Âlimler Birliği Kongresi

1 Temmuz 2010 Perşembe, Vakit gazetesi

29 Haziran Salı akşamı Grand Cevahir Hotel ve Kongre Merkezi'nde düzenlenen Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği Üçüncü Genel Kurulu'nun açılış toplantısına katıldık. Toplantının ev sahipliğini de İDSB (İslâm Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği) yaptı.

Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği'nin daha önce de İstanbul ve Katar'ın başkenti Doha'da düzenlenen muhtelif toplantılarına ve genel kurul toplantılarının açılışlarına katılmıştım. Fakat bu genel kurulunun açılışına ilgi ve katılımın öncekilere nispetle daha fazla, özellikle de bu toplantıda heyecanın daha yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Biz de ailece katıldık Allah'ın izniyle.

Müslüman Âlimler Birliği'nin İslâm dünyasında artık daha çok tanındığı, teşkilata ve çalışmalarına ilginin de bayağı arttığı anlaşılıyor. Temennimiz hem temsil hem de hitap alanının daha da genişlemesi böylece ümmetin salih âlimlerin öncülüğünde ve sahih ilmî temeller üzere bir ittifak sağlamasına vesile olmasıdır.

Son dönemde birçok uluslararası toplantı ve etkinliğe olduğu gibi Müslüman Âlimler Birliği'nin Genel Kurulu'na da damgasını vuran hadise Mavi Marmara veya bir diğer isimlendirmeyle Özgürlük Filosu katliamı oldu. Siyonist işgalciler böyle bir katliam gerçekleştirmekle aslında kendilerini bataklığa sapladılar. İslâm âleminin Filistin davası konusundaki duyarlılığının ve işgale karşı tavrının daha da güçlenmesine sebep oldular. Şimdi hizmetlerindeki medya organlarını ve mensuplarını kullanarak kendilerini temize çıkarmaya ve kendilerine de “haklılık payı” verilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Ama yaptıkları çalışmalar daha da bataklığa saplanmalarına ve çıkmaza sürüklenmelerine sebep oluyor. Çünkü kullandıkları malzemeler ve iddialar bundan önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere tamamen saçmalıklardan ibaret. Benzer saçmalıkları geçmişteki propaganda savaşlarında da kullanmışlardı. Ama artık savunma malzemesi değil işgalci siyonistlerin tutarsızlıklarını ortaya koymada insanların gözlerini daha çok açmaya vesile olan araçlar niteliği taşıyor.

Toplantıya Mavi Marmara yolculuğunun damgasını vurması en başta İslâm âleminin dört bir yanından gelerek İstanbul'da toplanan değerli ilim adamlarının Gazze'ye doğru yola çıkma ve insanlık dışı ambargoyu etkisiz hale getirme çabalarına bizzat katılma niyetlerini açıklamalarıyla oldu. Gerek bu tavır ve gerekse dünyanın değişik ülkelerinden yapılan Gazze'ye yolculuk açıklamaları işgalci saldırganın uyguladığı ambargonun etkisini kaybetmeye başladığını gösteriyor. Bizim de amacımız buydu. Yani insanlık dışı ambargonun ve ablukanın tamamen etkisiz hale getirilmesi. Bunu filo yola çıkmadan önce yapılan görüşmelerde gündeme getirmiş ve yardım gemileri Gazze'ye ulaşsa da ulaşmasa da amacın tahakkuk edeceğini vurgulamıştık. Filoyu organize eden arkadaşlarımız da bu görüşteydi. Ulaşması durumunda deniz yolunun açılması ve ablukanın etkisiz hale getirilmesi suretiyle, engellenmesi durumunda ise dünyadaki vicdan sahiplerinden gelecek tepkilerle ve işgalcilere karşı gösterilecek tavırlarla amaca ulaşılacaktı. Eğer ki işgalci, gemilerin önünü açıp da ablukayı kaldırmayı, deniz yolunun da uluslararası hukuk ve deniz ulaşımı nizamına göre kullanılmasını kabul etseydi kendi hesapları açısından da daha az zararla çıkacaktı. Tercihini engelleme yönünde kullanmak suretiyle sürecin tamamen aleyhine dönmesine sebep oldu. Korsanlık operasyonu ve katliam gerçekleştirmek suretiyle vahşi yüzünü tüm insanlığa göstererek tepkilerin iyice büyümesine, tüm insanlık nezdinde mahkûm edilmesine yol açtı. Biz inanıyoruz ki Allah'ın izniyle önümüzdeki dönemde yaşanacak gelişmelerle işgalcinin zararı günden güne büyüyecektir. Ama bizim de her şeyi gidişata bırakmayıp yükselen ilgi ve heyecanı iyi değerlendirmemiz, işgalci siyonisti köşeye sıkıştırma fırsatını iyi değerlendirmemiz gerekir.

