Dikta Rejimlerine Başkaldırı Hakkında

Anadolu Gençlik Dergisi'nin A. Varol ile röportajı

Tunus’ta başlayıp Mısır ve Libya’da devam eden halk hareketlerinin asıl nedeni sizce nedir? Ayaklanmaları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu ayaklanmaların asıl ve en önemli nedeni zulüm uygulamalarıdır. Ayrıntıya girdiğiniz zaman farklı sebepler de karşınıza çıkabilir. Hadiseleri ateşleyen ilk olayın yoksulluk ve işsizlikle ilgili olması ayaklanmaların bir ekmek kavgası olduğunu göstermez. Ana sebep, söz konusu ayaklanmalara sahne olan ülkelerdeki dikta rejimlerinin ayakta kalabilmesi için başvurulan insanlık dışı zulüm uygulamalarıdır. Zaten Tunus'taki ayaklanmanın oradaki dikta rejimini çökertmesinin ardından "bu olay domino etkisi yapar mı?" sorusunun gündeme gelmesinin ve zihinleri kurcalamaya başlamasının sebebi de buydu. Çünkü bölgedeki hâkim sistemlerin birçoğunun aynı karaktere sahip olduğu ve bu rejimlerin demir yumruğu altında yönetilen halkların artık onlardan kurtulmak istediği tahmin ediliyordu. Dolayısıyla Tunus'taki başkaldırının, kararlı direnişin başarılı olması ve oradaki dikta rejiminin çökmesi söz konusu totaliter baskı rejimlerinin kurduğu hâkimiyetin aslında bir örümcek yuvası kadar zayıf olduğunu ortaya çıkardı. Bunun açığa çıkmasının zulüm altındaki diğer halkları da cesaretlendireceği ve ayaklanmanın diğer dikta rejimlerini sallayacağı tahmin edildi.

Bölgede başlayan domino etkisi daha ne kadar sürecek?

Tunus'taki dikta rejiminin çökmesinden sonra gözler ilk etapta Mısır'a çevrildi ve domino etkisinin öncelikle bu ülkede görüleceği yönünde tahminler ağır bastı. Çünkü Arap dünyasında zulmün en katı şekilde uygulandığı ülkelerin başında Mısır geliyordu. Bu ülkede Enver Sâdât'ın öldürüldüğü 1981'den bu yana yani 30 yıldan beri olağanüstü hal uygulaması vardı. Normalde olağanüstü hal uygulamasının da bir hukuki çerçevesi olur. Yani olağan hallerde yapılmasına izin verilen bazı faaliyetler olağanüstü hallerde yasaklanır. Ama nelerin yasaklandığı ve yasaklara uymayanların ne gibi cezalara maruz kalacakları herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak açık ifadelerle yazılı bir şekilde ortaya konur. Mısır'da böyle bir şey yoktu. Zulme herhangi bir sınırlama getirilmezken, olağanüstü hal uygulamasından dolayı belirlenen yasaklar ve bu yasakların işlenmesi durumunda verilecek cezalar ile ilgili net bir çerçeve ortaya konmamıştı. Halk artık bıkmıştı ve Tunus'taki direnişin zaferi Mısır halkını harekete geçirdi. Ardından ikisinin arasında kalan Libya'daki Kazzafi zulmüne karşı ayaklanma başladı. Biz bu ayaklanmanın da zaferle sonuçlanacağına inanıyoruz. Bu arada özellikle Bahreyn ve Yemen'deki ayaklanmalar dikkat çekiyor. Irak, Umman ve Ürdün'de de daha küçük çapta hareketlilik var. Suudi Arabistan'da ve Körfez ülkelerinde ise telaş var. Oralardaki yönetimler bu telaşlarından dolayı halkların ekonomik ve siyasi konumlarını iyileştirme yönünde reformlar üzerinde düşünüyorlar. Bir yandan da ayaklanma ihtimallerine karşı demir yumruğu kullanmaktan çekinmeyecekleri mesajları veriyorlar. Ama biz bu hareketliliğin Libya'yla sonlanmayacağını, bölgedeki tüm dikta rejimlerini sallamaya devam edeceğini düşünüyoruz.

