Ocak 2014, Ribat
Uluslararası emperyalizm, Müslüman toplumların İslâm'ın kendilerine kazandırdığı ümmet kimliğine dayalı bütünlük ve dayanışmasını kendisinin sömürgeci politikaları açısından önemli bir tehlike ve tehdit olarak görmüştür. O yüzden bu birliği dağıtmada işe yarayacak bütün ayrımcı ve yerine göre de tamamen yapay, uyduruk kimliklerden yararlanmak suretiyle İslâm coğrafyasını küçük parçalara ayırmaya çalışmıştır.
Hint yarımadasında İngiliz işgaline karşı duran Müslüman toplumları ümmet kimliği üzere bilinçlendirmeye çalışan İslâmî hareket aslında bu topraklardaki Müslümanların bölünmemesini ve tüm bölgede etkili olmalarını sağlayacak kitlesel dayanışma için güçlerini birleştirmelerini istiyordu. Müslümanların böyle bir çaba içine girmelerinin kendi sömürgeci politikalarının önünü keseceğini gören İngiliz işgalciler ise onların en azından bir kısmını ayrıştırıp kenara çekmek amacıyla dinî kimliklerini istismar etme oyununu oynadı.
Normalde Hint yarımadasındaki İslâmî hareket oyunun farkındaydı ve böyle bir ayrışma yerine güç birliğine giderek siyasî iktidar üzerinde etkili olmak için mücadele etmeyi savunuyordu. Fakat bu konuda arzuladığını gerçekleştiremeyince en azından Müslümanların ayrı bir devlet oluşturmasıyla kurulan Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nin işgalci İngilizler ve onların desteklediği Hindistan karşısında zayıf düşmemesi için bütünlüğünün korunması yönünde çaba sarf etti. Siyasi çizgisini bu görüş doğrultusunda belirledi.
İngiliz sömürgeciler ve onların bölgedeki çıkarlarına hizmet etme karşılığında uluslararası emperyalizmden destek alan Hindistan yönetimi karşılarında halkının büyük çoğunluğu Müslümanlardan oluşan güçlü bir devlet istemiyordu. Ondan dolayı tamamen İslâm'a aykırı ulusçu ve ayrılıkçı anlayışları kullanarak 1971'de bir fitne savaşı çıkardılar.
Bugün İslâmi hareketin önemli şahsiyetlerini, ilim adamlarını, dava ve hareket önderlerini idam eden zulüm yönetimi işte o fitne savaşının gayrimeşru çocuğu niteliğindeki Bangladeş Halk Cumhuriyeti'nin başındaki dikta yönetimidir.
1948'de Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilanından sonra Hint yarımadasında Müslümanların yoğun olduğu bazı bölgeler bu devletin kontrolüne verildi. Normalde Müslümanların yoğun olduğu tüm bölgeler bağımsızlığını ilan eden bu devletin hâkimiyetine verilmedi. En başta Keşmir bölgesi de bu devlete katılmak istediği halde Hindistan sınırları içinde bırakıldı ve burası sürekli kanayan bir yara haline geldi. Hindistan hakimiyetine verilen diğer bölgelerdeki Müslümanlar da Hindu kalabalıklar karşısında zayıf düşürülmüş oldu.
Bunun yanı sıra Müslümanlar arasındaki köprüyü kuran toprakların Hindistan'da bırakılması sebebiyle bağımsızlığını ilan eden ülke de coğrafi olarak birbirinden kopuk iki bölge şeklinde yapılandı. Bunların birine Doğu Pakistan diğerine Batı Pakistan adı verildi.
Daha sonra İngiliz sömürgeciler ve Hindistan yönetimi bu kopukluğu, iki bölgedeki halkların farklı dilleri konuşuyor olmalarını ve aynı zamanda Doğu Pakistan bölgesinin İngiliz sömürgesi döneminde kasıtlı olarak daha fazla ihmal edilmesinden kaynaklanan geri kalmışlığını istismar ederek 1971'de bir iç savaş çıkarmada başarılı oldular.
Bengal bölgesindeki sosyalist ve ulusçu anlayışa sahip ayrılıkçı bir hareket Hindistan'ın da desteğiyle Bengal bölgesinin Bengalce konuşmasını ve geri kalmışlığının merkezi yönetimin ihmalinden kaynaklandığı iddiasını kullanarak güya "bağımsızlık" savaşı çıkardı. Oysa işin gerçeğinde bu bir bağımsızlık değil bölgeyi daha da zayıf düşürmek suretiyle yeniden Hindistan'a bağımlı hale getirme savaşıydı.
Savaşın patlak vermesinden hemen sonra Hindistan'ın, Bengal bölgesindeki Hinduların kendi topraklarına iltica etmelerini gerekçe göstererek askerî müdahalede bulunması ve bölgenin "Bangladeş Halk Cumhuriyeti" adıyla bağımsızlığını ilan etmesinden sonra iki yıl süreyle işgal güçlerini bu ülkenin topraklarında tutması da savaşın gerçekte bağımsızlığı değil bölgeyi yeniden Hindistan'ın ve İngiliz sömürgeciliğinin kuklası haline getirmeyi amaçladığını belgeliyordu.
