Mayıs 2014, Vuslat
Günümüz dünyasında zulüm rejimlerinin kendilerini bu kadar güçlü ve cüretkâr görebilmelerinin en önemli sebebi zulmün küreselleştirilmiş olmasıdır. Ondan dolayı zulme ve haksızlığa uğratılan halklar sahipsiz kalmış durumdalar. Mazlum halkların özellikle de Müslüman mazlumların aralarında güç birliği oluşturmalarına engel olunması için de çeşitli yöntemler geliştirilmiş durumda. Her şeyden önce aralarına konan coğrafi sınırların böyle bir dayanışmanın önünde güçlü duvar olarak kullanılması için bütün araçları kullanıyorlar. Uluslararası çapta yıpratma faaliyetlerinin etkili olması için de karalama yöntemlerini kullanmak özellikle böyle bir dayanışma ve güç birliği çabalarını "terör" olarak kabul ettirmek için ellerindeki bütün imkânlardan yararlanıyorlar. Himaye ettikleri eşkıya çetelerinin zulüm uygulamalarını meşrulaştırma faaliyetlerini ise "diplomasi" olarak yutturuyorlar. Küresel hale getirdikleri eşkıyalığa uluslararası boyutta yasallık kazandırmak amacıyla kurdukları teşkilatları görünüşte ezilen halkların hukukuna sahip çıkıyormuş gibi gösterirken gerçekte zulmü normalleştirme taktiklerinde kullanıyorlar. Bu tür oyunların ve sinsi politikaların yürütülmesinde kullandıkları teşkilatların başında da BM geliyor.
Mısır'da halkın seçimiyle iş başına gelen meşru yönetime karşı silahın gücünü kullanarak ve insanlara karşı şiddete başvurarak tamamen eşkıya yöntemleriyle siyasi iktidarı gasp eden askerî cuntanın mahkemesinin vereceği kararın hukuk açıdan hiçbir geçerliliğinin olamayacağı açıktır. Çünkü böyle bir mahkeme dağdaki eşkıyanın, tuzağa düşürdüğü yolcular hakkında dava açmak için kuracağı mahkemeden farklı olmayacaktır. Mısır'da cuntayı temsil eden sözde mahkemenin de sadece yirmi dakika süren iki duruşmada 529 insanı topluca idama mahkûm etmesi ise bu gerçeği çok daha açık bir şekilde gözler önüne serdi. Böyle bir toplu idam kararı, mahkemenin zulme başkaldıran halka karşı cunta gözetiminde yürütülen savaşın bir cephesini oluşturduğunu, yargının ise sadece bir kılıf olarak kullanıldığını gösterir. Maksat halkın zulme karşı mücadelesini kırmak veya insanları tahrik ederek cuntanın silahlı saldırıları yaygın hale getirmesi ve toplu katliamlar gerçekleştirmesi için zemin oluşturmaktır. Eşkıya çetesinin böylesine vahşice kararlar verebilmekte kendilerini bu derece cüretkâr hissetmesinin sebebi ise arkasında duran dikta rejimleri ve dediğimiz gibi yürüttükleri faaliyetleri diplomasi olarak yutturan küresel eşkıya gruplarıdır.
Mısır halkının şahit olduğu ilk dürüst seçimle cumhurbaşkanı seçilen Muhammed Mursi'yi tamamen gayri meşru yöntemlerle ve silahın gücüne dayalı şiddetle görevinden uzaklaştırarak siyasi iktidarı gasp eden eşkıya çetesinin başı Abdülfettah Sisi şimdi de güya kendini cumhurbaşkanı seçtirmek için "seçim" numarası çevirmeye çalışıyor. Oysa bu adam cumhurbaşkanı seçilmesine yetecek kadar bir halk desteği elde edebileceğini düşünseydi gayri meşru gasp yöntemiyle değil dürüst bir seçimle iktidara geçmeye çalışırdı.
