Temmuz 2014, Ribat
Irak, bugün olduğu gibi İslâm tarihinde de önemli siyasi sürtüşmelerin, iktidar mücadelelerinin ve ihtilafların merkezi olmuştur. Ondan dolayı başlangıçta tamamen siyasi taraftarlık şeklinde kendini gösteren sonra bu taraftarlığı bazı ilkelere bağlayarak itikadî mezhebe dönüştüren Şiiliğin çıkış yeri ve ana merkezi de burasıdır. Irak topraklarının merkezi sayılan, uzun süreden beri de başkent olarak kullanılan Bağdat, aynı zamanda Emevilerden sonra ümmetin siyasi otoritesi durumundaki hilafeti alan ve yüzyıllarca elinde tutan Abbasi yönetiminin de merkeziydi.
ABD'nin bu ülkeyi işgalinden sonra izlenen politikalar ise ümmetin yeniden toparlanması sürecinde özellikle itikadî ihtilafları siyasi kavgalara dönüştürme planlarında bir merkez olarak seçildiğini ortaya koydu. Ne yazık ki İran'ın mezhebi tercihlerini siyasi amaçlar doğrultusunda istismar etmesi de ABD'nin oyunlarına zemin hazırladı.
İkinci Bush'un yeni haçlı seferleri olduğunu itiraf ettiği savaşlarda Afganistan'ın ardından Irak'ı işgal eden ABD, bağımsızlık mücadeleleri karşısında tutunamayacağını anlayınca kademeli bir şekilde çekilmek zorunda kaldı. Ama halkın özgür iradesine göre şekillenecek, etnik, dinî ve siyasî dengeleri önemseyen, bütün kesimlerin haklarını garanti altına alabilecek bir siyasi yapı inşa edilmesine de fırsat vermedi. Tersine ayrımcı politikalara dayalı ve belli bir unsurun hâkim güç haline getirilmesini amaçlayan bir kadronun çeşitli hile ve oyunlarla iktidarı ele geçirmesi için şartları oluşturdu. Bunun kendisinin mezhep temelli yayılmacı politikalarına yaradığını gören İran da "Büyük Şeytan" dediği ABD ile bu konuda perde arkasından işbirliği yapmakta sakınca görmedi. Böylece haçlı işgalinin yerini mezhepçi ayrımcılığı resmî politika edinenlerin işgali almış oldu.
Bugün mezhep temelli ayrımcı politikalarıyla Irak halkının başına büyük dertler açan Nuri el-Maliki, ABD ile İran'ın perde arkasındaki işbirliğinin öne çıkardığı isimdir. Bu kişi izlediği politikalarında sadece ayrımcı tutumuyla değil aynı zamanda Arap dünyasında daha önce kurulmuş dikta rejimlerine özenen tutumuyla da öne çıktı. Buna bağlı uygulamalarında ve kadrolaşmada himaye ettiği bir kesimi arkasına takarken, ülke halkının büyük bir kesimini de karşısına aldı. Mağdur ettiği ve dışladığı kesim doğal olarak onu istememeye ve iktidarının son bulması için mücadele etmeye başladı.
Maliki aynen Suriye diktatörü Esed'in yaptığı gibi kendisini istemeyenlere silahla karşılık verdi. O yüzden bilhassa ülkenin batı kısmında yaşayan Sünni Arap aşiretlere yönelik yoğun saldırılar düzenledi. Saldırıları aslında Esed'inkilerin çok da gerisinde kalmıyordu. Ama yine de onun saldırı, yıkım ve katliamları Suriye'deki zulüm ve katliamların gölgesinde kaldı. Bunda özellikle İran ve ABD güdümlü medya organlarının bilinçli karartmasının da etkisinin olduğunu sanıyoruz.
Bu medyatik karartma ve yönlendirme, Maliki'nin saldırılarına hedef olan Sünni aşiretlerin ihmal edilmesine ve yalnızlaştırılmalarına neden oldu. Bu yalnızlaştırma da IŞİD'in işine yaradı, onun söz konusu zulümden dolayı mağdur edilen aşiretlerin bulunduğu bölgede oluşan boşluğu doldurmasına imkân tanıdı.
