7 Mart 2013 Perşembe, Yeni Akit
Baas vahşeti dünyadaki gelişmeleri gölgelemeye devam ediyor. Fırınların önünde ekmek kuyruğuna dizilen ve birçoğu çocuk olan aç insanları kendi vahşi ruhu açısından ganimet sayarak topluca katletmeyi günlük kazanımları listesine koyabilen zihniyetin katliamları karşısında BAE'nin İslâmî hareket mensubu 94 kişiyi "darbe girişimi" iftirasıyla yargı önüne çıkarması dikkat çekmiyor. Çünkü Baas zulmü zaten o kadar sayıda insanı katlettiği günü hâsılatın düşük olduğu günlerden sayıyor.
Bu katliamlar sürerken ABD'nin "ılımlı muhaliflere" destek verebileceği açıklamasından dolayı, Baas vahşetine destek vermenin kendilerine göre bir gerekçesi daha ortaya çıktığına sevinenler olacaktır. Bu tür açıklamaların, iki yılını tamamlamak üzere olan direnişi komplo teorileriyle kirletmeye çalışanlara malzeme çıkarmaktan başka bir fonksiyonu olmadığını ve direnişçilere bir çakı dahi kazandırmadığını görmek için dâhi olmak gerekmese de.
Zalimlerin ve vahşi canavarların davulcularının saptırmalarına ve çarpıtmalarına aldırmadan zulme karşı duyarlı olanların dikkatlerini canlı tutma gayretlerimizi bir yandan sürdüreceğiz elbette. Ama bu arada dünyada vuku bulan diğer bazı önemli gelişmelerin de dikkatlerden uzak kalmaması için bilgilendirme çabalarımız olmalı. Son günlerde önemli gelişmelere sahne olan İslâm ülkelerinden biri de Bangladeş'tir ve bu ülkede yaşanan olayların dünya kamuoyuna göz yanıltıcı bir pencereden yansıtıldığını gözlemliyoruz.
Bangladeş'te son günlerde yaşanan olayları tetikleyen yargı uygulaması suçluyu yargıç yapan bir uygulamadır. Fakat 2 Mart Cumartesi günü yayınlanan "Bunlar Suriye'nin Dostu mu?" başlıklı yazımızda da dile getirdiğimiz şekilde burada da bir kavram sahtekârlığı yapıldığı için olayları söz konusu pencereden izleyenler mahkûm edilenlerin gerçekten idam hükmüne gerekçe sayılacak bir kabahatlerinin olması ihtimalinin bulunduğu zannına kapılabiliyorlar.
Sahtekârlıkta kullanılan kavram "savaş suçları" kavramıdır. Üstelik bu kavramdan hareketle, siyasi muhalefetin suçlu ve mahkûm durumuna düşürülmesi için kurulan tamamen siyasi nitelikli mahkemeye bir de "uluslararası" sıfatı verilerek "Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi" deniyor.
"Savaş suçu" denince normalde savaş şartlarında bile işlenmesinin onaylanması mümkün olmayan ağır insanlık suçu anlaşılır. Bangladeş'te yargılananların nasıl bir savaş suçu işlediklerine bakalım:
1947'de Hindistanlı Müslümanların önemli bir kısmı bağımsız olunca Pakistan İslâm Cumhuriyeti'ni kurdular. Ancak kurulan devletin bir bölümü Hindistan'ın doğusunda bir bölümü batısında kalıyordu ve doğudakine Doğu Pakistan deniyordu. İki bölgenin topraklarını Hindistan böldüğü için irtibat zor sağlanıyordu. Dilleri de farklıydı. Doğudakiler Bengalce, batıdakiler Urduca konuşuyordu. Hindistan bu farklılıkları ve siyasi akımları kullanarak iki bölgeyi ayırmak amacıyla fitne çıkardı. Fitne 1971'de iç savaşa dönüştü ve Hindistan Bengalleri destekleyerek savaşa müdahale etti. Onun müdahalesi Pakistan'ı zor durumda bıraktığı için bölünmeye razı oldu.
Ama o zaman Bangladeş'teki İslâmî kesim, ilim adamları ve Müslümanların birliğini savunan siyasetçiler bölünmeye karşı idiler. Çünkü bunun Hindistan'ın ve emperyalizmin bir oyunu olduğunu biliyor, bölgedeki tüm Müslümanların güç birliği içinde olmalarını savunuyorlardı.
Ayrılmayı savunanlar ise Hindistan'ın askerî desteği sayesinde amaçlarına ulaştıktan sonra "Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi" adını verdikleri malum mahkemeyi kurup 1971 savaşında bölünmeye karşı çıkanları "düşmanın safında yer alma" suçlamasıyla yargılamaya başladılar. Oysa asıl düşman fitneyi ateşleyen ve Müslüman halkları dil, coğrafi bölge farklılıklarıyla parçalara ayıran Hindistan ile onun arkasında duran emperyalist güçlerdi. Dolayısıyla düşmanın safında yer alma suçlamasıyla birilerinin yargılanması gerekiyorsa bölünmeye götüren fitne ve savaşta Hindistan'ın safında yer alanlar yargılanmalıdır. Ne var ki ülkede suçlular siyasi hâkimiyeti ve gücü ele geçirdiklerinden aynı zamanda yargıç oldular.
