Filistinli sivilleri hedef alıyorlar. Babalarının arkasına sığınan küçük çocukları kasten hedef alarak öldürüyorlar. Okullarına giden çocukların üzerine bomba yağdırıyorlar. Aile fertlerine gıda maddesi almak için kuyruğa giren çocukların üzerine tanklarla kasten ateş ediyorlar. İnsanların geçim kaynakları olan ekinleri yakıp ağaçları söküyorlar. Evlerini yıkıp tahrip ediyorlar. Üstelik bu savaşta onlar mütecaviz durumundadırlar. Yani başkalarının vatanlarına zorla, kuvvet kullanarak girip saldırıda bulunmuşlardır. Şimdi de onları vatanlarından çıkmaya zorlamak için zulüm ve vahşetin her yoluna başvuruyorlar. Buna ek olarak saldıranla saldırıya uğrayan arasında bir güç dengesi de yok. Mütecaviz taraf her türlü silah gücüne ve saldırı imkanına sahip. Saldırıya uğrayan taraf ise kendini savunma imkanlarından mahrum. Bu durum karşısında onun da elindeki imkanları kullanarak düşmana misliyle mukabelede bulunma hakkının olması gerekmektedir. Eğer ki füzeleri, roketleri, F-16'ları, tankları, topları olsaydı bunları kullanarak misliyle mukabelede bulunacaktı. Bu imkanlardan mahrum olduğu için düşmanı ciddi şekilde sarsan şehadet eylemleriyle mukabelede bulunuyor.

İsrail Sivillerle İlgili Muahede Teklifini Kabul Etmedi

"Siviller" konusu dünya medyasında sürekli tek taraflı olarak işlenmekte ve Filistinlilerin mücadeleleri aleyhine propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Oysa dediğimiz gibi sivillere en çok zarar veren taraf işgalci siyonistlerin tarafıdır. Aslında işgalci siyonistler Filistinli sivillere yönelik saldırıları durdursa bundan Filistin tarafı memnun kalacak ve sadece askerle çarpışmayı can ü gönülden tercih edecektir. Bu amaçla da Filistin'deki direnişin başını çeken HAMAS işgalcilere karşılıklı olarak sivillere saldırmama yönünde muahede teklifinde bulundu. Üstelik bu teklifi bir kere değil birkaç kez yaptı. Bu teklifini geri çekmiş de değildir, halen geçerli saymaktadır. Bu itibarla eğer ki siyonist işgalciler Filistinli sivillere saldırmama taahhüdünde bulunsa ve bu taahhütlerini yerine getirseler, Filistinli direnişçiler de eylemlerinde sadece askeri güçleri hedef alacaklardır. Ama işgal devleti böyle bir muahedeye yanaşmadığı gibi saldırılarında da büyük ölçüde sivilleri hedef aldı. Bu durum karşısında hala "siviller" konusunun ağırlıklı olarak Filistin halkının ve direniş örgütlerinin mücadelesi aleyhine propaganda aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu ise, İsrail işgal devletiyle işbirliği içindeki medyanın maksatlı bir yanıltmasından ve yönlendirmesinden kaynaklanmaktadır.

Neden Sürekli HAMAS Hedef Alınıyor

Bu konuyla ilgili olarak dikkat çeken bir husus da ağırlıklı olarak HAMAS'ın hedef alınması ve tenkit edilmesidir. Oysa söz konusu eylemleri sadece HAMAS değil Filistin'deki tüm direniş grupları gerçekleştiriyor. Bunun da sebebi bu eylemlerin Filistin'deki mücadelenin bir realitesi olmasıdır. Yani hadise herhangi bir örgütün stratejisi değil, oradaki hakim şartların zorunlu kıldığı stratejidir. Bunun sebeplerini ise gerek yukarıda, gerekse konuyla ilgili daha başka yazılarımızda ortaya koymaya çalıştık. Ama ne hikmetse bu eylemler daha çok HAMAS'a mal edilmekte ve bu eylemlerle ilgili tenkitlerde sürekli HAMAS'ın yıpratılmasına çalışılmaktadır. Bunun da sebebi her halde, İsrail işgal devletini en çok zorlayan ve sıkıntıya sokan oluşumun HAMAS olmasıdır.

Siyonizm Yanlısı Medyanın Yanıltması

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bu konuda siyonist işgal devletiyle ve uluslararası siyonizmle irtibat içinde olan medya organlarının yanıltmasının büyük payı var. Bu medya organları işgalcilerin Filistinlilere yönelik vahşi saldırılarının üzerini örterken Filistinlilerin eylemleriyle irtibatlı olarak "siviller" konusunu sürekli gündemde tutmaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bu dosyamızda bütün açıklığıyla ortaya koyduğumuz üzere birinci olarak Filistin topraklarına iskan edilen yahudi yerleşimcilerin sivillikleri tartışmalıdır. İkinci olarak da sivillere yönelik saldırıları en çok işgalci siyonistler gerçekleştirmektedirler. Filistinlilerin eylemleri sadece onlara karşı "misliyle mukabele" sayılacak türdendir ve onların gerçekleştirdikleri saldırıların yüzde birine bile tekabül etmemektedir. Bunun da haklı gerekçeleri ve zorlayıcı sebepleri mevcuttur ki bunları burada özetle ortaya koymaya çalıştık.

