Prof. Karadavi'nin Uyarıları ve Mezhep Tartışmaları

4-8 Kasım 2008, Vakit gazetesi, Dizi Yazı

Giriş

Aşağıda da dile getireceğimiz üzere Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi'nin mezhep temelli propaganda faaliyetlerine karşı itirazları yeni değildir. Fakat el-Mısriyyu'l-Yevm gazetesinde yayınlanan röportajında yaptığı hatırlatmaların arkasından İran'daki Mehr Haber Ajansı'nda Hasanzade imzasıyla yayınlanan bir yorumla Karadavi'ye oldukça seviyesiz ithamlarla saldırılması tartışmanın geniş bir alana yayılmasına ve uzun süre gündemde kalmasına sebep oldu.

Ben şahsen bu tartışma ilk çıktığında Türkiye'ye taşınmasını hiç arzulamamıştım. Çünkü böyle bir tartışmanın Türkiye'deki İslâmî camianın maslahatına aykırı olduğunu düşünüyordum. Bununla birlikte çıktığı ilk günlerden itibaren etrafındaki gelişmeleri takip etmeye ve yapılan yorumları okumaya çalıştım.

Gerçi Dünya Müslüman Âlimler Birliği'nde Üstat Karadavi'nin yardımcısı olarak görev yapan yine Üstat Karadavi'nin üye olduğu Takribu'l-Mezahib Kurumu'nun başkanlığı görevini sürdüren Ayetullah Muhammed Ali Teshiri konuyla ilgili son açıklamalarından birinde: "Karadavi'yle ihtilafımız bir güz bulutuydu, geri gelmeyecek" dediyse de meselenin tümüyle de kapandığını sanmıyoruz. Öyle olsa bile tartışmaların Türkiye kamuoyuna yansıtılmasında birçok şeyin eksik bırakılması veya birbirinden kopuk bir şekilde aktarılması, bazı düzeltmelerin yeterince yansıtılmaması sebebiyle zihinlerde birtakım soru işaretlerinin olduğunu düşünüyoruz.

Dosyamızda aktaracaklarımızın önemli bir kısmı salt bilgiden ibaret olacaktır. Bu bilgileri yorumlamada herkesin kendine göre tarzı ve metodu olabilir. Bizim de kendimize göre bir tarzımız olacak elbette. Ama doğru bilgi aktarabilmek için elimizden geldiğince gayret ettik. Yorumlar ve değerlendirmeler ise tamamen bize aittir. Hiç kimse bizim yorumlarımızı olduğu gibi kabul etmek zorunda değildir. Faydalı bulan alır, farklı görüşü olan da kendi görüşünü esas alır.

Bu konuda İmam Şafii'nin güzel bir sözü var: "Bizim görüşümüz doğrudur, yanlış da olabilir. Başkasının görüşü yanlıştır, doğru da olabilir. Kim bizimkinden daha sıhhatli bir görüş ortaya koyarsa onu alırız."

Bu doğrultuda gerek bilgilere ve gerekse yorumlara eleştiride bulunmak bir haktır. Ama eleştiriyi hakarete dönüştürenler muhataplarının değil kendilerinin seviyelerini belirlemiş olurlar.

İslâm âleminin ileri gelen ilmî şahsiyetlerinden Üstat Yusuf el-Karadavi'ye onca eleştiride, hatta seviyesiz saldırılarda bulunulduktan sonra bizim savunma hakkını kullanmamıza da kimse öfkelenmesin. Lütfen bize de bu hakkı tanısınlar.

Prof. Yusuf el-Karadavi'nin Konumu

Prof. Yusuf el-Karadavi, İslâm âleminin tanınmış seçkin âlimlerindendir. Muhtelif konularda çok sayıda ilmî ve fikri eseri yayınlanmıştır. Fakat konumuz onun hayatı ve mücadelesi hakkında bilgi vermek olmadığından kendisiyle ilgili sadece bazı kısa notlar aktarmakla yetineceğiz.