Eşkıya çetesinin silahlarının gölgesinde gerçekleştirilecek seçimin, 529 insanı 20 dakikalık duruşmayla idama mahkûm eden eşkıya mahkemesinin yargı uygulamasından farklı olmayacaktır. Böyle bir seçim sonu belli olan ve tamamen göstermelik seçimdir. Sisi'nin cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklaması kendini seçtirmesi anlamına gelir. Seçim ise sadece formalitedir. O yüzden halk böyle bir seçimi meşru saymadığını ve Sisi'nin adaylığına da kesinlikle karşı olduğunu ortaya koymak amacıyla tepki gösterileri düzenliyor.
Cuntanın lideri göstermelik seçimi yapsa ve kendini cumhurbaşkanı seçtirse de Mısır halkı açısından değişen bir şey olmayacak ve bu halk onu yine gayri meşru kabul edecek, iktidarın meşru hak sahiplerine verilmesi için mücadelesini sürdürecektir.
Cumhurbaşkanlığına aday olmadan önce kendine "mareşal" ünvanı verdiren çete lideri Sisi bir yandan da halk desteğiyle cumhurbaşkanı seçilmiş olan Dr. Muhammed Mursi'ye karşı göstermelik yargı cephesinde savaşını sürdürüyor. Bu konudaki kinci tutumunu ise Mursi'ye karşı onur kırıcı, tahkir edici yöntemlere başvurarak ortaya koyuyor. Fakat onun bu yöntemlerine rağmen Mursi eşkıya çetesine karşı onurlu ve kararlı bir tavır sergiledi. Çete mahkemesinin kendisini yargılama yetkisinin olmadığını ifade ederek bu mahkemeyi tanımadığını ortaya koydu. Bu konuda Şeyh Ahmed Yasin'in işgal mahkemeleri karşısında sergilediğine benzer bir tavır sergiledi. Halka yaptığı çağrıda da cuntayı tanımamasını, ona karşı mücadelesini kararlılıkla sürdürmesini istedi. Mursi'nin çağrılarının Mısır halkının zulme karşı direnişini motive etmesinden korktuğundan kafes içinde çıkardığı duruşmalarda konuşmalarını mikrofonla dışarıya aktaran çete mahkemesi onun bu çağrılarının topluma yansımasını engellemek için çeşitli yöntemlere başvuruyor. Ailesiyle ve yakınlarıyla görüşmesini ise sürekli engelliyor.
Mısır'da Sisi cuntasının gayri meşru iktidarına şeklen de olsa meşruiyet çerçevesi kazandırabilmek için referandum ve seçim oyunları oynadığı sırada Cezayir'de de yine askerî cuntanın gölgesinde devam eden iktidarın tazelenmesi için 17 Nisan 2014 tarihinde cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleştirildi.
Dünya kamuoyunu meşgul eden birtakım öncelikli konuların gölgesinde kalması ve sonunun da baştan belli olması sebebiyle Arap dünyasında bile çok fazla gündem oluşturmayan bu seçimler görünüşte çok adaylı bir seçimdi ve altı adayın yarıştığı söyleniyordu. Fakat kazanacak kişinin derin güçlerin adamı olarak bilinen ve cumhurbaşkanlığı makamını fiilen işgal eden Abdülaziz Buteflika olacağı tahmin ediliyordu. Sonuç da beklendiği gibi çıktı.
Buteflika'nın seçilmesi halkın onu seçtiği anlamına gelmiyordu. Seçimlerin şeffaf olmadığı dolayısıyla dürüstlüğü üzerinde ciddi şüpheler olduğu dışarıdan bakan ve biraz olsun gerçekçi değerlendirme yapan tüm yorumcular tarafından dile getirilmişti.
77 yaşındaki Buteflika'nın artık çok yaşlı ve sağlık sorunları yaşayan biri olmasına rağmen cuntanın derin güçleri onu kendi açılarından karizma yaptıklarından, sadece kitabına uydurma amacıyla gerçekleştirilecek seçimlerden çıkacak sonuçları kabul ettirmede en rahat onun isminden yararlanabileceklerini düşünüyorlardı.