Doğu Pakistan'ın ayrılmasına sebep olan ayrılıkçıların çıkardıkları fitne savaşının amacının ne olduğunu gelinen sonuç açıkça ortaya koyuyordu. Böyle bir fitne ve oyunda asıl vatana ihanet edenlerin de onu elde edecekleri siyasi iktidar karşılığında gerek bölgesel gerekse uluslararası emperyalizme peşkeş çeken, onların çıkarlarına hizmet edecek kukla yönetim hatırına halkına ihanet eden fitneci hareket olacağını tahmin etmek zor değildir. Fakat ne kadar ilginçtir ki böyle bir ihanete karşı durarak vatanlarına sahip çıkanlar, bölgesel ve uluslararası sömürgecilerin dayatmalarına karşı halklarının bileğinin güçlü olması için Müslümanların oluşturduğu yapının bölünmemesi yönünde mücadele verenler vatana ihanet etmekle suçlanırken, ihanetçiler kendilerini bağımsızlık ve özgürlük savaşı veren kahramanlar olarak lanse edebiliyorlar.
İhanetçilerin kahraman, ihanete karşı çıkaranların ise suçlu ilan edildiği ortamda doğal olarak bizzat savaşın fitilini çekenler, kendilerini kullanan sömürgecilerin hesabına kendi halklarına karşı ağır ihanet suçları işleyenler kalkıp da "savaş suçları mahkemesi" kurarak yargıç makamına oturabiliyorlar. Üstelik son derece gülünç ve tam anlamıyla bir maskaralık olmasına rağmen kurdukları mahkemeyi de "uluslararası savaş suçları mahkemesi" diye adlandırma arsızlığı gösterebiliyorlar. Oysa yargılanmaları gereken kendileri. Çünkü herhangi bir savaşta, savaş suçu işlemiş olanları aramak gerekirse bizzat o savaşı tetikleyenlerin ve fiili olarak savaşa katılanların arasında arama yapmak gerekir.
Bangladeş'te söz konusu fitne savaşını çıkarıp da bu ülkenin halkını Hindistan ve İngiliz emperyalizmi önünde köleleştiren zihniyetin yargıladığı ve hatta idam cezalarıyla cezalandırdığı hareket ise söz konusu savaşa girmeyi, işlenen suçlara ortak olmayı bir yana bırakın bu savaşı esastan, ilkesel olarak reddetmiş. Bir yandan ayrılıkçıların çıkardığı fitneyi tamamen reddettiği için onların saflarında savaşta yer almazken diğer yandan da fitnenin büyümesini istemediği için karşı tarafın saldırılarına da destek olmamış. Sadece suların durulması için halkı ikna etmeye çalışmış, fitneye taraf olmamaları için çağrı yapmış. Mensuplarının işlediği savaş suçu da işte bu. Yani fitneye taraf olmamaları için sivil kalabalıklara yönelik tebliğ çalışmaları yapmaları ve yangının üzerine benzin değil su dökmeye çalışmaları. Ama dış güçlerin oyunlarıyla ve tahrikleriyle çıkarılan savaşta yine tahrikçi unsurların desteğiyle elde ettikleri zaferden sonra siyasi iktidarı alan unsurlar fitnede kendileriyle birlikte yer almayanları ihanetle suçlayarak, sivil kalabalıkların ölümüne neden olmakla itham ediyorlar. Oysa onlar bu kalabalıkların ölümüne neden olmak için değil onları ateşten uzak tutarak ölümden kurtarmak için çaba harcamışlar.
İhanetçiler aslında, fitne savaşına kendileriyle birlikte girmeyen ve itiraz eden İslâmi hareketi sözde "bağımsızlık" ilanından sonra zaten cezalandırmışlardı. Bangladeş Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra fitne savaşını ateşleyen ve destekleyen Hindistan'ın ödüllendirmesiyle cumhurbaşkanlığına getirilen ve ülkede laik sosyalist bir yönetim kuran Muciburrahman, Cemaati İslami'yi de söz konusu savaşa destek vermemesi sebebiyle cezalandırarak bütün siyasi ve toplumsal faaliyetlerini yasaklamıştı. Bu yasak 1980'e kadar devam etti.
Vatana ihaneti ve dış güçlere hizmeti sürdüren dikta yönetiminin bugün sözde yargı mekanizmasını kullanmak suretiyle yeniden cezalandırmalar yaparak hareket önderlerini idama yahut ömür boyu hapis cezalarına mahkûm etmesi ikinci bir cezalandırmadır.
Aslında uyduruk siyasi yönetimin cumhurbaşkanlığına getirilen Muciburrahman'ın, sözde "bağımsızlık" iddiasıyla Doğu Pakistan'ı Hindistan'a bağımlı hale getiren devlet ilanından sonra gerçekleştirdiği cezalandırmada kullandığı gerekçe bugünkü dikta yönetiminin kullandığı gerekçeleri tamamen geçersiz kılıyor. Çünkü o zaman Cemaati İslâmî'yi sözde "bağımsızlık" savaşına destek vermemekle itham ederken bugün savaş suçları işlemekten mahkûm ederek son derece ağır cezalar veriyor.