Irak'ta geçen ay bir anda tüm dünyanın dikkatlerini üzerine çeken olaylar birden patlak vermiş değildir. Fakat asıl dikkat çeken yanı bir anda bütün gelişmelerin merkezine şüpheli örgüt IŞİD'in yerleştirilmesi ve karmaşık uygulamalarla önünün açılması, böylece hızla balonunun şişirilmesidir. Olayların böyle farklı bir yöne çekilmesi ise asıl görülmesi gereken gerçeklerin gölgede kalmasına neden oldu.
Bu, en başta mezhepçi ve ayrımcı politikaların mağdur ettiği insanların mağduriyetlerinin dikkatten kaçmasına, onların zulme tepkilerine terör rengi verilmesine neden olmuştur. Diğer yandan da bu insanları mağdur eden ve açılan yaranın asıl müsebbibi olan yönetimin zulüm uygulamalarının üstü örtülmüştür.
Oysa olayların üç farklı boyutunu da görmek gerekir. Birinci boyutunu sorunun asıl sebebi durumundaki Maliki yönetiminin ayrımcı ve baskıcı politikası oluşturmaktadır. İkinci boyutunu bu uygulamalardan zarar gören halk yani saldırılara hedef olan Sünni Arap aşiretler oluşturuyor. Üçüncü boyutunu ise üzerinde çeşitli şüpheler bulunan ama bir yandan oluşan boşluktan yararlanarak atını koştururken, bir yandan da zulüm rejiminin kirli oyunlarını meşrulaştırmada, gerekçeye dayandırmada kendisinden istifade edilen IŞİD oluşturuyor.
Ribat'ın Haziran sayısı için yazdığımız yazıda IŞİD'in temsil ettiği anlayışın tarihteki ve günümüzdeki örneklerinden, bütün bu örneklerin birbirine benzeyen itikadî sapmalarından ve bu örgütün Suriye'de izlediği tutumun Baas zulmüne değil ona karşı mücadele eden direniş örgütlerine zarar vermesinden söz etmiştik.
Bu anlayışın arkasına saklanan oyunlardan ve taktiklerden farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda ve farklı amaçlar için yararlanıldı. Aslında bugün Irak ve Suriye'de karşımıza çıkan şüpheli örgütü teşhis edebilmek için Cezayir'deki GIA (Silahlı İslâmî Hareket)'i tahlil etmek, onun nasıl geliştiği, nasıl balonunun şişirildiği, kendisine neler yaptırıldığı ve görevinin bitmesinden sonra nasıl bir anda patlatılan balon gibi uçup gittiği hakkında bilgi edinmek faydalı olacaktır. GIA'nın uçup gitmesinden sonra hakkında yapılan araştırmalar ve ortaya çıkarılan güçlü deliller bu örgütün Cezayir istihbaratı tarafından kurdurulduğu, perde arkasındaki yöneticilerinin de yine istihbaratın subayları olduğu, görevinin bitmesinden sonra da yine istihbarat tarafından balonunun patlatıldığı gerçeğini şüpheye mahal bırakmayacak şekilde gün yüzüne çıkarmıştır.
Aylardan beri bölgedeki Sünni aşiretlere yönelik yoğun saldırılar düzenleyen, onları değişik yönlerden yıpratmaya çalışan Nuri el-Maliki'nin bölgeye yığınlarla yığdığı askerî birliklerinin IŞİD militanları karşısında hiçbir direniş göstermeden hızla sahayı terk etmeleri, giderken de silahlarının ve teçhizatlarının yanı sıra özellikle stratejik noktaları onlara teslim etmeleri tamamen aynı olmasa da, amaç yönünden Saddam'ın Kuveyt'i işgal etmesinde önünün açılması konusunda ABD'nin izlediği siyaseti hatırlatıyor. O taktiği göz önüne getirince de ABD'nin Saddam'ın Kuveyt'i işgalini bahane ederek Irak'ı tamamen işgal etmesini nazarı dikkate almamız gerekir.
