"Adalet"le Zulmü Meşrulaştırmak

Aralık 2013, Ribat

Adalet ve Zulmün Ayrışma Noktası

Adalet her hak sahibine hakkının verilmesidir. Dolayısıyla adaletin hâkim kılınması güçlünün değil haklının kazanmasını gerektirir. Zulüm bunun tam tersidir. Her zaman güçlü olan kazanır. Eğer hâkim sistem bir zulüm sistemiyse hâkimiyeti ellerinde tutanlar hep haklı çıkarlar. Yerine göre zulüm uygulamalarına yasalardan dayanaklar da oluştururlar. Çünkü uygulamadaki yasalar, hakkı ve adaleti hâkim kılmak amacıyla ve onun mantığına göre değil siyasi hâkimiyeti ellerinde tutmak için baskı gücünden sınırsız bir şekilde yararlanmakta sakınca görmeyen yöneticilerin uygulamalarına zemin oluşturmak amacıyla hazırlanmış yasalarıdır. Dolayısıyla istedikleri gibi eğip bükme, işlerine gelecek şekilde evirip çevirme imkânları vardır.

Bu itibarla bir uygulamanın adalete uygunluğu yürürlükteki yasalara uygun olmasıyla yahut yasaları icra yetkisine sahip olanların onayından geçmesiyle anlaşılmaz. En başta yasaların adaletin mantığına uygun olması ve o yasaları uygulama yetkisine sahip olanların adalete bağlı kalma duyarlılığını taşımaları gerekir.

Adalet Meşru Zulüm Gayrimeşrudur

Meşruiyet genel çerçevede uygulamadaki hukuk kurallarına uygunluk anlamında kullanılır. Sözlük anlamı itibariyle şer'î ölçülere ve kurallara uygunluk anlamındadır. Çünkü İslâmi bir yönetimin geçerli hukuk nizamı vahiyle belirlenmiş ilkelere ve kurallara uygun, bu ilke ve kuralların belirlediği sınırları aşmayan düzendir. İslâm'ın ısrarla üzerinde durduğu bir husus da adalettir ve adalete uygun olmayanı kesinlikle reddeder.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletten ayrılmaya yöneltmesin. Adaletli davranın; bu takvaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah sizin işlediklerinizden haberdardır." (Maide, 5/8)

Yine bir başka ayeti kerimede şöyle buyuruluyor: "Bir yakınınız hakkında da olsa konuştuğunuz zaman adalete uyun. Olur ki öğüt alırsınız diye (Allah) size böyle emretti." (Enam, 6/152)

Kur'an-ı Kerim'in daha birçok âyetinde ve Resûlullah (s.a.s.)'ın birçok hadisi şerifinde adalete vurgu yapılır. Ayrıca birçok âyet ve hadiste Allah'ın zulmü kesin bir şekilde yasakladığı bildirilir. Dolayısıyla meşru olan sadece uygulamadaki yasalara veya hukuk sistemine uygun olan değil adalete uygun olandır, gayrimeşru olan da adalete ters düşendir. Çünkü uygulamadaki yasalar veya geçerli hukuk düzeni kendisi adaletin ilkelerine ve mantığına aykırı olabilir.

Kendisi Gayrimeşru Olan Meşruiyete Temel Oluşturabilir mi?

Adaletin mantığına ve ilkelerine aykırı biçimde şekillenen sistem yahut böyle bir sistemi hâkim kılmaya çalışan kadro kendisi esasta gayrimeşrudur. Kendisi tamamen gayrimeşru temele dayanan bir sistem ya da kadronun meşuriyete dayanak teşkil etmesi asla mümkün olamaz. Meşruiyet temeline dayanmayan bir sistem veya kadronun hüküm sürmesi güce dayanır. Dolayısıyla meşruiyet temeline dayanmadığı halde sadece güçle hüküm süren bir kadronun, benzer şekilde dağlarda hüküm süren eşkıyadan bir farkı yoktur. Meşru haklarına dayanarak dağlarda hayvanlarını otlatan çobanların bu haklarının kullandırılması adaletin gereği, silahın ve şiddetin tehdit gücünden yararlanarak onların bu haklarının engellenmesi hatta daha da ileri gidilerek hayvanlarının gasp edilmesi ise zulümdür. Bu şekilde zulüm ve şiddet yoluyla hüküm süren eşkıyalar kendileri esasta gayrimeşru ve hukuk dışı olduklarından onların belirleyeceği sisteme göre verilecek bir hükmün de hukuken geçerliliği olamaz. Böyle bir hüküm meşruiyete esas teşkil edemez.