Hâlen Dünya Müslüman Âlimler Birliği başkanlığını yapan Karadavi, Kudüs davasında dünya çapında ağırlığı olan Uluslararası Kudüs Müessesesi'nin de kurucularından ve hâlen Mütevelli Heyeti'nin başkanıdır. Başkanlığını Şii âlimlerden Ayetullah Muhammed Ali Teshiri'nin yaptığı İslâmî Mezhepler Arasında Yakınlaştırma (Takribu'l-Mezahib) Kurumu'na üyedir. Bu konuda ayrıca İslâmî Mezhepler ve Akımlar Arasında Diyalog ve Yakınlaşmanın İlkeleri adlı bir kitabı yayınlanmıştır.

Karadavi, Lübnan'da Hizbullah'ın Siyonist işgale karşı sürdürdüğü direnişe her zaman destek verdi. İran'ın nükleer enerji hakkını savundu. Kendisi Mehr Ajansı'nın yorumcusuna verdiği cevapta da buna vurgu yaparak şu ifadelere yer verdi: "Şianın Sünni toplumlara yönelik propaganda faaliyetlerine karşı tutumumu sürekli muhafaza etmeme rağmen İran'ın barışçı amaçla nükleer enerji edinme hakkını her zaman savundum. ABD'nin tehditlerine her zaman şiddetle tepki gösterdim. ABD'nin saldırı düzenlemesi durumunda İran'ın yanında yer alacağımızı ve İran'ın İslâm yurdundan bir parça olduğunu, bu konuda sorumluluğumuzu ihmal etmemizin caiz olmadığını, şeriatımızın yabancıların tehdidi veya müdahalesi karşısında bizi onu savunmakla yükümlü kıldığını ifade ettim."

Bu konularda ben de Üstat Karadavi'yle aynı yerde durduğumu, hem Hizbullah direnişini savunma, hem de İran'ın sivil amaçla nükleer enerji üretme projelerine karşı baskılara tepkilerimi dile getirme amacıyla birçok yazı yazdığımı hatırlatmakta yarar görüyorum.

Tartışmaların Geçmişi

Meselenin yanlış yöne çekilmesinin en önemli sebeplerinden biri Karadavi'nin hatırlatmalarının el-Mısriyyu'l-Yevm gazetesinin kendisiyle yaptığı röportajla başladığı kanaatidir. Buradan hareketle bazıları "önceleri bu konulara değinmeyen Karadavi'nin biri birden bu konuları gündeme getirerek ortalığı karıştırmasının sebebi oğlunun Şii olmasıdır" iddiasında bulundular. Oysa daha sonra dile getireceğimiz üzere oğlunun Şiileştiği iddiası asılsız olduğu gibi konuyu gündeme getirmesi de söz konusu röportajla başlamamıştı. Konu etrafındaki tartışmanın bu kadar yayılmasında ise röportajdan ziyade Hasanzade imzasıyla yapılan saldırı ve ona cevap verilmesi ihtiyacının doğması rol oynamıştı.

Aynı hususları Karadavi daha önce Takribu'l-Mezahib toplantılarında da dile getirmişti. Nitekim Katar'ın başkenti Doha'da düzenlenen Mezhepler Zirvesi sonrasında bizim yazdığımız ve gazetemizde 27 Ocak 2007 tarihinde yayınlanan yazımızda konuyla ilgili olarak şu bilgileri aktarmıştık:

