13 Aralık 2013 Cuma, Yeni Akit
Bangladeş'teki zulüm sisteminin kendi kafasına göre yargı mantığı geliştirerek insanları idama mahkûm edebilme cesareti gösterebilmesi taşların bağlandığı bir dünyada yaşıyor olmamızdan kaynaklanıyor.
Aslında bugün Bangladeş'teki hâkim sistemin öne çıkardığı olaylarla ilgili olarak birilerinin "savaş suçları" işlemekten yargılanması gerekiyorsa en önce, Hindistan'ın sinsi fitne politikasına âlet olup bölgedeki Müslümanların güç birliğini dağıtmak amacıyla fitne savaşı çıkaranların yargılanması gerekir. Ama İslâm coğrafyasının diğer bölgelerinde olduğu gibi Bangladeş'te de taşların bağlanması sebebiyle meydan bu taşlarla kovulmaları gerekenlere kaldı. Onlar da kafalarına göre güya "Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi" kuruyor, insanları esastan reddettikleri, karşı çıktıkları bir savaşta "savaş suçu" işlemekle itham ediyor ve uyduruk suçlamalara dayanarak idama mahkûm edebiliyorlar. Sonra da "gelip bizden af dilerseniz, belki sizi affedebiliriz" diyerek önlerinde eğilmeye zorlamak istiyorlar.
Üstat Seyyid Kutub'a karşı dönemin Firavun'u Cemal Abdünnasır'ın başvurduğu taktiğin aynısı. Mısır'ın o zamanki Firavun'u da Seyyid Kutub'u idama mahkûm ettiğinde kız kardeşi Hamide Kutub'un merhamet duygularını istismar ederek kendisiyle pazarlık yapmak istemişti. Hamide Kutub vasıtasıyla kendisine şu teklifte bulundular: "Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'dan özür dilediğin takdirde, idam hükmünü bozacak ve seni serbest bırakacaktır." Hamide Kutub, ağabeyinin affedilmesini ve yaşamasını çok istiyordu. Bu yüzden de teklifi kendisine iletti. Üstat Kutub'un cevabı gayet açık ve tavizsizdi: "Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer bâtılın zulmüne kurban gidiyorsam, bâtıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!.." Seyyid Kutub'un bu tavrı ve zulüm karşısındaki onurlu duruşu kendisini gerçek bir ölümsüzlüğe kavuşturdu. Fikirleriyle bir neslin öncüsü oldu.
Bangladeş'teki zulüm rejiminin bugün Cemaati İslâmiye'yi zayıflatmak için bazı ileri gelen şahsiyetlerini ortadan kaldırmak amacıyla yargı mekanizmasından yararlanmaya çalışması İslâmî hareketin yükselişinden korkması nedeniyledir. Özellikle Arap dünyasındaki zulüm rejimlerine karşı başkaldırı hareketlerinden sonra farklı coğrafyalardaki zulüm rejimleri de kendi gelecekleri hakkında endişelere kapılmaya başladılar. Bazıları biraz daha halkla barışık reform formüllerini devreye sokmayı denerken bazıları da bunun kendi geleceklerini garanti etmeyeceği düşüncesiyle önlerini kesebileceklerinden korktukları hareketlerin faaliyet alanlarını daraltma taktiklerine başvurmayı tercih ettiler. Ancak bu taktiklerinde muhataplarını siyasi görüşlerinden dolayı mahkûm ederek alan dışına çıkarma yoluna gitmenin karşıt tepkileri artıracağından korktukları için muhataplarının imajlarını yıpratan çirkin suçlamalardan yararlanmayı tercih ettiler. Bangladeş'teki İslâmî hareketin ileri gelenlerinin savaş suçları işlemekten yargılanmaları ve tamamen asılsız hatta saçma iddiaların kullanılması yargı mekanizmasının siyasi amaçlarla kullanıldığını ortaya koyuyordu.
Bazı uluslararası kurumların, idam cezalarından dolayı Bangladeş'teki rejimin adamlarına tepki göstermeleri samimiyetten uzak ve şekilcidir. Çünkü yargı mekanizmasını tamamen siyasi amaçlarla ve İslâmî hareketin yükselişinin önünü kesebilmek için devreye sokan iktidar güçlerinin bu derece cüretkâr davranabilmeleri zaten başta da ifade ettiğimiz üzere taşların bağlanması, kendilerine ise serbestçe dolaşma, istedikleri gibi ona buna sataşma fırsatlarının verilmesi yüzündendir. İslâmî hareketin yükselişinden rahatsız olan uluslararası emperyalizm ve ona hizmet eden birtakım uluslararası organlar da göstermelik açıklamalarla ve oyalama taktikleriyle, zulüm uygulamalarının önünü açmaya, yargının çirkin siyasi amaçlar yararına kullanılmasına daha çok imkân vermeye çalışıyorlar.
Siyasi iktidarın hesaplarına hizmet eden Temyiz Mahkemesi'nin idam kararını onama cesareti göstermesi de zaten uluslararası emperyalizmin hizmetindeki kurumların tavrının samimiyetten uzak birer oyalama taktiğinden ibaret olduğunu fark etmesi sebebiyledir.
