Avrupa Faşizmi Yaşıyordu

19 Ağustos 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi

Söze Gazze'nin Rafah bölgesinde yaşanan son gelişmelere işaret ederek başlamak istiyorum. Öncelikle şunu ifade edelim ki olaylarda sebep ne olursa olsun sonuç son derece üzücüdür. Fakat sebebin ve bu sonuca doğru sürükleyen gelişmelerin de görülmesi, teşhis edilmesi gerekir. Ayrıca şunu da ifade edelim ki bu olaylar Gazze'de başlamadı. Irak'ta yaşananların ve İslâm âleminde muhtelif rahatsızlıklara yol açan gelişmelerin bir devamıdır. Okuyucularımızın bizden, Rafah'taki gelişmelerle ilgili tespit ve tahlillerimizi bekleyeceklerini tahmin ediyorum. Ancak olayları sadece bir makaleyle tahlil etmenin zor olacağını düşündüğümden, arka arkaya birkaç makaleye dağıtmayı da uygun görmediğimden Allah izin verirse önümüzdeki Pazar günü yayınlanacak ayrıntılı bir yazıda derli toplu bir şekilde ele almaya çalışacağım. Yazımızda elbette bizim kendi görüş ve kanaatlerimiz de olacak. Ama "arka plan, gizli ilişki, perde arkası" başlığı altında gündeme getirilen iddialara itibar etmeden ağırlıklı olarak hadiseleri ve gelişmeleri dikkatinize sunmaya çalışacağım.

Bugün ise Avrupa'daki son vahşi cinayetler üzerinde durmak istiyorum.

Son gelişmelerle birlikte Avrupa'da Mussolini ve Hitler'in hortladığı, onların faşizminin ve nazizminin kol gezmeye, cinayetler işlemeye başladığı dile getirildi. Gerçekte onların zihniyetleri hiç ölmemişti. Belki bazen köşeye çekilmiş, seri cinayetlerine ara vermiş, ama her zaman aktif ve hayatta olagelmiştir.

Tıpkı Arif Nihat Asya'nın meşhur Naat'ında söylediği gibi:

"Yeryüzünde riyâ, inkâr, hıyanet altın devrini yaşıyor... Diller, sayfalar, satırlar "Ebu Leheb öldü" diyorlar. Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed; Ebû Cehil kıtalar dolaşıyor!"

Batı faşizmi de öyle. Üstelik Avrupa Birliği'nin kurulmasından sonra ittifaka üye ülkeler arasında sınırlardan pasaportsuz geçiş imkânı doğmasının ardından Mussolini ve Hitler zihniyeti de ülke ülke, şehir şehir dolaşmaya başladı. Ne yazık ki yönetimlerin bu vahşetin önünü açık tutması daha cüretkâr davranmasına imkân verdi.

Bir süre önce Mısırlı Eczacı Bayan Merve Şirbini'nin başörtülü olması sebebiyle şehit edilmesi üzerine yazdığımız yazıda Alman polisin caniye mahkeme salonunda cinayet imkânı veren ihmallerinden söz etmiştik. Tabii zihinlerde bazı soru işaretleri de vardı; bütün bunlar acaba ihmal miydi yoksa işin içinde kasıt var mıydı? Tehdit oluşturduğu tahmin edilen birinin mahkeme salonuna hançerle girebilmesi, ona saldırıya uğrayan hanımı 18 yerinden bıçaklayabilmesi için mühlet tanınması, polislerin caniye değil de eşini kurtarmaya çalışan şahsa saldırmaları ve onu bacağından kurşunlamaları hep "ihmal" kategorisine sokulursa çok fazla iyimserlik olmaz mı? Alman emniyeti sergilediği tavırla, kendisi için bu kadar iyimser olmamızı hak ediyor mu?