"Üstat Karadavî açılış oturumunda yaptığı konuşmasında mezhepler arasında yakınlaştırma ve diyaloğun gerekli olduğunu ancak bunun için açık sözlü olmak gerektiğini vurguladı. Karadavi bu açıdan Şiî yayılmacılığı çabalarına ve sahabeyi kötüleyen sözler sarf edilmesine tepkisini dile getirerek, Şiî dinî önderlerden bu konuda açık tavırlı olmalarını istedi. Karadavî, mezhepler arasında diyalogun zorunlu olduğunu ama Şiî yayılmacılığı ve sahabeye hakaretin devam etmesi durumunda bunun mümkün olamayacağını ifade etti. Ayetullah Teshirî de yaptığı konuşmada Sünnîlerin Şiîlere yönelik tekfire ve Safevî nitelemesine son vermeleri gerektiğini ifade etti. Bazı Katar gazeteleri bu konuşmaları "atışma, karşılıklı birbirini kötüleme" anlamına gelen Sicâl başlığıyla verdiler. Ancak Ayetullah Teshirî buna tepki göstererek: "Benimle kardeşim Allâme Yusuf el-Karadavi arasında kesinlikle sicâl vuku bulmamıştır" dedi." (Katar'da Mezhepler Zirvesi başlıklı bu yazımızı isteyen gazetemizin zikredilen tarihli nüshasından çıkarabilir, isteyen de Web sitemizden yani www.vahdet.info.tr adresinden okuyabilir.)

Bu konuyu Üstat Karadavi Mehr Ajansı'na yazdığı cevapta da dile getirerek şu ifadelere yer verdi: "el-Mısriyyu'l-Yevm gazetesine söylediklerim daha önce Takrib toplantılarında söylediklerimin aynısıdır. Nitekim Rabat, Bahreyn, Şam (Dımeşk) ve Doha toplantılarında da aynı şeyleri söyledim ve Şii âlimleri o toplantılarda benden bunları duydular. Yorumlarını da yaptılar. Hatta yaklaşık on yıl önce İran'ı ziyaretim esnasında âyetlerden deliller göstererek şunları söyledim: Gözetilmesi ve aşılmaması gereken birtakım kırmızıçizgiler vardır. Bunlardan biri sahabeye hakaret diğeri de tamamen Sünni olan beldelerde mezhep propagandası yapılmamasıdır. O zaman Şia âlimlerinin tümü benim görüşlerime muvafakat etmişlerdi."

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere Karadavi konuyla ilgili itirazlarını ve uyarılarını on yıl önce İran ziyareti esnasında da dile getirmişti. Yeni bir şey söylemiyordu

El-Mısriyyu'l-Yevm'de Çıkan Röportajın Yol Açtığı Tartışma

Tartışmada esas alınan röportaj el-Mısriyyu'l-Yevm gazetesinin 9 Eylül 2008 tarihli sayısında yayınlandı. Tabii mesele gazetenin röportajda konuyla ilgili soru sorması üzerine gündeme gelmiş ve Karadavi de daha önce hem Takrib toplantılarında hem de İran ziyaretinde dile getirdiği hususları orada da dile getirmişti.

Gazetenin bu konuda soru sormasının sebebi ise tahminimize göre Arap dünyasında bu meselenin yaygın bir şekilde tartışılıyor olmasıydı. Türkiye'deki İslâmî camia açısından belki garip gelebilir. Ama ben şahsen ziyaret ettiğim birçok Arap ülkesinde bu konunun yani Şii propagandası meselesinin ateşli bir şekilde tartışıldığına kendim bizzat şahit oldum.

"Madem öyleydi neden Arap dünyasından da tepki gösterenler oldu?" diye sorulabilir. Bunun bizim gördüğümüz kadarıyla iki önemli sebebi var: Birincisi, bu tartışma mezhebi ayrılıkların kökleşmesine sebep olmaktadır, dolayısıyla konunun örtülmesi üzerine gidilmesinden evladır diye düşünülmesiydi. İkincisi de, Karadavi ilmî bir otoritedir, onun bu konuya girmesi iyi sonuç doğurmamıştır diye düşünülmesiydi.

