Arap Baharının Suriye Dar Geçidi

Mart 2012, Ribat

Emperyalizmin Çizdiği Sınırlarla Parçalanan Ümmet

Ümmetin birlik ve bütünlüğünü temsil eden yapının çökmesinden sonra çizilen sınırlarda çağdaş emperyalizmin Müslüman toplumları küçük parçalara ayırmayı hedef alan anlayışı belirleyici etken olmuştur. Bu amaçla özellikle ulusal kimliklerin devletlerin siyasi kimliklerini belirlemesi için inancı ikinci plana iterek soyu esas alan ideolojilerin yaygınlaştırılmasına çalışıldı. Kendi aralarında geniş coğrafyaları belli bir şemsiye altında bir araya getirecek tanımlamaları öne çıkarırken Müslüman toplumları küçük parçalara ayırmakta işe yarayacak tanımlamalardan yararlandılar. Emperyalizmin çizdiği sınırlar Müslümanlar arasında dayanışma ve iş birliğini engellediği gibi ümmet bilincinin de zayıflamasına sebep oldu. Ortaya çıkan devletlerin uluslararası emperyalizmin çıkarlarına hizmet edebilmesi için yönetimlerinin bağımsız, halklarının da özgür olmasının engellenmesi, dayatma yönetim biçimlerinin hâkim kılınması gerekiyordu. Bunun sağlanabilmesi için muhtelif yollara başvuruldu. Görünüşte demokratik ama gerçekte uzaktan kumanda edilmeye müsait baskıcı dikta rejimleri hâkim kılındı.

Diktatörlüğün Her Modelini Kullanan Arap Dünyası

Arap ulusu geniş bir coğrafyaya yayıldığından o topraklarda ulusal kimliğe göre şekillenecek bir devletin geniş bir alan üzerinde hâkimiyet kuracağını, bu alanın yerel kaynaklarını ve insan gücünü elde edeceğini düşündüklerinden, farklı lehçeleri konuşan insanları, kabileleri ve hatta aşiretleri bile ayrıştırabilmek ve farklı yönetimlere ayırabilmek için muhtelif oyunlara başvurdular. Bu oyunlarla, İslâm ümmetinin birliğini temsil eden hilafet müessesesinin etkisiz hale getirilmesini ve tamamen ortadan kaldırılmasını amaçlayan işgal ve parçalama döneminde Arap dilini konuşan toplumlar yirmi bir farklı devlete ayrıldılar.

Kurulan devletler birbirinden farklı yönetimlerle yönetilir oldu. Bazıları emirlik, bazıları krallık, bazıları cumhuriyet, bazıları da İslâm cumhuriyeti adı aldı. Geleneksel yönetim biçimlerinin hiçbirini beğenmeyerek sosyalist cemahiriye adını alan da olmuştu. Şeklen de olsa halkı temsil eden meclislerinin olduğu intibaı vermek için Şura Meclisi, Halk Meclisi, Ulusal Meclis gibi isimler verdikleri parlamentolar oluşturdular. Bunların bazıları partilerin bazıları kral veya emirin onayından geçen münferit adayların girdiği seçimlerle oluşuyordu. Ancak en önemli ortak yanları hepsinin de dikta rejimleri olmasıydı. Çok partili göstermelik demokratik sistemden, tek partili cumhuriyete, şeklen de olsa siyasal partilerin kurulmasına izin veren krallıklardan partilere kesinlikle kapı açmayan ama kralın keyfine göre yenilenen Şura Meclisi'ne sahip kraliyetlere kadar diktatörlüğün tarihe geçmiş bütün örnekleri vardı.