Güvenlik görevlileri tarafından sıkı denetim ve murakabe altında tutulması gereken mahkeme salonunda gerçekleştirilen bu korkunç cinayetin üzerinden fazla zaman geçmeden bir başka başörtülü hanım Hollanda'da yine vahşi bir şekilde bıçaklanarak öldürüldü. Amsterdam'da bir kreş işleten ve başarılı bir iş kadını olarak bilinen Arzu Erbaş Çakmakçı'nın da başörtülü olması sebebiyle öldürülmüş olması ihtimali var. Dolayısıyla onu da Merve Şirbini gibi "başörtüsü şehidi" olarak nitelememiz mümkün.

Aynı günlerde Belçika'da Mikail Tekin adında bir Türk genç, çocuğunun velayetiyle ilgili dava sebebiyle hapse atıldığı sırada hayatını kaybetti. Yapılan teşhisler ölüm sebebinin işkence olduğunu gösteriyordu. Yakınları Tekin'in aklî sorunları olduğunu söylüyorlar ki bu bilgi onun hapse atılmasının hukuki olmadığını, hapishanede kötü muamele ve işkence görmesinin sebebinin de tamamen kin ve ırkçılık olduğuna delalet ediyor.

Tekin cinayetinin sıcaklığı sürerken yine Belçika'da Mustafa Çiçek adlı bir Türk kuyumcu Türkiye'den döndüğü sırada evine giren canilerin silahlı saldırısı sonucu hayatını kaybetti. Saldırıda Çiçek'in eşi de hedef alınmış ve yaralanmıştı. Yapılan araştırmada evde hırsızlık izine rastlanmadığı tespit edildi. Bu da eve girenlerin tamamen cinayet amacıyla böyle bir baskın düzenlediklerini gösteriyordu.

Hemen ardından bir beşinci cinayet de Hollanda'da Ufuk Kayakuşu adlı bir Türk işadamının bıçaklanarak öldürülmesi suretiyle gerçekleştirildi. Yani cinayetler adeta rutinleşmiş ve caniler bu olayların gündelik olarak algılanması için zemin oluşturmaya çalışır hale gelmişlerdi.

Bütün bu cinayetleri hazırlayan psikolojik zemin ve Avrupa'daki yönetimlerin tutumlarıyla ilgili değerlendirmemizi müteakip yazımızda yapmaya çalışacağız inşallah.

Hedefte İslâm Var

20 Ağustos 2009 Perşembe, Vakit gazetesi

Avrupa'da son dönemde adeta rutin hâle gelen ve bir bakıma gündelik olarak algılanmaya başlanan cinayetlerin arkasında genelde yabancı, özelde ise İslâm düşmanlığı var. Avrupa yabancı düşmanlığı psikolojisini bir türlü yok edememiştir. Belki de yok etmek istememiştir. Çünkü yıllardan beri entegrasyon konusunu tartışıyor. Entegrasyon ile kastedilen yabancıların Avrupa kültürünü, değerlerini ve geleneklerini kabul etmeleri şartıyla Avrupa toplumuna kabul edilmeleri, aksi takdirde dışarıda tutulmalarıdır. Bu, Avrupa'da yaşasalar bile entegre edilemeyenlerin toplumun bir parçası olarak görülmemeleri demektir. Avrupa, toplum dışında tuttuklarını ihtiyaç duyduğunda tamamen dışarı atabilmek için zemini muhafaza etmeye özen göstermiş olabilir. Böyle bir dışlamada en çok işine yarayacak silah da yabancı düşmanlığı olacaktır. Yıllardan beri entegrasyon konusunu gündeminde tutan ve Avrupa kültürüne adapte edilemeyenlerin Avrupalı sayılmamalarında ısrarlı davranan hâkim anlayışın yabancı düşmanlığı sorununu pek fazla gündemine almaması da buna delalet ediyor.

Avrupa'nın İslâm düşmanlığı yeni değildir. Normalde İslâm, mevcut Hıristiyanlığın Hz. İsa (a.s.)'ya vahiyle bildirilen inanç ve değerlerden sapmış olduğunu ilan etmekle birlikte kendilerine inançlarından dolayı savaş açmamıştır. İslâm nizamının hâkim olduğu beldelerde Hıristiyanların dinlerini özgürce yaşamalarına imkân tanınmış, dinlerinden dolayı aşağılanmalarına izin verilmemiştir. Buna rağmen Avrupa haçlılığının temelde İslâm düşmanlığına oturtulduğunu görüyoruz.