Adaleti Zulüm İçin İstismar

Adalet ve zulüm iki zıt çizgidir. İstikametini bunlardan birine çeviren kişinin diğerine sırtını dönmesi zorunludur. Bunlar aydınlık ile karanlık gibidir. Birinin geldiği yerden öteki kaybolur. Fakat dediğimiz gibi adaletin aynı zamanda meşruiyete temel teşkil etmesi sebebiyle hâkim sistemler uygulamalarını geçerli kabul ettirebilmek için "adalet" kavramından yararlanmaya çalışıyorlar. Bu amaçla, kurmuş oldukları yargı organlarını "adalet kurumu" olarak isimlendiriyorlar. Oysa bu, adaletin icrası değil istismarıdır.

Adaletin icrası her şeyden önce haklı ile haksızı ayıracak bir anlayışa göre hareket edilmesini gerektirir. Bunun mümkün olabilmesi için de sonucu önceden keyfi şekilde belirlemek değil adaletin belirleyeceği sonuca katlanmak gerekir. Fakat adaletin mantığına göre hareket etmeyip de onu istismar edenler sonucu kendi arzularına göre zaten önceden belirlemişlerdir. Adaleti uyguladıklarını söyledikleri kurum ve kişilerden istedikleri ise belirlenen sonuca gerekçe, verilen hükmün bir hukuk temeline dayandığını ileri sürmede işe yarayacak deliller oluşturmaktır. Bu delillendirme yerine göre meşhur kurtla kuzu hikâyesinde olduğu gibi derenin alt tarafında duran kuzunun üst tarafında duran kurdun suyunu bulandırdığı iddiası kadar belirgin yalanlar ve saçmalıklar da içerebilir.

Gasp Edicinin Hak Sahibini Yargılaması

Yol kesen eşkıyanın, mağdur edilen yolcuların mağduriyetlerini gidermek ve gasp edilen mallarına yeniden kavuşmalarını sağlamak için hukuku icra edebileceğini düşünmek ne kadar saçma ise bugün İslâm âleminde tamamen şiddete ve baskı gücüne dayanarak hâkimiyet sürenlerin meşru hakları zorla ellerinden alınmış insanlar için adaleti icra edeceklerini düşünmek de o kadar saçmadır. Dolayısıyla bu şekilde kendilerinin güce dayanarak önceden belirledikleri hükümlere "hukuk" kılıfı geçirmek için "adalet organı" olarak tanımlanan yargı mekanizmasından yararlanmaya çalışan zalimlerin uygulamalarını adalet veya hukuk kategorisine sokmak mümkün değildir. Eşkıyalık yoluyla bir yerde kontrolü ele geçiren ekip başkalarını yargılama hakkına sahip olamaz. Çünkü onlar kendileri suçlu durumundadırlar ve yargılanmaları, adaletin önüne çıkarılmaları gerekenler onlardır. Bir yerde adaletin uygulandığından söz edebilmek için suçluların yargılanması, haksızlığa uğratılanların ise şikâyetlerinin dinlenmesi, mağduriyetlerinin giderilmesi için hukuk düzeninin işletilmesi gerekir.