Ama hangi açıdan bakarsanız bakın şu gerçeği görmeniz gerekir: Karadavi yeni bir şey başlatmamış var olan bir konuya temas etmiştir. Üstelik bunu ilk kez yapmıyordu, daha önce de yapmıştı. "Öncekiler etrafında benzer bir tartışma neden olmadı?" diye sorarsak da aradaki farka bakmamız gerekir. İncelediğimizde karşımıza çıkan tek farkın Mehr Ajansı'nın yayınladığı ve son derece seviyesiz saldırılarla dolu yorum olduğunu görürüz. Bu yorum meseleyi çok geniş bir alana taşıyan bir ses bombası etkisi yaptı.

Karadavi'nin Talepleri

Karadavi'nin söz konusu röportajda dile getirdiği iki önemli isteği vardı. Birincisi: Sünnilerin yoğun olduğu bölgelerde Şii propagandasına ve yayılmacılığına son verilmesi. İkincisi de sahabeye hakaretin sona erdirilmesi. Bu taleplerini dile getirirken İran'ı eleştiriyor ve Şii yayılmacılığına büyük paralar ayırdığını iddia ediyordu. Şii yayılmacılığının sona erdirilmesi talebine gerekçe olarak da Sünni âlemin aynı imkânlara sahip olmamasını, ayrıca Sünni âlimlerin, tartışmalı konulara girmekten çekinmeleri sebebiyle gençlerini mezhebi tartışmalarda gündeme getirilen ihtilaflı konular hakkında donanımlı hale getirmemiş olmalarını gösteriyordu.

Bardağın Dolu ve Boş Tarafı

Söz konusu röportajda tartışmaya konu olan bir diğer önemli husus ise Karadavi'nin Şiayı mubtedia yani bidat ehli olarak nitelendirmesiydi. Bu konuyla ilgili olarak da bazılarının onları tekfir ettiklerini, ancak kendisinin tekfir edilmelerine karşı olduğunu bunun yerine mubtedia (ehli bidat, dinin aslında olmayan bazı itikadi ve ameli unsurlara sahip akım) olarak nitelendirilmelerini daha uygun gördüğünü söylüyordu. Bu konudaki sözlerini de röportajın yayınlandığı ortam açısından değerlendirmek ve bardağın boş tarafının yanı sıra dolu tarafını da görmek gerekir. Çünkü son dönemde Arap dünyasında Şiaya yönelik tekfir furyasının gittikçe etkili olduğu ve yaygınlaştığı bilinmektedir. Nitekim Üstat da işte bu tekfirciliği onaylamadığını dile getirmek amacıyla söz konusu nitelemeyi öne çıkarmıştı. Bu bizim yorumumuz değil. Üstat kendisi de Mehr Ajansı'na cevap amaçlı açıklamasında aynı şeyleri vurgulamakta ve şu ifadelere yer vermektedir: "Ben de eskiden beri bu tekfir furyasına karşı mücadele edenlerdenim. Bu konuda Tekfirde Aşırılık Gerçeği adlı kitap yazarak bu aşırılığa karşı tepkimi dile getirdim. Orada kelime-i şehadeti söyleyen ve gereğini de yerine getiren bir kimsenin yakinen İslâm'a girmiş olacağını, onun dinden çıktığına hükmedilebilmesi için yakinî bir delile yani herhangi bir şüpheye mahal olmaksızın, kesin bir şekilde küfre götüren bir taşkınlığına şahit olunması gerektiğini ifade ettim." Üstat, İslâmî Mezhepler ve Akımlar Arasında Diyalog ve Yakınlaşmanın İlkeleri adlı kitabında da konuya temas etmişti.

Üstat Karadavi'nin söz konusu röportajdaki "ehli bidat" nitelemesini ona şiddetle saldırmak için gerekçe edinenlerin onun, Şiayı tekfir furyası karşısında her zaman bir set görevi gördüğünü de dikkatten kaçırmamalarını öneriyorum. Eğer bir ilmî otorite sıfatıyla onun çabaları olmasaydı bu tekfir çok daha ileri düzeye varmış olacaktı. Onca saldırıya maruz kalmasına rağmen Üstat tekfirciliğe karşı mücadele konusundaki tutumunu da değiştirmemiştir.