Bölgede siyasi zulmün en katı şekilde uygulandığı ülkelerin başında Suudi Arabistan geliyor. Bu ülkede halkın siyasi iradesinin herhangi bir şekilde yönetime yansımasına imkân tanıyacak uygulamalar yok. Halkın tamamı "yönetilenler" ve dolayısıyla itaat etmek zorunda olanlar konumundadır. Fakat bu ülkede devletin aynı zamanda bir "ulema cephesi" var. Bu cephe devlete isyanı fitne ve fıkhen reddedilmesi gereken gayri meşru amel olarak gösteriyor. Ama böyle düşünenler fıkhın ve ulema cephesinin resmi kanadını oluşturuyorlar. Bağımsız düşünen ulema cephesinin de önemli bir etkiye sahip olduğu biliniyor. Bu ihtilafın toplumsal tavra nasıl yansıyacağı konusunda farklı görüşler var.

Yemen'deki yönetimin uzun süre dayanabileceğini sanmıyorum. Yemen'deki sonuç Bahreyn ve Umman üzerinde de etkili olacaktır. Ardından dalga Körfez'deki emirlere kesinlikle yansıyacaktır. Ürdün'deki krallık rejimi üzerinde reform baskısı var. Bu baskı Libya'daki değişimin ardından artacaktır. Dolayısıyla bu ülkede reformlar bir zaruret olarak kabul edilecektir. Ama reformlar krallık rejimini kurtarır mı bilmiyorum. Çünkü uluslararası emperyalizmin ve siyonist işgal devletinin Ürdün'deki krallığa yüklediği bir sorumluluk var: İşgalin doğu sınırlarının güvenliği ve bilhassa Batı Yaka'daki Filistin direnişine destek verilmesinin önüne geçilmesi. Ürdün Haşimi Krallığı bu sorumluluğu yerine getirmeye devam ederse halkın nazarında reformlarla itibarını kurtarması zordur. Söz konusu sorumluluğunu yerine getirmemesi durumunda da uluslararası emperyalizm ve siyonist işgal nezdinde değerini kaybedecek.

Irak'ta oturmamış bir uzaktan kumandalı yönetim var. Halkın önemli bir kısmı bu yönetimden rahatsız. Ama bir yandan da halkın bir kısmı tarafından desteklenen siyasi partilerin iktidarda yer almasından dolayı oradaki ayaklanmanın tüm kitlesel tabana yayılması belki mümkün olmayacaktır.

Halkın zulüm uygulamalarına tepkisinin sokaklara taşınmasında en fazla zorluk yaşanacak Arap ülkesinin Suriye olduğu tahmin ediliyor. Çünkü bu ülkede siyasi muhalefeti temsil eden ve organize edebilecek kadronun ya ülke dışına sürgün edildiği ya da zindanlara doldurulduğu biliniyor. Ayrıca yönetimin belli bir halk tabanı da var. Filistin konusunda olumlu bir tutum sergilemesi de siyasi gücünü artırıyor. Bununla birlikte değişim rüzgârı Suriye'yi de mutlaka etkileyecektir. En azından demokratikleşme yönünde birtakım reformlara ihtiyaç duyulacaktır.

Değişim rüzgârının sadece Arap dünyasındaki dikta rejimlerine münhasır olmayacağını genelde tüm İslâm âlemini etkileyeceğini tahmin ediyoruz. Hatta dikta rejimlerinin hâkim olduğu tüm ülkeleri. Örneğin Arap dünyasındaki halk ayaklanmalarından sonra Kuzey Kore'deki muhaliflere de Güney Kore'deki siyasi yapılanmalardan ve insan hakları örgütlerinden çağrılar yapılarak bu ülkedeki diktanın çökertilmesi talep edildi.

Bu hareketlerin arkasında batı mı vardır? Yoksa halkın kendi dinamikleriyle başlattığı örgütlü hareketler midir?

Bu olayların Batı'nın yönlendirmesiyle olduğu yahut ABD'nin bölgeyi yeniden dizayn ettiği yönündeki yorumlar gerçekleri yansıtmayan komplo teorileridir. Tunus'taki patlamanın herhangi bir ön hazırlığa dayalı olmayan emri vaki olduğu biliniyor. Dolayısıyla ABD'nin bu ülkedeki ayaklanmayı önceden planlamış olması ihtimalinin yüzde sıfır olduğunu söyleyebiliriz. Tunus ayaklanmasının zaferle sonuçlanması da dikta rejimlerinin zulüm uygulamalarından artık bıkmış halkları cesaretlendirdi ve harekete geçirdi.