Çocukların Durumu

Biz çocuklar konusunda fıkhi ve stratejik açıdan nasıl davranılması gerektiği hakkında daha önce muhtelif yazılarımızda bilgi vermiştik. Ancak konumuzla irtibatlı olduğundan aynı bilgileri buraya da taşıma gereği duyuyoruz.

Öncelikle şunu ifade edelim ki siyonist işgal devleti Filistinlilere yönelik vahşi saldırılarında birinci derecede çocukları hedef almaktadır. Biz bu konuda "Siyonist Vahşet ve Filistinli Çocuklar" başlıklı bir araştırma dosyası yayınlayarak işgal devletinin çocuklara saldırı konusunda izlediği tutum hakkında ayrıntılı bilgiler vermeye çalıştık. Siyonist vahşetin bu tutumu sebebiyledir ki Aksa İntifadası sürecinde Filistinlilerden öldürülenlerin yüzde altmışını çocuklar oluşturmaktadır. Bunların da epey bir kısmını kundaktaki bebekler veya daha okul çağına bile gelmemiş küçük çocuklar oluşturmaktadır. Buna rağmen siyonist vahşeti sahiplenen medya organlarının bu cinayetleri görmezden gelmeleri dikkat çekicidir.

Hal böyle olmakla birlikte, siyonist saldırganların bebekleri hedef alan vahşi cinayetleri onların çocuklarına ve bebeklerine yönelik benzer cinayetler gerçekleştirilmesine gerekçe teşkil etmez ve zaten böyle bir şey de söz konusu değildir. Allah'ın koyduğu esaslara göre mücadele edenlerin, izledikleri metotlarda da O'nun ölçülerini esas almaları gerekir.

Bunu vurguladıktan sonra konunun İslami cihetine bakalım: İslami açıdan savaşta olsun savaş dışında olsun çok istisnai haller dışında çocukların kasten öldürülmesine cevaz yoktur. Çünkü çocuklar mükellef olmadıklarından ceza ehli değildirler. Ama savaş ortamında kendilerine herhangi bir görev verilmesi durumunda düşmanın gücünün zayıflatılması amacıyla çocukların öldürülmesine cevaz vardır. Örneğin düşmanların padişahları bir çocuksa ve onun öldürülmesi halinde dağılacaklarsa bu çocuğun öldürülmesine cevaz vardır. Yahut düşman çocuklardan bir barikat veya siper oluşturmuşsa bu barikat ya da siperin aşılması için yapılacak hamlede çocuklar öldürülürse bundan dolayı İslam ordularına bir sorumluluk yoktur. Bu konuyla ilgili fıkhi delilleri aşağıda sıralayacağız. Ancak ondan önce bir noktaya dikkat çekmekte yarar görüyorum. Filistin cihadına yönelik "çocuklar öldürülüyor" itirazı genellikle vakıaya değil varsayıma dayandırılan bir itirazdır. Yani: "Bu eylemlerde hedef gözetilmediğinden çocuklar da ölebilir" varsayımından yola çıkılarak itirazda bulunulmaktadır. Oysa hedef gözetilmediği iddiası doğru değildir.

Ömer Nasuhi Bilmen'in Hukuk-i İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhiyye adlı eserinde şöyle deniyor: "Düşman efradı, esir ettikleri bazı Müslümanları veya İslam çocuklarını siper ittihaz etmiş olsa yine kendilerine karşı silah istimali, tüfek atılması caiz olur... Bunun neticesinde bazı Müslümanların şehadetine sebebiyet vermiş olsalar da bundan dolayı racih olan kavle nazaran (tercih edilen görüşe göre) ne diyet, ne de keffaret lazım gelir." (C.3, sh. 367)