Bidat ehli nitelemesi ise Sünni âlimlerin İsna Aşeriyye Şiası hakkındaki ortak görüşüdür. Kitaplarda zaten var olan bir görüşün bir röportajda konuyla ilgili soruya cevapta dile getirilmesinin mezhep fitnesinin kurcalanması olduğunu iddia edenlerin bu kurcalamayı, Sünni itikadını tümüyle dalalet olarak nitelendiren kitapları ücretsiz dağıtanların daha fazla yaptıklarını da görmeleri gerekir. Daha sonra vereceğimiz bilgilerle bu konu biraz daha ayrıntılı ele alınmış olacaktır.

Çirkin Saldırılar

Tartışmanın geniş alana yayılmasında ses bombası etkisi yapan çirkin saldırı İran'ın Mehr Ajansı tarafından Hasanzade imzasıyla 13 Eylül 2008 tarihinde yani röportajın yayınlanmasından dört gün sonra yayınlandı. Zaten sert atışmalar ve şiddetli tartışmalar da ondan sonra başladı.

Söz konusu saldırıda Karadavi'nin Yahudi hahamların ağızlarıyla konuştuğu, Siyonizme ve masonlara hizmet ettiği iddia ediliyordu. Saldırıda bulunan kişi bununla hızını alamayarak, yüz milyonların hürmetine mazhar olmuş bir ilim otoritesini münafıklıkla ve deccallıkla suçluyordu.

Aslında bu suçlamalar nazarı itibara alınacak türden bile değildir. Fakat tartışmalara konu olduğundan burada biz de kısaca nakletme ihtiyacı duyduk.

Üstat Karadavi'nin Kudüs ve Filistin davasındaki çabaları onu tanıyan herkes tarafından bilinir. Bu gerçek Yahudi hahamların ağzıyla da itiraf edilmiştir ve hahamlar Filistin meselesinde en tehlikeli kişilerin din âlimleri, onların içinde de Yusuf el-Karadavi olduğunu dile getirmişlerdir. Amerika'daki ve Avrupa'daki Yahudi lobilerinin sürekli Karadavi'yle uğraşmaları, İsrail karşıtı ve şehadet eylemlerine fetva veren kişi diye İngiltere, ABD ve muhtelif Avrupa ülkelerine sokulmaması onun Kudüs davasına sahip çıkmadaki konumunu açıkça ortaya koymaktadır. Karadavi, Çağdaş Fetvalar adlı kitabında masonluk hakkında verdiği fetvayla bu teşkilata karşı tutumunu hem dinî, hem de fiili açıdan çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Deccallık ve münafıklık suçlamasına karşı ise bizzat Üstat Karadavi'nin kendi cevabını aktaralım: "Bu iddialar sadır olana daha çok yakışır. Şairin dediği gibi: Aramızdaki bu ayrışma size yeter, her kap içindekiyle birlikte pişer."

Kısacası o çirkin ve yakışıksız sözler sahibini tanıtır. Birilerine hakaret ve saldırı amacıyla kullanılmış olması hedef alınanın seviyesini düşürmez. Çünkü kötü söz sahibinindir.

Bazıları Hasanzade imzasıyla yapılan saldırının seviyesizliğini itiraf etmekte ve bundan beri olduklarını, dolayısıyla söz konusu saldırıyı bahane ederek işi uzatmanın bir anlamı olmadığını dile getirdiler. Keşke öyle olsaydı! Ama ne yazık ki Hasanzade'nin saldırılarından beri olduklarını söyleyenlerden bazıları baskın çıkabilmek için onunkinden daha şiddetli ve sert bir üslupla saldırdılar.