Her şeyin arkasında ABD'nin, Batı'nın olması gerekmiyor. Ama ilginçtir ki ABD'nin bilgisi ve kontrolü dışında yaprak bile titremez kanaatinin zihinleri işgal etmiş olması bu tür yorumların öne çıkmasına yol açıyor. Oysa Irak ve Afganistan işgali karşısındaki direniş ABD'nin abartıldığı kadar güçlü olmadığını, bu konuda geçmişte yürütülen psikolojik yönlendirmenin gerçekleri yansıtmadığını gözler önüne serdi. ABD'nin bilgisi dâhilinde bir şey olmuyorsa yıllardan beri Usame bin Ladin'in yerini neden tespit edemedi? Hadi diyelim ki bazılarının komplo teorilerinde ileri sürüldüğü şekilde onu taktik icabı ortaya çıkarmıyor. Filistin direnişinin esir ettiği işgalci siyonist asker Gilad Shalit'in yerini neden tespit edemedi?

İşin gerçeğinde ABD ve Batı ayaklanmaları ve gelişmeleri yönlendirmiş değildir. Ama olayların sonuna hâkim olmak ve gidişatı kontrol altına almak için muhtelif oyunlara ve taktiklere başvuruyor. Müslüman halkların bu oyunlar ve taktikler karşısında dikkatli olması gerekir. Bu taktiklerin başarılı olmasının engellenebilmesi için de geçmiş rejimlerin tüm kalıntılarının çöpe atılıp yepyeni kadrolarla yepyeni bir yapı oluşturulması gerekiyor.

Batı Ortadoğu’daki bu olaylarda işbirlikçi yönetimlerin arkasında neden durmadı?

Durmadı değil duramadı. Biz durmadığını sanmıyoruz. Örneğin Mısır'daki dikta rejiminin bazı siyasi reformlarla ayakta kalmasının sağlanabilmesi için ABD'nin perde arkasında önemli girişimleri ve yoğun çalışmaları oldu. Ama başarılı olamadı. Aynı çabaların perde arkasında Tunus için de yürütülmüş olması muhtemeldir. Libya'daki Kazzafi'ye resmi ağızla sahip çıkması zaten mümkün değildi. Çünkü onunla bir hesaplaşması vardı. Ayrıca ona resmi ağızla sahip çıkmak katliamlarına da sahip çıkmak anlamına gelecekti. Bundan sonra değişim rüzgarının siyasi reformlara doğru yönlendirilmesi için çaba sarf edeceğini sanıyoruz. Ama ne kadar başarılı olur onu zaman gösterecek.

Bölgede faaliyet gösteren İslami hareketler bu ayaklanmaların neresindedirler?

İslâmî hareketler bu ayaklanmaların içindedir. Ne dışında ne merkezinde ne de üstünde. Merkezinde veya üstünde olmamaları ile kastettiğimiz ayaklanmaları doğrudan bu örgütlerin organize ettiğinin ya da sonucuna hâkim olma çabası gösterdiklerinin iddia edilemeyeceğidir. Bu ayaklanmaların en önemli vasıfları çok farklı akımları aynı çatı altında birleştirmesi ve ortak direnişle dikta rejimlerini çökertmesidir. Eğer böyle olmasaydı belki söz konusu dikta rejimlerinin çökertilmesi çok da kolay olmayacaktı. İslâmî hareketlerin rolü bundan sonra, yeni yapılanmadaki aktiviteleri ve arkalarındaki kitlesel desteğin siyasi iradeye yansımasıyla ortaya çıkacaktır.

Bu hareketler bölgede yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilebilir mi?

Elbette. Fakat bu yeni yapılanmada çağdaş emperyalizm ve özellikle ABD gidişata hâkim olmak için çeşitli tuzaklar kuruyor. Ayaklananların bu tuzaklar karşısında uyanık olmaları ve emperyalizme pabuç kaptırmamaları, halkların özgür iradelerinin yeni dönemin şekillenmesinde aktif bir şekilde devreye girmesi için çalışmaları gerekiyor.

Bu ülkelerin çoğu Osmanlı hinterlandı üzerinde bulunuyor. Olayların Osmanlı’nın hamisi konumunda bulunan Türkiye ile bir alakası var mıdır? Olayların Türkiye’yi ilgilendiren tarafı neresidir?