Maliki'nin askerlerinin böyle direnişsiz kaçmaları "Uzun süredir çarpıştıkları aşiretlerin direnişlerini bastıramayınca, sahayı IŞİD militanlarına terk ederek çekilme oyununa mı başvurdular?" sorusunu akla getiriyor. Böyle bir oyunun ise iki ayrı amacı olabilir. Birincisi, IŞİD'in çizgisinden onunla bölge halkını karşı karşıya getirme ve böylece çatışmayı kendi içlerine taşıma oyunu. İkincisi ise bu örgütün radikal ve tehditçi söyleminden ve buna bağlanan tehditten, bölgeye yönelik daha geniş çaplı bir operasyon düzenlemek ve bu operasyona muhtelif dış güçlerin destek vermesini sağlamak amacıyla yararlanmak.
Normalde Maliki güçlerine karşı savaşanlar sadece IŞİD militanları değildir. Bölgedeki aşiretlerin oluşturduğu milis güçleri de var ve bunlar kendi aralarında koordinasyon içinde çalışıyordu. Fakat geçtiğimiz ay birden patlak veren olaylarda şüpheli örgütün balonu çok fazla şişirildi ve kamuoyunu yönlendirmeye çalışan medya organlarında da bilhassa onun ismi öne çıkarıldı. Dolayısıyla aşiretlerin silahlı güçleri ikinci plana itildiği gibi onlar IŞİD'le işbirliği içine giren ve onun tarafından kumanda edilen gerilla güçleri olarak lanse edildi. Duruma hâkim olan yapı ise IŞİD olarak tanındı. Stratejik noktaların, askerî teçhizatın ve medya araçlarının ona teslim edilmesi de buna zemin hazırladı.
Böylece IŞİD balonunun çok fazla şişirilmesi hadiselere tamamen onun boyasının çekilmesine neden oldu. Bunun da tesadüfi olmadığını veya bir emrivaki olarak gelişmediğini sanıyoruz.
Hadiselere tamamen IŞİD boyası çekilmesi, böylece Maliki zulmünün onunla kapatılması, o zulme karşı haklı mücadele veren kitlelerin meşru mücadelelerinin de gayrimeşru hale getirilmesi ülkede kurmak istediği dikta rejiminin kazıklarını sağlamlaştırmaya çalışan Nuri el-Maliki'nin yeni bir saldırı planı yapmasının şartlarını oluşturmuş oldu. Ondan dolayı çok hızlı bir şekilde ve olayların sıcaklığında geniş çaplı bir operasyon için çağrılar yapmaya, bu konuda ABD ve İran'dan destek istemeye başladı.
Zor bir Irak tecrübesi yaşayan ve bu tecrübede önemli kayıplar veren ABD'nin yeniden bir askerî müdahaleye doğrudan ortak olarak aynı bataklığa saplanma yoluna gitmeyeceği tahmin ediliyordu. Fakat, Maliki'nin İran'la ABD'nin ortak adamı olduğu da su götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla onun kazıklarını sağlamlaştırması İran'ı ilgilendirdiği kadar ABD'yi de ilgilendiriyor. O yüzden silah, teçhizat yardımı, saldırıları haklı çıkarma amaçlı yönlendirme faaliyetleri ve ekonomik destek yoluyla yardıma hazır olduğunu sergilediği tutum ortaya koyuyor.
İran'ın ve güdümündeki siyasi unsurların desteği ise gayet açık bir şekilde ortadadır. Ancak buna rağmen İran'ın insan gücü desteği konusunda arka planda kalmayı tercih etmesi ihtimali yüksektir.
Maliki'nin yapılacak yardımlara ve verilecek desteğe güvenmesi durumunda bölgeye geniş çaplı bir operasyon düzenlemesi ihtimali yüksektir. Gerek kendisinin gerekse arkasında duran mezhebi unsurların sürdürdüğü çalışmalar da bunun tehlike sinyallerini çalıyor.
Böyle bir saldırı ise birçok yönden büyük tehlike arz ediyor.