Son dönemde ise İslâm düşmanlığı planlı ve kasıtlı bir şekilde organize edildi, yetişen neslin Müslümanları öcü olarak görmesi için sistemli faaliyet yürütüldü. Bu faaliyetin bir gerekçeye dayandırılması için "İslamofobi" yani "İslâm korkusu" diye bir kavram geliştirildi. Oysa yapmak istedikleri İslâm'a ve Müslümanlara karşı bir tehdit oluşturmak, bu tehdidin haklı gösterilmesi amacıyla da sanal korku üretmekti.

İslamofobinin psikolojik yönden güçlendirilmesi ve Müslümanların hafife alınması amacıyla yoğun bir medya faaliyeti yürütülmesi de kasıtlı ve planlıydı. Müslümanların en çok saygı duyduğu ve önemsediği şahsiyetin, Yüce Peygamber (s.a.s.)'in karikatürlerle mizah konusu yapılması, Müslümanların hafife alınmasına en saygın şahsiyetlerinden başlanması demekti. Karikatürlerle yetinilmeyip, yazılarla, kitaplarla, filmlerle, Internet yayınlarıyla ve daha birçok medyatik faaliyetle Müslümanları hafife alma çalışmaları sürdü. Bu faaliyet, yetişen Avrupa nesli nazarında Müslümanların iyice küçümsenmeleri ve basite alınmaları sonucunu doğuracaktı. Artık oldukça değersiz görülen bu insanların, saldırıların hedefi olmaları da zor olmayacaktı. Nitekim öyle oldu.

Bugün Avrupa'da Müslümanları hedef alan seri cinayetlerin, vahşi suikastların, "İslamofobi" kurgusunun ve İslâmî değerleri aşağılayan medya faaliyetlerinin bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Avrupa'nın çifte standartçı ve ikiyüzlü tutumunu burada da görüyoruz. Kendi geçmişinin bir ayıbı olarak gördüğü antisemitizm sorununun Siyonistler tarafından İsrail saldırganlığının himaye edilmesi için istismarına bile imkân tanırken İslâm karşıtlığının yani anti-İslâm'ın yaygınlaşmasına, İslâmî değerlerin çok çirkin bir şekilde hedef alınmasına hep göz yumdu.

Müslümanlara, Avrupa'nın insan hakları anlayışında da pek yer verilmediğini görüyoruz. Bugün kendini insan haklarının bekçisi gibi tanıtmasına, bu konuda çerçeve çizmesine, insan haklarını himaye için mahkemeler ve örgütler kurmasına rağmen sanki bütün bunları Avrupa insanı için yaptığı görülüyor. Sergilenen tutum Avrupa'nın insan anlayışında Müslümana yer verilmek istenmediğini hissettiriyor.

Üzerinde durulması gereken bir husus da Batı toplumlarının içinde barındırdığı terör ruhunun aslında ciddi bir toplumsal krize yol açacak nitelikte olduğu gerçeğidir. Çünkü insanî ve ahlâkî değerlerden yoksun yetiştirilen kişi cinayeti yerine göre zevki için, tatmin amaçlı olarak da gerçekleştirebiliyor. Nitekim Amerika'da bu tür cinayetlerin sayısı göz korkutucu boyutlara varmıştır. Bugün Avrupa'da İslâmofobinin topluma sunduğu canilerin yarın kendi içlerinde de ciddi sorun oluşturacağını göz önünde bulundurmaları gerekir.

Tebrik: Mübarek Ramazan ayının tüm İslâm âlemi, bütün okuyucularımız ve dostlarımız için hayırlara vesile olmasını Yüce Allah'tan diliyoruz. Allah, bu mübarek ayı en mükemmel şekilde değerlendirmeyi ve günahlardan arınmış olarak bayrama ulaşmayı cümlemize nasip eylesin.

İrtibatlı Yazılar:

  • Kasaturalı Alman Medeniyeti
  • Başörtüsü şehidi
  • İslamofobi Canavarı
  • bi Canavarı