Zulüm Duvarlarını Yıkan İnsan Selleri

Bütün rejimlerin ortak yanları diktatörlük olduğundan görünüşte çok partili ve kendini cumhuriyet olarak tanımlayan yönetimlerde de iktidar hiç değişmiyordu. Seçimler insanlara tercihlerinin sorulması için değil dayatılanı onaylamaları ve böylece iktidarın halk desteğine sahip olduğu kanaati oluşması için yapılıyordu. Saltanatı elinde tutan aileyi veya siyasi partiyi hedef alan herhangi bir eleştiride bulunmak sokağın ortasında keyfi bir şekilde adam öldürmekten daha sakıncalı sayılabilirdi. Kitlelerin görevi gücü ve saltanatı ellerinde tutanlara hizmet etmek ama neye hizmet ettiğini sorgulamaktan son derece uzak durmaktı. İnsanların kendilerine dayatılan yaşam biçiminin ekonomik boyutunu ve toplumun büyük kesimini oluşturan kalabalıkla seçkin tabakanın yaşam biçimi arasındaki farkı sorgulama hakkı da yoktu.

Bu şekilde onlarca yıl yaşamaya zorlanan kitleler aslında patlamanın eşiğine gelmişti. Arap baharı olarak adlandırılan halk ayaklanmaları işte bu patlamanın doğurduğu hadiseler yani bir toplumsal vakıadır. Bir kurgu, senaryo veya komplo değildir. Tarihte de bu tür toplumsal patlamaların bir çok örneği mevcuttur.

Yıllarca en meşru haklarından ve özgürlüklerinden yoksun bırakılan, büyük haksızlıklara uğratılan kalabalıklar söz konusu toplumsal patlamanın ardından zulüm duvarlarını yıkan birer insan seline dönüştüler. Dolayısıyla o duvarlar bu selin önünde duramadı. Bazıları biraz direndiyse de sonuçta devrildi ve o insan selinin önünü açmak zorunda kaldı.

Suriye Diktası ve "Benim Zalimim İyidir" Anlayışı

Arap dünyasının en katı dikta rejimlerinden biri de Suriye'deki Baas diktasıdır. Bu ülkedeki hâkim sistem görünüşte bir cumhuriyet rejimi, adı da Suriye Arap Cumhuriyeti'dir. Şeklen de olsa birden fazla siyasi parti kurulmasına izin veriyor. Belli aralıklarla göstermelik seçimler gerçekleştiriyor. Ama 1963'te bir askerî darbeyle yönetimi ele geçiren Baas Partisi'nin iktidarı hiç değişmedi. 23 Kasım 1970'te de Hafız Esed, Baas iktidarı içinde askerî darbe gerçekleştirerek yönetimi ele geçirdi. Yani iktidar yine Baas Partisi'nindi ama partinin Nusayri kökenli Hafız Esed kanadı diğerlerine darbe yaparak yönetimi ele geçirmişti. Bu adam 10 Haziran 2000 tarihinde ölünceye kadar yani otuz yıl boyunca yönetimi elinde tuttu. Kendinden sonrası için Basil adlı oğlunu hazırlıyordu. Fakat o aşırı hızdan kaynaklanan korkunç bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Yerine Beşşar adlı oğlunu veliaht yaptı. Böylece görünüşte cumhuriyet olan rejimi gerçekte verasete dayalı kraliyete dönüştürmüş oldu. Oğlu Beşşar da on iki yıla yakın bir süredir ülkede saltanatı sürdürüyor.

Ne kadar ilginçtir ki Tunus'ta, Mısır'da, Libya'da, Yemen'de ve Bahreyn'de hüküm süren dikta rejimlerine karşı başlatılan halk hareketlerini devrim olarak niteleyen ve siyasi amaçlarla da olsa destekleyen bazı kesimler sıra Suriye'deki Baas diktasına gelince "benim zalimime dokunmayın" yaygaraları koparmaya başladılar. Onlar kendi zalimlerinin Filistin direnişine destek verdiğini ve İsrail tehdidine karşı kalkan görevi gördüğünü ileri sürüyorlardı. Asıl mesele ise burada işlerin karışmasından, Suriye'deki dikta rejimiyle birtakım çıkar hesaplarının olmasından kaynaklanıyordu.