Gençlik ve özellikle İslâmî hareket sonu belli seçimi kabul etmediğini ortaya koymak için çeşitli gösteri eylemleri düzenledi. Cunta bu gösterilere ve halkın siyasi iradesini ortaya koymak için meydanlara çıkmasına karşı şiddete başvurmakla hâla derin güç olarak siyasi iktidar üzerinde sultasını sürdürdüğünü ortaya koydu. Cunta güçlerinin şiddete başvurmasından dolayı meydana gelen olaylarda yüzden fazla insan yaralandı.
Son dönemde Suriye'de Baas diktasının kayıpları bayağı arttı ve hakimiyet alanları da günden güne daralıyor. Direnişçiler önemli noktalarda kontrolü ele geçirdikleri gibi çok sayıda tutsağın son derece insanlık dışı şartlarda tutulduğu bazı hapishaneleri de kurtararak tutsakları özgürlüklerine kavuşturmayı başardılar.
Ancak Baas'ın arkasında duran küresel ve bölgesel güçler artık onunla direnişçileri yıpratmak, rejimin tamamen meydanı terk etmek zorunda kalması durumunda iyice hırpalanmış, kolu kanadı kırılmış ve yeni sistemi kurabilmek için dışarıdan verilecek desteğe büyük ihtiyaç duyan bir kadroyla muhatap olmak istiyorlar. Çünkü Suriye halkının bu aşamadan sonra Baas sultasını kabule geri dönmesinin imkânsız olduğunu, böyle bir seçeneğin onun için ölümden daha iyi bir seçenek olamayacağını tahmin ediyorlar.
Son dönemde de direnişi yıpratma politikalarında ağırlıklı olarak fitne aracından yararlanmaya çalışıyorlar. Bunun için de kısaca IŞİD olarak bilinen örgütün bileğini güçlendirmek için uğraşıyorlar. Fakat kendilerine verilen mesajların heyecanlarına kapılıp da bu örgütün saflarına katılanların epey bir kısmı son dönemde onu biraz daha yakından tanıdıktan sonra ayrıldı. O yüzden IŞİD'in kontrol alanları da epey daraldı. Ancak önemli bir tehlike de bu örgütün saflarından kaçış akımını direniş gruplarının içine sızarak onlara içten darbe vurmak amacıyla kullanmaya kalkışanlardan kaynaklanıyor. Bu şekilde kirli sızmalar sonucu gerçekleştirilen bazı eylemlerde hedef alınan direnişçiler arasında azımsanamayacak sayıda can kaybı oldu. O yüzden direniş gruplarının bu geri dönüşlere karşı artık daha tedbirli ve dikkatli davrandığı ifade ediliyor.
Küresel güçler Baas'ın çökertilmesi durumunda sahanın İslâmi direnişe kalmasını engellemek için direniş hareketlerini "terör örgütü" olarak niteleme oyunlarını çok önceden başlatmışlardı. Ayrıca Cenevre görüşmeleri üzerinden bazı oyunlar çevirmeye başladılar. Fakat bu oyunlardan istedikleri sonucu elde edemediler. İslâmî direnişin zafer kazanmasının siyonist işgal açısından ciddi risk oluşturacağını, böyle bir zaferin Sisi cuntasına karşı sürdürülen meşru mücadeleye de moral ve güç kazandıracağını tahmin ediyorlar.
Orta Afrika Cumhuriyeti'nde Müslüman nüfûsu tamamen yok etmek amacıyla başlatılan insanlık dışı savaş bütün şiddetiyle sürdürülüyor. Antibalaka çeteleri vasıtasıyla sürdürülen bu korkunç savaşta son derece vahşi yöntemlere başvuruluyor. Ancak üzerinde durulması gereken önemli bir husus bu vahşi savaşın perde arkasında, Afrika'daki Müslüman varlığını ortadan kaldırabilmek için asırlardan beri çalışma yapan kirli misyonerlik şebekesinin yer aldığı gerçeğinin hiç gündeme getirilmemesidir.