Toplantının açılış oturumunda özellikle Türkiye dışından gelen misafirlerin konuşmalarında Özgürlük Filosu hareketine ve Türkiye'nin halkıyla, hükümetiyle bu konuda ortak tavır sergilemesine, gerçekleştirilen cesaretli çıkışa yönelik övgüler dikkat çekiyordu.

Biz bunu daha önce de muhtelif yazı ve yorumlarımızda dile getirmiş, Filistin, Kudüs ve Mescidi Aksa davasına sahip çıkmanın bu ülkenin halkıyla, yönetimiyle İslâm âlemindeki itibarını artıracağını, bileğini güçlendireceğini, hatta uluslararası güçler karşısındaki konumunu da çok daha güçlü hale getireceğini değişik vesilelerle vurgulamıştık.

İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım'ın kürsüye çıkması esnasında katılımcıların gösterdiği ilgi, heyecan ve tezahürat da Mavi Marmara davasının artık Müslüman kamuoyunda sembolleştiğini, özel bir anlam kazandığını ve bayraklaştırıldığını gösteriyordu.

Konuşmalardan aldığım bazı notlara ve bu notlarla bağlantılı değerlendirmelere inşallah müteakip yazıda yer vereceğim.

Âlimler Ümmete Rehber Olmalı

2 Temmuz 2010 Cuma, Vakit gazetesi

Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği Genel Kurulu'nun açılış toplantısı Kur'an-ı Kerim tilavetinden sonra protokol konuşmalarıyla başladı. İlk konuşmayı yapan Âlimler Birliği'nin Genel Sekreteri ve aynı zamanda toplantıyı organize eden heyetin başkanı Prof. Dr. Ali Karadaği Türkiye'ye şükranlarını dile getirdikten sonra özetle toplantı hakkında bilgi verdi. Toplantının ev sahipliğini yapan İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB)'nin Genel Sekreteri Necmi Sadıkoğlu teşkilatlarının çalışmaları ve bugün geldiği nokta hakkında bilgi verdi. Necmi Sadıkoğlu bilvesile, bu yaz Endonezya'da bir uluslararası aile konferansı düzenleme için hazırlıkları sürdürdüklerinin duyurusunu da yaptı.

TGTV Genel Başkanı Av. Necati Ceylan konuşmasında çağdaş emperyalizmin bölgeyle ilgili oyunları karşısında Müslümanlara düşen görev ve güç birliği çalışmalarının önemi üzerinde durdu.

MÜSİAD Genel Başkanı Ömer Cihad Vardan'ın konuşması doğal olarak İslam âleminde ekonomik işbirliğinin güçlendirilmesi konusu hakkındaydı. Bu arada Müslüman Âlimler Birliği'ne Türkiye ürünlerinin satın alınması ve turizm için Türkiye'nin tercih edilmesi çağrılarından dolayı teşekkür etmeyi de ihmal etmedi. Kendisi de bu hassasiyetin İslâm âleminde genel bir dayanışma ve ekonomik işbirliğine dönüşmesi çağrısında bulundu. Vardan kendilerinin böyle bir işbirliğinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi için çalışma içinde olduklarını dile getirdi. Aslında çağdaş emperyalizmin İslam âlemine baskı ve dayatmalarının önüne geçilebilmesinin, Müslüman toplumların onurlu ve özgür hareket edebilmelerinin birinci şartı kendi içlerindeki dayanışma ve işbirliğini güçlendirmeleridir. Ama bunun başarılabilmesi için işbirlikçi diktatörlerin sultalarının da en azından zayıflaması ve halkların özgür iradelerinin yönetimlere taşınmasının büyük önemi var.