Baas Zulmünü Örtme Çabaları

İlginç olan, "benim zalimime dokunmayın" politikasının haklı çıkarılabilmesi için onun gerçekleştirdiği zulmün üstünün örtülmeye çalışılmasıdır. Zulmün mazur, hak arayanın ise haksız gösterilebilmesi için kırk dereden su getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Suriye'de katil Baas diktası tarafından her gün katledilen insan sayısının ortalaması yüzü bulurken, "benim zalimime dokunmayın" telaşı içine düşenler adeta Humus'ta, Der'a'da, İdlib'de, Hama'da, Lazkiye'de hiçbir şey olmuyormuş, her şey güllük gülistanlıkmış gibi bir hava estiriyorlar. Oysa yalan söz gerçeği değiştirmez, söyleyenin yalancı olduğunu ortaya çıkarır.

Zulmün üstünü örtme çabası zulme ortak olmaktan, zalimin önünü açarak ona destek olma suçunu işlemekten başka bir şey kazandırmaz. Birtakım çıkar hesapları, siyasi oyunları için zalimlerin suçlarını örtmeye kalkışanlar aslında kendileri gülünç duruma düşüyorlar. Çünkü Suriye'de iktidarını sürdürebilmek için zulmün ve şiddetin her yoluna başvuran katil Baas rejimi kendisi bile sergilediği vahşetin artık örtülebilecek boyutları çok çok aştığının farkındadır.

Bu zulmü örtme çabalarında Filistin ve Kudüs davasının istismar edilmesi oyunlarını daha önce ele aldığımız için burada ayrıca tafsilatına girmeye gerek görmüyoruz.

Özgürlük Mücadelesi Suriye'de Neden Dar Geçide Takıldı?

Tunus'taki rejim halkı çok sıkı bir denetim altında tuttuğu, camiye gitmesini bile engellediği halde özgürlük ve hak için meydanlara dökülen insan seli önünde fazla duramadı. Mısır diktatörü kendi ülkesinin Tunus gibi olmayacağını, olayların ülkesine sıçraması halinde göz açtırmayacağını söylemesine rağmen fazla direnemedi. Libya diktatörü gayet iddialı konuştuğu; "onları sokak sokak, delik delik takip edeceğiz" dediği halde sonuçta kendisi deliğe girmek zorunda kaldı. Yemen diktatörü arkasında bir siyasal destek olduğunu düşündüğü için iktidarını korumakta direndi. Ama sonuçta o da özgürlük mücadelesinin önünde daha fazla durmasının aleyhine sonuçlar doğuracağını anlayarak tasını tarağını toplamaktan başka yol olmadığını anladı.

Peki, Suriye'deki dikta rejiminin bu kadar uzun süre direnebilmesinin ve bu ülkedeki direnişin dar geçide dayanmasının sebebi nedir? Başlangıçta bu ülkede rejimin arkasında halk olduğu, ayaklananların ise küçük bir azınlığı oluşturduğu intibaı vermek için bazı kalabalıkların meydanlara çıkması sağlandı. Ama bu uzun sürmedi. Çünkü kalabalıklar devletin resmî mekanizmalarından, okullardan ve istihbaratın ulaşabildiği yerlerden zorla meydanlara çıkarılan insanlarla oluşturuluyordu. Sonra rejim hizmetindeki tüm istihbarat, emniyet ve ordu mekanizmasını seferber ederek şiddeti son raddesine kadar kullanma yoluna gitti. Ama bu baskı da özellikle ordu mekanizmasında bir dağılmaya ve çözülmeye yol açtı. Rejim bu dağılmanın önüne geçebilmek için kendi askerlerine ve subaylarına karşı da şiddet uygulama, onları aynen Libya lideri Kaddafi'nin yaptığı şekilde ailelerini rehin tutarak tehdit etmeye başladı.