8 Mart 2013 Cuma, Yeni Akit
Bangladeş'te halkı meydanlara döken, yargının kullanıldığı provokatif yani tahrikçi politika gerçekte iktidardakilerin kendilerini zorlayan rakiplerini siyaset meydanından tamamen çıkarma amaçlı savaşlarıdır. Bu yönüyle suçluların mahkûm edilmesi değil gerçek suçluların muhaliflerini etkisiz hale getirmek amacıyla yürüttükleri kirli siyasettir. Dolayısıyla hukukun icrası değil yargının kirli siyasete alet edilmesidir.
Suçlamalardaki iddiaların dayandırıldığı olay bundan 42 yıl önce gerçekleşmiş. Üstelik ithamın dayandırıldığı tavır ve hareket gerçekte bir suç değil, tamamen siyasi tavır ve tercihtir. Böyle olmasına rağmen sadece zulüm uygulamalarına başvurularak geçmişte siyasi muhaliflerin etkisiz hale getirilmesinde değişik zamanlardaki tasfiye eylemlerine dayanak yapıldı. Aradan kırk yıldan fazla zaman geçtikten sonra yeniden ısıtılıp ortaya konmasının amacı ancak siyasi rakiplerin kuralına göre oynamalarına, onların alanı kullanmalarına fırsat vermemek için yargıyı bir kılıç olarak kullanmak olabilir.
Bu tür ithamlar ve siyaset meydanının güçlü rakipler tarafından kullanılmasına fırsat vermemek amacıyla muhalif görüşleri ve tavırları "suç" sayma uygulaması zulüm sistemlerinin genel karakteridir. Suriye'deki Baas rejimine göre Müslüman Kardeşler'in görüşlerini savunmak suçtur. Ona mensup olmak ise "idam" cezasını gerektirecek derecede ağır suçtur. Baas Partisi ise önder partidir. Bu da şu anlama geliyor: Normalde ülkedeki siyasal sistem çok partili demokratik sistemdir. Ama bu, diğer partilere Baas'la iktidar yarışına girme hakkı tanımaz. Sadece parlamentoya girme ve çok partili demokratik sistemin vitrin öğesi olarak görünme hakkı tanır. Suriye halkı bu sistemin değişmesini isteyince de Baas diktası siyonist katillere asla çevirmediği silahları kendi ezilmiş halkına çevirip onları sinekleri imha eder gibi toptan katletmeye başladı.
Bugün Bangladeş'te yaşanan olaylar da bunun bir benzeridir. Normalde halk orada Suriye'de olduğu gibi sistemin değişmesi için meydanlara çıkmış değildi. Ama hâkim güçlerin Suriye'deki gibi bir "önder parti" uygulamasına dayanan siyasal sistemleri olmadığı için kendileriyle yarışabilecek siyasal muhaliflerinin, bilhassa 1971 iç savaşında kendileri gibi tercih yapmış olmayanların "suçlu" üstelik savaş suçlusu oldukları iddiasına dayanan siyasi amaçlı yargıyı yeniden devreye soktular.
Normalde sadece bir siyasal tercih ve tavırla ilgili ithamı idamı gerektiren ağır suç kategorisine sokarak onların siyaset meydanında kendileriyle yarışma fırsatı bulmalarına engel olmak istediler. Burada yargıyı kendi siyasi amaçları için kullananlar açısından önemli olan gerçekte bir savaş suçu işlenmiş olması değil töhmet altına sokulanların veya mahkûm edilenlerin siyaset meydanına çıkma, halkı yönlendirme ve temsil etme haklarının olamayacağı iddialarının yasal bir dayanağa dayandırılmasıdır.
Bangladeş'teki işbirlikçi rejimin hedefe yerleştirdiği Cemaati İslami, Ebu'l-Ala el-Mevdudi'nin kurduğu, ağırlıklı merkezi Pakistan'da olan, Hindistan'da ve Güney Asya'nın diğer bazı ülkelerindeki Müslümanlar arasında da çalışmalar yürüten bir cemaattir. Güney Asya'da bölgesel emperyalizmin ağırlıklı güç merkezi olmaya çalışan Hindistan ise ondan rahatsızdır. Çünkü bölgedeki tüm Müslümanlar arasında güç birliğini savunduğu gibi aynı zamanda Hindistan zulmüne karşı mücadele ederek özgürlüklerine kavuşmak isteyen Keşmir halkına da en büyük desteği veren, bilgilendirme çabalarına bütün imkânlarıyla katkıda bulunan bir siyasal harekettir. Hindistan'la ortak çıkarları olan uluslararası emperyalizm de hem İslâmî kimliğinden hem de başta Afganistan olmak üzere bölgeyle ilgili tüm sorunlarda sömürgeci dayatmalara karşı tavır almasından dolayı bu cemaatten rahatsızdır. O yüzden Pakistan'da olduğu gibi Bangladeş'te de büyümesinden ve siyasal iktidarda söz sahibi olmaya doğru ilerlemesinden hoşlanmıyor. Yerli işbirlikçi yönetimin ise zaten onu en etkili rakip olarak gördüğünü ve alan dışına çıkarmak istediğini söyledik.
Yargıyı kirli siyasetinin aracı olarak kullanan mevcut iktidar idam cezalarının ve infazının büyük tepkiye neden olacağını biliyordu. Ama oyunu kurallarına göre oynayamayacağını düşündüğünden çıkışı kirli siyasette aradı.