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hamza Aktan'ın konuşması daha çok ulemayı kirâma nasihat tarzındaydı. Din hizmetleriyle ilgili resmî kurumun en üst kademelerinde bulunan bir zâtın böyle vaaz ve nasihat üslûbuyla konuşmasını doğal karşıladık ama “Müslüman – gayri müslim ayrımı yapmadan” vurgusunu tesbih çeker gibi tekrar etmeye neden ihtiyaç duyduğunu anlayamadık. İslâmî yardım kuruluşlarının ve Müslümanların mazlumların haklarıyla ilgilenme amacıyla kurduğu sivil toplum kuruluşlarının böyle bir ayrımı zaten yapmadığı ortadadır. Ayrıca Aktan'ın, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i hedef alan karikatürlere karşı İslam âleminde yükselen öfkelere yönelik eleştirilerini ve bu konuyla ilgili sözlerine Resûlullah (s.a.s.)'ın kendisini Taif'te taşlayanlara “Ya Rabbi! Kavmimi bağışla onlar bilmiyorlar” diye dua etmesini delil göstermesini de isabetli bulmadık. Müslümanlar en kutsal değerlerine bile iğrenç bir şekilde saldırılması karşısında seslerini yükseltmekte, öfkelerini ortaya koymakta haklıdır, bunda eleştirilecek hiçbir şey yoktur. Ayrıca Resûlullah (s.a.s.)'ın hafızlarını tuzağa düşürüp şehit edenlere bir rivayete göre kırk gün sabah namazlarında okuduğu kunut dualarında beddua ettiğini de bilmeliyiz. İnsanları hakka davet etmekte kullanmamız gereken üslûp yerine göre katillere, bizim kutsallarımıza iğrenç şekilde saldıranlara karşı sessiz kalmamızı şart koşmaz. Kur'an-ı Kerim'de onlara karşı öfkeli ve tepkili olmamızı gerektiren muhtelif âyeti kerimeler mevcuttur. Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Üstat Yusuf el-Karadavi'nin konuşmasında kendilerinin söz konusu karikatür saldırılarına karşı öfkenin ve seslerin yükseltilmesini istediklerini ve bu çağrılarının bayağı etkisini gösterdiğini vurgulaması da söz konusu teşkilatın Aktan'la aynı görüşte olmadığını gösteriyordu.

Bir önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere protokol konuşmalarından en çok heyecan uyandıran İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım'ın konuşmasıydı. Bunun da sebebi tabii ki Mavi Marmara katliamına karşı tüm dünya Müslümanlarında yükselen öfke, gadab ve mazlum Gazze halkına yardım götürürken vahşi saldırıya maruz kalan şehitlerin açtığı zulme tepki bayrağının yere düşürülmemesi gayretidir. Yıldırım konuşmasında daha çok Mavi Marmara gemisine yapılan vahşi saldırıda şahit olduklarını dile getirdi. Onun şahitlikleri siyonist zalimlerin vahşette ne kadar ileri gittiklerini de gözler önüne seriyordu. Ellerinde siyonist katillerin sergiledi vahşeti gözler önüne seren daha pek çok malzeme bulunduğunu söyleyen Yıldırım hukuk mücadelelerinin süreceğini ifade etti.

Açılış oturumunun en uzun ve kapsamlı konuşmasını yapan Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi'nin konuşmasından aldığım notları da inşallah müteakip yazıda aktaracağım.

Âlimler ve Ulu'l-Emre İtaat

3 Temmuz 2010 Cumartesi, Vakit gazetesi

Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği'nin açılış toplantısının son konuşmacısı teşkilatın kurucusu ve başkanı Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi oldu. Üstat Karadavi sadece bu teşkilatın değil daha birçok uluslararası İslâmî teşkilatın kuruluşuna öncülük etmiş ve 84 yaşında olmasına rağmen hâlâ gayretli, pratiğin ulemasından örnek bir şahsiyettir. Özellikle Filistin davasında insanları duyarlı ve hareketli olmaya yöneltme konusunda önemli faaliyetlerde bulunmuştur.

Üstad Karadavi konuşmaya başlamadan önce onun açılış konuşmasının Arapça metninin basılı şeklini dağıttılar. Üstadın konuşmalarını genellikle irticali yaptığını, bu tür konuşmalarda kâğıttan metin okumadığını bildiğim halde birçokları gibi ben de dağıtılan metni okuyacağını sandım. Ama o yine adeti üzere irticali konuştu ve bayağı uzun süren, pek çok farklı konuyu ele aldığı, zaman zaman şiirlerden beyitler okuduğu konuşmasını hiç takılmadan yaptı. Bu da Yüce Allah'ın ona lütfettiği bir kabiliyet ve temennimiz bütün ömrünün kendisine lütfedilen kabiliyetlerle birlikte geçmesidir. Konuşmasının irticali olması sebebiyle ben yazılı metni sonra okudum. Bazı konular ortak bazıları farklıydı. Farklı konularda da önemli bilgiler ve vurgular yer aldığını ifade etmekte yarar görüyorum.