14 Aralık 2013 Cumartesi, Yeni Akit
Bangladeş'in bağımsız olması 1971'deki fitne savaşıyla değil 1947'de Hindistan ve İngiliz işgaline karşı verilen mücadele sonucu Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilan edilmesiyle gerçekleşmiştir. O zaman Bengal bölgesi kurulan yeni devletin Doğu Pakistan adını taşıyan bir parçasıydı. Pakistan da adını tarihten veya coğrafi bölgeden almıyordu. Bağımsızlıklarını ilan eden Müslümanlar kastedilerek "temizler ülkesi" anlamında icat edilmiş yeni bir addı ve "Doğu Pakistan" adı verilen bölgeyi de kapsıyordu.
Bölgesel Hindistan emperyalizmi ve uluslararası emperyalizm, Bengal bölgesinin işgal döneminde daha fazla ihmal edilmiş olmasından kaynaklanan geri kalmışlığını ve ekonomik sorunlarını, aynı zamanda farklı bir dil yani Bengalce konuşuyor olmasını istismar ederek bir ayrılıkçı fitne çıkardı. İki Pakistan'ın coğrafi yönden birbirinden kopuk olması ve aralarının Hindistan topraklarıyla bölünmesi de bu ayrılıkçı fitnede işlerini kolaylaştırdı.
Bölgesel ve uluslararası emperyalizmin yönlendirdiği ayrılıkçı hareket Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nden ayrılma planını gerçekleştirmek amacıyla 1971'de bir iç savaş çıkardı. Normalde bu bir bağımsızlık savaşı değil fitne savaşıydı ve özellikle İslâmî hareket ayrılma planını desteklemiyordu. Dolayısıyla eğer ki dışarıdan askerî müdahale olmasaydı ayrılıkçıların amaçlarını gerçekleştirmeleri mümkün görünmüyordu. Fakat Hindistan, savaş sebebiyle ülkesine çok sayıda Hindunun iltica ettiğini ileri sürerek olaylara fiilen müdahale etti. Ayrılıkçılara yardım ettiği gibi topraklarının iki Pakistan'ın arasını bölmesinin verdiği imkânları kullanarak merkezi yönetimin ayrılıkçıları etkisiz hale getirme girişimlerini engelledi. Böylece Hindistan'ın uluslararası emperyalizmin sunduğu diplomatik destekten yararlanarak yaptığı askerî yardım sayesinde ayrılıkçı hareket güya Doğu Pakistan'ın bağımsızlığını ilan ederek resmî adı Bangladeş Halk Cumhuriyeti olan yeni bir devletin kuruluşunu ilan etti. Fakat 1971'de gerçekleşen sözde devlet ilanından sonra Hindistan askerî güçlerinin 1973'e kadar iki yıl süreyle bu bölgeyi işgal altında tutması gerçekte onun kendisine bir kukla yönetim oluşturduğunu ve ayrılıkçıların da aslında bu bölgenin halkını bağımsızlaştırmayıp yeniden Hint emperyalizmine bağımlı hale getirdiklerini belgeliyordu.
Cemaati İslâmi her şeyden önce böyle bir ayrılık ve fitne savaşının çıkarılmasına karşıydı. Dolayısıyla herhangi bir savaş suçundan söz edilecekse suçluları öncelikle savaşı planlayan, destekleyen ve bilfiil yürütenler arasında aramak gerekir. Ama ne yazık ki adalet değil güç konuştuğu için ve adaleti değil zulmü icra edenlerin iktidarı ele geçirmesi sebebiyle suçlular yargıç makamına oturuyor, kendilerinin işledikleri suçlara itiraz edenleri yargılayıp onları "savaş suçu" işlemekten mahkûm edebiliyorlar.
Ayrıca söz konusu ayrılık fitnesinde Pakistan İslâm Cumhuriyeti çatısı altında birlik ve ittifak içinde siyasi hâkimiyetin sürdürülmesini isteyenlerin, özellikle Hindistan tehdidine karşı bu birliğin korunmasının büyük önem arz ettiğini vurgulayanların değil güç birliğini dağıtarak ülkelerini emperyalizmin bir bölgesel kanadı olan Hindistan'ın maskarası haline getiren fitnecilerin vatana ihanetten yargılanmaları ve eğer birilerinin böyle bir suçlamayla idama mahkûm edilmesi gerekiyorsa asıl onların bu cezaya çarptırılmaları gerekiyordu. Ama ne yazık ki burada da suçluların güçlü olmasından kaynaklanan sorunla karşı karşıyayız.
Fitneciler Hint yarımadasındaki Müslümanların bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle kurulan Pakistan'ı bölmeyi güya "bağımsızlık" olarak yutturma numarasına dayandırdıkları cezalandırmaları aslında sözünü ettiğimiz devlet ilanından sonra yapmışlardı. Ayrılmadan sonra Bangladeş cumhurbaşkanlığına getirilen Muciburrahman, Cemaati İslâmi'nin bütün faaliyetlerini yasakladı ve bu yasak 1980'e kadar devam etti. Ama cemaatin halkın çok geniş çaplı desteğini elde etmesi sebebiyle kukla yönetim cezalandırmaları tekrar etme ve bu kez daha ağır ithamlarla, daha ağır cezalar vererek cemaati susturma siyaseti gütmeye başladı. Bu da cezalandırmaların tamamen siyasi amaçlı olduğunu gösteriyor. Fakat bu siyaset zulme başkaldıranları susturamayacaktır.