Ancak Baas diktasının sultasını sürdürmesi içerideki gücünden ziyade dışarıdan verilen desteğe dayanıyor. Zira Suriye'deki diktanın iktidarında çok farklı güçlerin hesapları birleşiyor. İran'ın Akdeniz'e çıkan güvenlik yolu ve Şam bölgesiyle ilgili siyasi hesapları uğruna bu bölgedeki en önemli ortağını kaybetmemek için her yola başvurduğu artık kimseden gizli değildir. Siyonist işgal rejimi Mısır'daki Hüsni Mübarek rejiminin devrilmesinden sonra Suriye tarafını daha çok önemsemeye başladı. Çünkü şu an en azından kendisi için bir risk oluşturmayan Baas rejiminin gitmesinden sonra yerine gelecek yönetimin nasıl bir politika izleyeceğini bilmiyor. Böyle bir konuda ABD'nin İsrail işgal rejiminin hesaplarına ters bir politika izleyeceği de tahmin edilmiyor. Rusya, Suriye'yi Ortadoğu'daki en önemli stratejik ortağı olarak görüyor ve başındaki Baas rejiminin gitmesini istemiyor. Arap Birliği teşkilatını oluşturan Arap rejimleri Suriye'deki dikta rejiminin devrilmesinin bölgedeki dengeleri değiştireceğini ve Arap Baharı rüzgârının kendilerine doğru eseceğini çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla ayaklanmaların önünün artık bir şekilde Suriye'de kesilmesini arzuluyorlar. Bu yüzden de Arap Birliği görünüşte Baas diktasının zulüm uygulamalarına karşı tavır alıyormuş gibi görünse de oyalama politikası izleyerek direnişi bir pazarlığa zorlamak için Esed yönetimine mühlet tanıyor. Bütün bu sebeplerden dolayı Suriye direnişi sadece ülkedeki dikta rejimini değil tüm etkin güçleri karşısında buldu diyebiliriz. O yüzden burada dar geçide dayandı. Ama bütün zorluklara rağmen kararlılığını değiştirmedi ve zulme karşı mücadelesini sürdürüyor. Dolayısıyla biz bu dar geçidi aşacağına inanıyoruz.

Tavrımızı İlkeler mi Çıkar Hesapları mı Belirleyecek?

Suriye'de gerçekten zor bir mücadele veriliyor. İnsanlar hunharca katlediliyor ve sözünü ettiğimiz desteklerden dolayı Baas rejimi inadını sürdürüyor. Oysa böyle bir zulüm karşısında haklıya destek safları güçlendirilse Baas diktasının çok fazla direnebileceğini sanmıyoruz. Çünkü bu rejim içeride iyice dağılmıştır ve dediğimiz gibi kendi askerlerinin çoğunu tehdit yoluyla silah altında tutabilmektedir. Böyle bir durum karşısında kendimize "tavrımızı ilkeler mi yoksa çıkar hesapları mı belirleyecek?" sorusunu sormalıyız. Yarın Allah'a vereceğimiz cevabı bugün vicdanlarımıza vermeliyiz.

Suriye Direnişinin Başarısı Belirleyici Olacak

Suriye'deki hak mücadelesinin zulüm rejimi karşısında elde edeceği zafer sadece bu ülke için değil tüm bölge için belirleyici bir etken olacaktır. Bunu Arap Birliği'ne yön veren mevcut dikta rejimleri de çok iyi bildiği için Suriye rejimine mühlet tanıma yoluna gidiyorlar. Arap Birliği'nin bugüne kadar bu ülkedeki zulmün son bulması için müşahhas bir adım atmamasının en önemli sebebi budur.

Keşke Diktatörler Önce Gidenlerden Ders Alabilseler!

Son dönemde Arap Baharı olarak adlandırılan ayaklanmalara karşı zorlayan dikta rejimlerinin hepsi sonunda özgürlük mücadelesine ve halk iradesine teslim olmaktan başka bir çözüm olmadığını kabullenmek zorunda kaldı. Keşke bu diktatörler kendilerinden öncekilerden ibret alsalardı da bu realiteyi işin başında, kan dökmeden kabul etselerdi. Böylece tarihe kanlı elleriyle değil de onurlu kararlarıyla geçselerdi.

Değişim Sancılı Oluyor

Toplumsal ve siyasi değişim kısa sürede tamamlanacak ve rayına oturacak bir hadise değildir. Onun için doğal olarak Arap dünyasındaki değişim sürecinde de sancılar yaşanıyor. Bu arada söz konusu sancıları da muhtelif komplo teorileriyle izah etmeye çalışanlar olduğunu görüyoruz. Bunların hemen etkisinde kalmamak ve karamsarlığa kapılmamak gerekir.