Üstad Karadavi Müslüman Âlimler Birliği'nin bugün geldiği durumdan ve geniş bir daire çizmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdikten sonra bu teşkilatın herhangi bir mezhebe, cemaate veya siyasi harekete değil doğrudan ümmete nispet edildiğini, yola çıkarken bu prensip üzere hareket ettiklerini bugün de bu prensibe dayalı bir temsil mekanizmasının söz konusu olduğunu, böyle ümmetin bütün kesimlerini temsil eden bir âlimler ittifakının da “büyük ümmet” konumunda olacağını dile getirdi. Müslümanların aslında güçlü ve pek çok zenginliğe sahip olduklarını hatırlatan Karadavi bunun ortaya çıkması için ümmet bilincinin, kardeşlik anlayışının, ittifak ve işbirliğinin güçlendirilmesine ihtiyaç olduğunu vurguladı.

Ümmetin birlik ve bütünlüğünün sağlanmasında, uygulamalarda da hak ile bâtılın ayrıştırılmasında ilmin ve âlimlerin devreye girmesinin zorunluluğu konusunda aramızda bir ihtilaf olmadığını sanıyorum. Fakat bugün İslâm âlemindeki hakim sistemlerin en önemli arızası buradadır. Emperyalizmin güdümündeki totaliter sistemler İslâm'ın hükümlerini hayattan uzaklaştırmak için başlangıçta, zulme boyun eğmeyerek haktan yana tavır koyan, Allah'a karşı sorumluluklarını bildiklerinden dünya hakimiyetini ellerinde bulunduranları memnun etmek amacıyla Allah'ın hükümlerini evirip çevirmekten korkan âlimleri ya idam ya da sürgün ve hapis yoluyla devreden çıkardılar. Sonra da onların yerine kendilerinin uygulamalarına dinî kaynaklardan delil bulmak için nassların kolunu bacağını budamaktan çekinmeyen murtezika yani sahibinin sesi hocalar yetiştirme gayreti içine girdiler. Bundan dolayı İslâm âleminde bugün hâkim sistemlerle sahih ilim ve salih âlimler arasında irtibat kopukluğu yaşanıyor. İlim sistemlere değil sistemlerin batıl ideolojileri ilme yön vermeye çalışıyor.

İşte bu noktada Üstad Karadavi'nin konuşmasında “ulu'l-emr” kavramına getirdiği izaha temas etmekte yarar görüyorum. Bilindiği üzere “ulu'l-emre itaat” konusu sık sık tartışılmakta, nerelerde itaat edilmesi ve nerelerde karşı durulması gerektiği konusunda farklı görüşler ortaya atılmaktadır. Son dönemde bu konunun “otoriteye itaat” çağrısıyla işgalci katillerin Gazze'deki mağdur Müslümanları ablukaya alan insanlık dışı uygulamalarına bile itaati gerekli görecek derecede genişletildiğini, buna karşılık günümüzde yaygınlaşan “sivil itaatsizlik” kavramının öne çıkarıldığını görüyoruz.

Üstad Karadavi, birçok ilim adamının buradaki “ulu'l-emr” ile kastedilenin âlimler olduğunu söylediğine çünkü halkın yöneticilere onların da âlimlere itaat etmek zorunda olduklarına buna göre toplumdaki itaat sirkülasyonunun en üst kademesinde âlimlerin yer alması gerektiğine o sebeple asıl “ulu'l-emr”in onlar olduğuna dikkat çekti. Tabii burada kastettiği hâkim sistemlerin sesi ve avukatı olmaya çalışan murtezika değil Allah'a itaat sorumluluğunu yerine getiren sâlih âlimlerdi. Aslında böyle bir itaat sirkülasyonu sağlanabilse “nerede itaat nerede itiraz” meselesi de çözülmüş olur. Toplumsal disiplin ve düzenin sağlanabilmesi için yönetilenlerin yöneticilere ve adalet temelli yasalara, yönetilenlerin de Allah'ın koyduğu ilkeleri doğru anlama duyarlılığı ve bilinci içindeki âlimlere, genel çerçevede de herkesin Allah'a itaat etmesi. Yüce Allah'tan dileğimiz Müslüman toplumları işte böyle bir düzen ve disipline kavuşturmasıdır.

dy>