Mısır'daki Cuntanın Yargı Sistemi

Bugün Mısır'da karşımıza çıkan manzaraya hukuk ve adalet penceresinden baktığımızda karşımıza çıkan manzara, eşkıyanın kontrolü ele geçirip sonra da kurmak istediği sisteme meşruiyet kazandırmak için "adalet" kavramını istismar etmesidir. Mısır tarihinde ilk kez geçerli bir seçimle halkın büyük bir kısmının desteğini elde ederek cumhurbaşkanlığını kazanmış bir yöneticiye karşı asker, kendisine emanet edilen silahı hem emanetin amacına hem de hukuka aykırı bir şekilde tehdit aracı olarak kullanmak suretiyle siyasi hâkimiyet kurmuştur. Gayrimeşru yollardan siyasi hâkimiyeti gasp etmek tüm hukuk sistemlerine göre suçtur ve yargılanmaları gerekenler de bu suçu işleyenlerdir. Adaletin icra edildiğini söyleyebilmek için bu suçu işleyenlerin yargı önüne çıkarıldıklarını ve hesaba çekildiklerini görmek gerekir. Eğer tersi yapılıyorsa orada zaten adalet kendisi esaret altındadır. Adaletin esir edildiği bir ülkede onun icra edildiğinden, hukukun işletildiğinden söz etmek mümkün olabilir mi?

Meşru cumhurbaşkanını gayrimeşru cuntanın yargılamaya kalkışması hukukun ayaklar altına alınması, adaletin bizzat kendisinin suçlu konumuna sokulması anlamına gelir.

Zalim cuntaya hizmet eden yargının amacı asla haklı ile haksızın ayrıştırılması haklının mağduriyetinin giderilmesi haksızın ise cezasının verilmesi değildir. Onun amacı, cuntanın öne sürdüğü suçlamaya hukuk kılıfı geçirmekten, haksızlıklarında "adalet"i istismar edebilmesi için gerekçe oluşturmaktan başka bir şey olamaz.

Adaleti Temsil Eden Liderin Zulüm Karşısındaki Duruşu

Mısır'ın meşru cumhurbaşkanı Dr. Muhammed Mursi'nin gasıp cuntaya çalışan yargı mekanizması karşısında sergilediği tavır gerçekten örnek bir tavırdı. En başta kendisini gönüllü olarak savunma teklifinde bulunan avukatlara verdiği mesaj son derece anlamlı ve takdire şâyandı. Kendisinin savunmaya ihtiyacı olmadığını çünkü suçlanması gerekenlerin kendisi değil meşru haklarını gasp yoluyla elinden alan cuntacılar olduğunu dolayısıyla onların karşısında herhangi bir savunmada bulunma yoluna gitmeyeceğini ifade etti. O, bu tutumunu mahkemede yani zulmün yargı organı önünde de sürdürdü ve kendisinin ülkenin meşru cumhurbaşkanı olduğunu, asıl yargılanmaları gerekenlerin de meşru olmayan yollarla siyasi mekanizmayı gasp edenler olduğunu ve onları temsil eden bir yargı organını da zaten tanımadığını dile getirdi.

Onun bu duruşu Şeyh Ahmed Yasin'in siyonist işgal mahkemesi önünde sergilediği tavra benziyordu. Siyonist işgal mahkemesi Şeyh Ahmed Yasin'e on beş ayrı suçlamada bulununca o da yöneltilen suçlamalara güldükten sonra, "hayır bu ithamlarınız doğru değildir, ben bu suçları işlemedim" şeklinde bir savunma yoluna gitmeyip, "Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanun dışıdır" demişti.

"İntikamcı Adalete Hayır" Eylemleri

Son dönemde Arap dünyasındaki zulüm rejimlerine karşı yürütülen hak ve özgürlük mücadelesinin omurgasını Cuma eylemleri oluşturuyor. Mısır'da Hüsni Mübarek diktasının kalıntısı durumundaki generallerin ve onların işbirlikçisi hainlerin ortaklaşa gerçekleştirdikleri darbe sonrasında iş başına gelen cuntaya karşı mücadelede de Cuma eylemleri kitlelere canlılık ve hareketlilik kazandıran en önemli etkendir. Bu eylemler dolayısıyla söz konusu mücadelelerin sürdürüldüğü bölgelerde her Cuma'ya o günün eylemleriyle bağlantılı bir sloganik isim veriliyor.