Birinci olarak saldırının meşrulaştırılması ve dış desteklere gerekçe oluşturması için kullanılan IŞİD, dün Maliki'nin askerlerinin yaptığı gibi tehlikenin büyüklüğünü ileri sürerek sahadan sıvışıp kaçabilir. O durumda gidebileceği tek yer Suriye'dir. Oraya gitmesi de Baas rejimi açısından değil ona karşı çarpışan direniş açısından tehlike arz ediyor. Çünkü orada uzun süreden beri Baas'la çarpışmayı terk edip direniş gruplarının kurtarmış olduğu bölgeleri onların elinden alarak güya ilan ettiği sözde devletin hakimiyeti altına geçirme iddiasıyla direnişçilerle çarpışıyor olması buna delildir. Irak'ta Maliki'nin askerlerinden yağmaladığı askerî araçları Suriye'ye taşıdığına dair haberler de buna işaret ediyor. Böyle bir ihtimal ise "Acaba, Suriye'de direniş gruplarını içerden hırpalamak için IŞİD'den yararlanan Baas'ın destekçisi durumundaki Nuri el-Maliki ve onun arkasında duran İran ile ABD, bu şüpheli örgütü dolaylı yoldan silahlandırmak için böyle bir yöntem mi seçti?" sorusunu akla getiriyor. Örgütün Suriye'de izlediği tutumunun Baas'ın işine yaradığının artık, heyecana kapılan ve kendilerine dikte edilen radikal söylemlerin etkisinde kalarak onun saflarına katılan bazı elemanları tarafından görülmesi sebebiyle oradaki yapısında bir dağılma sürecinin başlaması üzerine Irak'ta biri birden balonunun şişirilmesi ve elde ettiği başarılardan dolayı hakimiyeti ele geçirdiği bölgelerdeki aşiretlerin gençlerinden katılımların sağlanması da bu konuda tereddütleri artırıyor.
Planlanan saldırının arz ettiği ikinci büyük tehlike ise IŞİD bahanesiyle meşrulaştırılacak ve uluslararası güçlerin destek vereceği saldırılarda, örgütün militanlarının Suriye'ye kaçmasına fırsat verilmesinden sonra hedefte yine Maliki zulmünü ve ayrımcı politikasını istemeyen halkın, sivil savunmasız kalabalıkların kalması ve saldıran askerlerin de IŞİD terörünü yok ettikleri iddiasıyla silahsız insanları toplu katliamlarla imha etmeleridir. Maliki'nin insafsızlıkta Esed'den hiç geri kalmadığı göz önünde bulundurulursa böyle bir taktiğin de çok büyük bir tehlike arz edeceğini tahmin etmek mümkündür.
Bu itibarla olaylara sadece IŞİD boyası çekilmesi ile oynanan oyunu görmek ve arka planda duran asıl büyük tehlikeyi dikkatten uzak tutmamak gerekir.
Suriye'de Baas zulmüne karşı herhangi bir müdahaleye ısrarla karşı çıkanların bugün Irak'ta IŞİD bahanesiyle dış müdahale için ısrarcı olmaları iki yüzlülüklerini ve sahtekârlıklarını açığa çıkarması açısından dikkat çekicidir. Oysa Suriye'de kimse olaylara ABD'nin müdahalede bulunmasını istemiyordu. İstenen Baas zulmünün ve katliamlarının son bulmasının sağlanması ya da bu zulme karşı direnen kitlelerin ellerinden tutulması, bileklerinin güçlendirilmesi, kendilerine en azından lojistik destek verilmesi ve mağdur edilenlere de insanî yardımda bulunulmasıydı. Maliki yardakçıları ise ABD ile işbirliğine hazır olduklarını hiç utanmadan, arlanmadan ilan edebiliyorlar.
Olaylarda Türkiye'nin de özellikle hedefe yerleştirilmesi, bir yandan şüpheli örgüt IŞİD'in saldırılarına hedef olurken diğer yandan bu örgütü Türkiye'nin güçlendirdiği şeklinde aleyhte propaganda yapılması aslında Türkiye'nin uluslararası emperyalizmin dayatmalarına karşı bağımsız bir dış politika geliştirme çabalarını törpüleme, onun İslâm coğrafyasındaki haklı mücadelelere destek vermesini cezalandırma ve bazı büyüme planlarının önünü kesme amaçlıdır.