Bangladeş'teki zulüm yönetiminin bugünlerde böylesine cüretkar olabilmesinde Suriye ve Mısır'daki zulüm rejimlerinin hiçbir ölçü ve sınır tanımayan insanlık dışı uygulamalarının da önemli bir payı var. Dünya kamuoyunun dikkatinin Suriye ve Mısır üzerine çekilmesi Filistin'de siyonist işgali rahatlattığı gibi Bangladeş'te de kukla yönetimin aradığı fırsatı yakalamasına neden oldu. O yüzden bu fırsatı kaçırmamak, oluşan dumanlı havadan istifadeyle planladığı cinayetleri gerçekleştirmek istedi. Bu, zulüm rejimlerinin ve zalimlerin birbirlerinin önlerini açtığını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Aynı fırsatçılığı Gazze'yi sıkı ablukaya alan, Mescidi Aksa'yı yahudilerle Müslümanlar arasında paylaştırma planını parlamentoya taşıyan, Batı Yaka'da yahudileştirme çalışmalarını hızlandıran, Kudüs'te ve Nakab bölgesinde yeni yıkımlar gerçekleştiren siyonist işgal güçlerinin de gösterdiğini özellikle vurgulamakta yarar görüyorum.
Bangladeş'teki kukla yönetimin, normalde haksız ve herhangi bir hukuki gerekçeye dayanmamasına rağmen geçmişte zaten gerçekleştirilmiş bazı cezalandırmaları bugün daha da saçma ve tutarsız üstelik daha da ağır cezalarla tekrarlamasının sebebi İslâmi hareketin yükselişinden korkmasıdır. Arap dünyasındaki dikta rejimlerine karşı halk ayaklanmalarıyla birlikte İslâmi hareketlerin yükseliş gerçekleştirmesi onların ve arkalarında duran emperyalist güçlerin daha da telaşlanmalarına neden olmuştur. Dolayısıyla hukuktan tamamen uzak olduğu gibi tümüyle siyasi amaçlara yöneliktir. Özellikle genel seçimler öncesinde böyle bir cezalandırmaya ihtiyaç duyulması siyasi boyutunu çok daha belirgin bir şekilde gözler önüne seriyor.
İşin gerçeğinde Bangladeş'teki kukla yönetimin böylesine insanlık dışı ve tamamen hukuka aykırı üstelik "Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi" diye son derece saçma ve gülünç bir isimlendirmeyle kurulan sözde mahkeme çatısı altında bütün bu cezalandırmaları yapabilmesi çağdaş emperyalizmin ve onun yönlendirdiği uluslararası kurumların verdiği cesaretle mümkün olabilmiştir. Dolayısıyla emperyalizmin hizmetindeki BM başta olmak üzere birtakım uluslararası kuruluşların ve sözde insan hakları kurumlarının yaptığı kınama açıklamalarının, gösterdikleri sözlü tepkilerin samimi ve gerçekçi olmadığına inanıyoruz. Bu açıklamalar göstermelik geçiştirme açıklamaları ve emperyalizmin Bangladeş'teki kukla yönetimi cüretlendirme politikalarını kamufle etme taktikleridir. Bu kurumlar samimi ve gerçekçi bir tavırla oradaki hukuksuzluğun önüne geçmeyi amaçlayan adımlar atsalardı Bangladeş diktasının bu cüretkârlığı göstermesi kesinlikle mümkün olamazdı.
Abdülkadir Molla'nın "bizden kulluk etmemizi istediler ben de asın dedim" sözü zulme karşı mücadele edenler için adeta bir slogan haline geldi. Bir dava, hareket ve ilim önderi olarak öne çıkan Abdülkadir Molla, zulme karşı onurlu duruşuyla ve zalimlerden af dilemeyi reddetmesiyle ikinci bir Seyyid Kutub örneği ortaya koydu. Onun bu duruşu kendinden sonra gelenler için de örnek teşkil edecek ve bu örneklik aslında İslâmi hareketin yükselişinden dolayı telaşa kapılan diktatörleri daha da endişelendirecek kararlı mücadelelere güç katacaktır. Abdülkadir Molla da bu kararlı ve onurlu tavrıyla gönüllerde yaşayacak, hak mücadelelerine örneklik edecektir.
Bangladeş'teki zulme ve oradaki zulüm yönetiminin gerçekleştirdiği insanlık dışı idamlara karşı samimi tavırlarla tepki gösterilmesini elbette takdir etmek gerekir. Ama bunu sadece Bangladeş'teki zulme karşı göstermek yeterli değildir. Bugün Suriye'deki Baas rejiminin günde ortalama yüz savunmasız insanın öldürülmesine neden olan korkunç katliamları sürüyor. Baas vahşeti ve ona arka çıkaranların sergilediği vahşet yüzünden evlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalan çocuklar mülteci kamplarında soğuktan donarak ölürken, birtakım siyasi çıkar hesapları için Baas diktasına destek veren İran zulmüne karşı da açık yüreklilikle tavır koymak gerekiyor.