Cuntaya bağlı yargı mekanizmasının meşru cumhurbaşkanını yargılaması sonrasında kitlesel eylemlerin organize edildiği bir Cumaya da "İntikamcı Adalete Hayır Cuması" adı verildi. 15 Kasım 2013 tarihine tekabül eden bu Cuma gününde Mısır'ın büyük meydanları yine çok büyük kalabalıkların katıldığı gösterilere, eylemlere şahit oldu. Belki de cuntanın iş başına gelmesinden sonra en geniş katılımlı eylemlerin düzenlendiği Cuma günlerinden biriydi.

Bu eylemler her şeyden önce, cuntanın tüm baskılarına ve hizmetindeki medya organlarının bol yalanlı karalama kampanyalarına rağmen Mısır halkının hak ve özgürlük mücadelesinden kesinlikle geri adım atma niyetinde olmadığını ve aynı zamanda direnişçi tutumundan da taviz vermediğini gösteriyordu.

İkinci olarak da cuntanın ve işbirlikçilerinin zulüm uygulamalarına "adalet"i kılıf yapmasına, haksızlıklarını güya hukuk gerekçesine dayandırma oyununa itibar etmediğini, böyle bir "adalet" anlayışını kesinlikle kabul etmeyeceğini, onaylamayacağını, rejimin yargı mekanizması nerede durursa dursun hak ve özgürlük mücadelesi veren halkın haklının yanında duracağını gösteriyordu.

İsimlendirmede "intikamcı adalet" denirken maksat cuntanın "adalet"i kılıf olarak kullanmasına, bu kavramdan yararlanmak istemesine işaretti. Yoksa gerçekte adalet elbette intikamcı olamaz. Ama cuntanın maksadı adaleti icra etmek değil intikam almaktı. İntikam almak için birilerini zaten mahkûm etmiş durumdaydı ve bunu onaylatmak için "adalet" kılıfından yararlanmak istiyordu. Böyle bir adaletin ise asla kabul edilemeyeceği, geçerli olamayacağı haykırılıyordu.

Mutlak Güç ve Adalet Sahibinin Adaletinden Kimse Kaçamaz

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Eğer Allah insanları zulümlerinden dolayı ele alsaydı (yer) üzerinde bir tek canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar ertelemektedir. Ecelleri geldiğinde artık ne bir saat geri bırakılırlar ne de öne alınırlar." (Nahl, 16/61)

Dünya hayatı bir imtihan sürecidir. Allah'ın burada insanlara bir mühlet vermesi yaptıkları haksızlıkların karşılıksız kalacağı anlamına gelmez. Dünya hayatı insanlara uzun gelebilir. Ama Allah nazarında çok kısadır. İnsan bunu, geçici olanın kalıcı olana nispetle ne kadar değersiz olduğunu gördüğünde anlayacaktır. Ama o zaman artık imtihan için verilen süre dolmuş, herkes kazandığıyla baş başa kalmış olacak.

Allah'ın sıfatlarından biri de adl yani adalet sıfatıdır ve O'nun adaleti hiçbir şeyi ihmal etmez. Dünyada sahip oldukları güce fazlaca güvenenler, idarenin de yargının da ellerinde olduğunu, kendilerinin hem suçlu hem de güçlü olmalarından dolayı kimsenin onları adalet önüne çıkaramayacağını düşünerek çok keyfi hareket ediyor olabilirler. Ama Allah'ın mutlak güç ve adaletinden hiç kimse kaçamayacaktır.

Yeryüzünde de gerçek adaleti ancak, kulları üzerinde mutlak güç ve hâkimiyet sahibi olduğuna inandıkları Yüce Yaratıcının adaletinden kaçış olmadığına, geçici imtihan döneminde yapılan tüm haksızlıkların cezasını bulacağına, her hak sahibinin hakkını alacağına tereddütsüz bir şekilde inanıp O'nun adaletine teslim olanlar sağlayabilir.