Türkiye'nin elbette belli bir etkisi var. Bu etki tamamen son döneme ait gelişmelerden kaynaklanmıyor. Türkiye'de Merhum Necmettin Erbakan hocanın başlattığı, ümmet bilinci temeline dayalı siyasi faaliyetlerin halkların siyasi iradelerinin bilinçli bir aktiviteye dönüştürülmesinde önemli rolü var. Son dönemdeki bazı çıkışların bölgedeki halkları cesaretlendiren ve totaliter rejimlerin siyonist işgal karşısındaki zilletlerine tepkinin meydanlara taşınmasını sağlayan rolü oldu. Mavi Marmara veya bir diğer isimlendirmeyle Özgürlük Filosunun bu açıdan bir motor görevi gördüğünü söyleyebiliriz. Siyonistlerin Gazze saldırısı karşısında Türkiye'nin açık tavır sergilemesinin, Başbakan Tayyib Erdoğan'ın Davos çıkışının, Mavi Marmara katliamı karşısında işgalcilere karşı kararlı bir tutum sergilenmesinin de Arap toplumlarında direniş ve başkaldırı ruhunu canlandırdığına söz konusu olaylardan sonra ziyaret ettiğim Arap ülkelerinde bizzat şahit olduğumu söylemem gerekiyor.

Bölge halkları bu protestolardan ne gibi kazançlar elde edeceklerdir?

Totaliter dikta rejimlerinden ve onların zulüm uygulamalarından kurtulup özgürlüğe kavuşmak başlı başına kazançtır. Hapiste her gün önünüze en sevdiğiniz yemekler konsa dışarı çıktığınızda peynir ekmekle idare etmek zorunda kalacağınızı bilseniz özgürlüğü tercih edersiniz.

Diğer kazanımlar ise bundan sonra sergilenecek tutuma, emperyalizmin tuzakları karşısında dikkatli olunmasına ve özellikle İslâmî bilincin yönetime kararlı bir şekilde taşınması için gösterilecek çabalara bağlıdır. Bunun başarılması için de halklar arasında işbirliği ve dayanışmanın artırılması, emperyalizme karşı bölgesel güçlerin birleştirilmesi anlayışına dayalı bir ümmet ittihadı oluşturulması için çaba sarf edilmesi gerekir. Merhum Erbakan hocanın bu alandaki çabalarının kaldığı yerden sürdürülmesine ihtiyaç var.

Bu olayların sonucuyla ilgili en iyi ve en kötü senaryonuz nedir?

En iyi senaryo ümmetin birliğine doğru gidecek özgür bir siyasi yapılanmanın gerçekleşmesi ve siyonist işgalin köşeye sıkıştırılması suretiyle Filistin halkının yeniden topraklarına ve özgürlüğüne kavuşturulmasıdır. Bunu aynı zamanda temenni ediyoruz ve böyle bir sonuç için dua edilmesini tavsiye ediyoruz. En kötü senaryo ise ABD ve Batı'nın komplolarıyla kurulacak tuzaklara düşülmesidir. Bu tuzaklara düşülmemesi için de geçmiş rejimlerin kalıntılarına kesinlikle güvenmemek gerekir. Onların kabuk değiştirmeleri iç dünyalarının da değiştiğini göstermez. Onları eski dikta rejimlerindeki kimlikleriyle ve tavırlarıyla tanımak gerekir.

İsrail’in bu ayaklanmalardan endişe duyduğu bildiriliyor. Sizce İsrail’in korktuğu başına gelecek midir?

İsrail korkmakta haklıdır. Çünkü Mısır ve Ürdün, İsrail için iki önemli tampon güçtür. Öte yandan dikta rejimleri siyonist işgalcilerin geleceğini sağlama alan işbirlikçi yönetimlerdir. Korktuğunun başına gelmesi ise yukarıda zikrettiğimiz varsayımlardan birincisinin tahakkuk etmesiyle mümkün olabilir.

Bizler İslam dünyası olarak bu ayaklanmalardan ne gibi dersler çıkarmalıyız?

Özgürlük konusundaki kararlılığımızı güçlendirmemiz için bu direnişler bize örnek teşkil edebilir. Ülkemizde hâlâ başörtüsü yasağı zulmü sürebiliyorsa, çocuklarımızın rejimin belirlediği şablona sokulması için zorlama yapılıyorsa özgürlük ve kimlik mücadelesinde yeterli bir kararlılık gösteremememizden ileri geliyor.