Afrika'da misyonerlik görünüşte dinî tebliğ olarak yansıtılır ama gerçekte Batı emperyalizminin dinî giysiye büründürülmüş karanlık siyasi şebekesidir. İnsanları hıristiyanlaştırma amaçları onlara kendi inançlarını götürmekten ziyade onları Batı'nın siyasi emperyalizmine boyun eğmiş, politikalarını kabullenmiş, karşısında sorun oluşturmayan kitleler haline dönüştürmektir. Müslümanları bu açıdan sorunlu saydıklarından hıristiyan yapamadıklarını ya yok etmek ya da yurtlarını terke zorlamak için çeşitli yöntemlere başvuruyorlar. Orta Afrika Cumhuriyeti'nde Antibalaka çeteleri vasıtasıyla sürdürdükleri savaş da bu amaca yöneliktir. Dolayısıyla Antibakala çeteleri gerçekte Afrika'yı sömürgeleştiren Batı emperyalizminin din kılıfına bürünmüş öncü güçleri durumundaki misyonerliğin Şebbiha çeteleridir.
Orta Afrika'daki kirli savaşın Batı emperyalizmi - misyonerlik şebekesi - Antibalaka çeteleri arasında düzenli koordinasyon ile yürütüldüğü ve bu üçünün görünüşte farklı fonksiyonlarla öne çıkmalarına rağmen gerçekte aynı amaca hizmet ettikleri son dönemde Fransa'nın BM onayıyla askerî çıkartma yapmasından sonra yaşanan gelişmelerle çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Müdahale edenlerin, vahşi çetelerin saldırılarına ve katliamlarına engel olmak için hiçbir girişimde bulunmazken, Müslümanların bu ülkede can güvenliklerinin sağlanmasının zor olacağı gerekçesiyle onların bir başka ülkeye nakledilmeleri formülünü gündeme getirmeleri arka plandaki kirli oyunu ve gerçek niyeti açığa çıkarmıştır. Asıl amacın Müslümanları bu ülkeden tamamen tasfiye etmek olduğu ortada. Bu taktiklerinde Orta Afrika'da başarılı olmaları durumunda yarın bir başka Afrika ülkesinde de aynı yönteme başvurmayacaklarından emin olamayız. Bu siyaset misyonerlik şebekesinin hıristiyanlaştırma yöntemlerinde tuzağa düşüremediklerine karşı da ırkçı tasfiye politikalarını devreye soktuklarını gösteriyor.
Siyonist işgalin son dönemde Mescidi Aksa'yı hedef alan saldırılarında ciddi artış var. İşgal yönetimi bu amaçla devreye soktuğu siyasette "radikal gruplar" olarak lanse ettiği şiddet yanlısı siyonist gruplardan yararlanıyor. Ancak bu grupların baskınlar düzenlemesi de işgalci askerlerin himayesiyle mümkün olabiliyor. Dolayısıyla saldırılar, planlı bir şekilde ve işgalci askerlerle görünüşte sivil olarak lanse edilen saldırganların koordinasyonuyla gerçekleştiriliyor.
Bütün bu saldırıların asıl amacı ise Mescidi Aksa'nın bir bölümünü yahudilere tahsis etmek amacıyla devreye soktukları yeni planlarının altyapısını oluşturmak. İşgal güçleri önce bu kutsal mabedin altını oyarak kendiliğinden yıkılması için çeşitli taktiklere başvurdular. Fakat bu planlarını gerçekleştirmelerinin kendilerine pahalıya mal olacağını anladıklarından el-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi'ne karşı uyguladıkları taktiği devreye sokmak amacıyla bir kanun tasarısı hazırladılar. Şimdi de bu tasarıyı kanunlaştırmak için zemin oluşturmak amacıyla bu baskınları organize ediyorlar.
Mescidi Aksa'yı hedefe yerleştirmelerinin asıl sebebi ise iddia ettikleri gibi yerinde daha önce bir Siyon mabedinin bulunması değil İslâm ümmetinin Filistin davasına öncelik vermesinde özel yeri olan bu kutsal mabedin varlığını sürdürmesini istememeleridir.