İmam el-Mavsıli'nin el-İhtiyar'ında: "Düşmanlar Müslümanları kendilerine siper edinseler de yine kendilerine saldırılması caizdir." (C. 4, sh. 119) deniyor. Kitabın Mahmud Ebu Dakika tarafından yapılan şerhinde yukarıdaki söz açıklanırken, düşmanların tarafında Müslüman çocukların ve tüccarların bulunması halinde de yine saldırılmasının caiz olduğu vurgulanarak: "Sahih rivayetlerde bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s.) Taif halkını kuşatmaya aldığında onların üzerine mancınıkla taş atmıştır. Oysa o zaman o halkın arasında Müslümanlar da vardı" deniyor. Aynı husus Hanefi fıkhının önemli kaynaklarından olan el-Mebsut'ta ve Fetavayi Hindiyye'de de dile getirilmektedir. Mehmed Zihni Efendi'nin Nimeti İslam adlı ilmihalinin sonuna eklenen Cihad bölümünde şöyle deniyor: "Düşman kafirler bazı Müslüman esirleri veya Müslüman çocukları kendilerine siper edinip kalkan gibi kullanıyorlarsa, İslam mücahitleri siper edinilen Müslümanları değil arkalarındaki kafirleri kastederek ateş açarlar. Sonuçta siper edinilen Müslümanların şehid olmasına sebep olunsa da diyet ve keffaret gerekmez." (Nimeti İslam, İslam mecmuası baskısı, İstanbul 1986, sh. 972) Bu konuda daha pek çok fıkhi kaynakta aynı fetvaların yer aldığı görülür.

"Şeriat alimlerinin Filistin toprağındaki istişhadi eylemlerin meşruiyeti hakkındaki fetvaları" başlıklı fetvada da: "...Ancak bu arada kasıtsız olarak bazı çocukların ölümüne sebep olmaktan dolayı da sorumluluk yoktur" ifadesine yer verilmektedir.

Sonuçta görülen o ki, düşmanın zayıf düşürülmesi veya geri püskürtülmesi için bazı Müslüman çocukların zarar görmeleri veya ölmeleri ihtimalinin bulunması halinde düşmanın bir başka şekilde zayıf düşürülmesi veya geri püskürtülmesi mümkün olmayacaksa Müslüman çocukların ölmeleri ihtimali de göze alınarak saldırıda bulunulması caiz olmaktadır. Müslüman çocuklar açısından böyle bir cevaz söz konusu olduktan sonra bazılarının kalkıp düşman çocuklarıyla ilgili birtakım varsayımlar ortaya atarak İslam'ın kutsal mekanlarının siyonizm kirinden temizlenmesi için verilen mukaddes cihada çamur atmalarının itibara şayan bir yönü olamaz. Şunu tekrar edelim ki, çocukların öldürülmesi hiçbir zaman gaye değildir ve çocukların zarar görmemesi için son derece özen göstermek cihada katılanlar açısından önemli bir sorumluluktur. Ama her şeyi kendi şartları içinde değerlendirmek ve itirazları da varsayımlara değil pratikte vuku bulanlara göre yapmak gerekir. Ve şunu da bilmek gerekir ki hiç kimse kendini Allah'ın şeriatının üstünde görme hakkına sahip değildir ve Allah'ın şeriatının cevaz dairesini daraltmaya da kimsenin hakkı yoktur.

Meselenin fıkhi ciheti bu. Yukarıda işaret ettiğimiz iddia ve itirazların vakıaya değil varsayımlara göre yapıldığını da belirtmiştik. Bir de hadiseye vakıa yönünden bakalım: Filistinli direnişçilerin eylemlerinde çocukların zarar görmemesine özen gösterdiklerini ve önem verdiklerini hiç kimse inkâr edemez. Eğer gerçek böyle olmasaydı, Filistinliler tarafında olduğu gibi yahudiler tarafında da birçok çocuk saldırıya hedef olurdu. Böyle bir şey olsaydı İsrail işgal devleti onların görüntülerini kumanda ettiği bütün medya organlarını kullanarak Filistin direnişini yıpratmak amacıyla değerlendirirdi. Ancak Filistinli direnişçiler çocukların hedef olmamasına özen gösterdiklerinden şimdiye kadarki eylemlerinde çocuk denebilecek çok az sayıda kişi bu eylemlerden zarar görmüştür ki onların da geneli 15 yaşın üstündedir.

Ayrıca bkz.:

Filistin Cihadının Fıkhi ve Stratejik Yönü
Şehadet Eylemlerinin Stratejik ve Sosyal Yönü
Filistinlilerin Eylemleri Şaron'un Yüzlerce Cinayet Planını Önledi
İsrail'in Güven Kaybı
İsrail'in Kayıpları ve İşgal Devletinin Telaşı
İsrail'i Sarsan Eylemler
Yeniden İstişhadi Eylemler-1
Yeniden İstişhadi Eylemler-2
Neden İstişhadi Eylemler?
Filistinlinin Meşru Müdafaa Hakkı
İşgalciler Ne Kadar Sivil?
İsrail'in Sivilleri
Yahudi Yerleşim Merkezleri: Filistin Topraklarına Yerleştirilmiş Bombalar
Siyonist Vahşet ve Filistinli Çocuklar
Filistinli Çocuğun Tatili
Filistin Direnişi ve Çocuklar