Biz tüm saldırıları tek tek sıralayarak sözü fazla uzatmayacağız. Bir örnek olarak hatırlatalım ki Kuveyt'te merci-i taklit kabul edilen Muhammed el-Mehri de, Üstat Karadavi'ye çok çirkin saldırıda bulunanlardan biridir. Karadavi'yi ehlibeyt düşmanlığıyla, Siyonistlere ve İslâm düşmanlarına hizmet etmekle suçladığı gibi Kuveyt'teki tüm din âlimlerini, ondan beri olduklarını ilan etmeye çağırdı ve bunu yapmayanların da "dilsiz şeytan" oldukları iddiasında bulundu. El-Mehri, bunların dışında da çok çirkin saldırılarda bulundu. Böyle bir saldırının tam da Katar'a ziyarette bulunan İran heyetinin Mehr Ajansı'nın yayınladığı hakaret dolu yazıdan dolayı özür dilemesinin hemen ardından gerçekleşmesi de düşündürücüydü.

Üstat Karadavi'nin hatırlatmalarının "mezhep fitnesi" nitelemesiyle şiddetli tepkilere konu edilecek bir yanı yoktu. Çünkü tartışmaya konu olan özetle üç iddiası vardı: Sünni beldelerinde Şii yayılmacılığı ve İran'ın bunu finanse etmesi, sahabeye hakaretin yaygınlaşması, Sünni âlimlerin büyük çoğunluğunun Şiayı mubtedia (bidat ehli) olarak gördüğü ve kendisinin de bu görüşte olduğu. Üçüncü hususu da son dönemde yaygınlaşan Şiayı tekfir furyasına itiraz babından söylemişti.

Böyle olmakla beraber farklı yaklaşımlardan yola çıkılarak itiraz ve eleştiride bulunulması mümkündür. Fakat itiraz ve eleştiri hakkı hiç kimseye çirkin hakaret ve saldırı hakkı vermez.

Konunun Türkiye Kamuoyuna Tek Yönlü Aktarılması

Türkiye'de bu tartışma birçoklarının gündemine girmedi. Ama gündemlerine alanların birçoğu gelişmelere tek pencereden baktılar. Üstat Karadavi'nin uyarılarını "mezhep fitnesi" çerçevesinde ele alanların genellikle, onu hedef alarak ortalığı karıştıran hakaret ve saldırı içerikli sataşmalara fazla dikkat çekmediklerini, bu arada eleştirel yaklaşımları ağırlıklı olarak aktarırken Karadavi'nin veya onun görüşlerini savunanların cevaplarına yer vermediklerini gördük. Bu da okuyucularının eleştirilerden haberdar olurken cevaplardan haberdar olamamalarına sebep oldu. Karadavi on yıldan beri muhtelif ortamlarda dile getirdiği hatırlatmalarını bir gazete röportajında tekrar ettiği için mezhep fitnesi çıkarmakla suçlanırken, ona çirkin sözlerle saldıranların kabahatleri görülmemiş oldu.

Bunak Suçlaması

İlim âleminde saygınlığı olan ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği'nin de başkanlığını yapan Üstat Karadavi'yi hedef alan yakışıksız hakaret ve saldırılardan biri de bunak suçlamasıydı.

Üstadın gerek tartışmaya konu olan röportajında ve gerekse kendisini hedef alan saldırılara verdiği cevaplarda kullandığı üslup herhangi bir muhakeme sorunu yaşamadığını ortaya koyuyordu. Ayrıca uluslararası çapta ağırlığı olan önemli kurumların başında yer aldığı gibi Katar'da önemli bir ilmî kurumu da bilfiil yönetmektedir.

Bu durum karşısında şunu sormak gerekiyor: Bu itham onun eleştirilerine binaen mi yapılıyor yoksa yaşına binaen mi? Eleştirilerine ve tepkilerine binaen ise İran'ın herhangi bir politikasını veya stratejik tutumunu eleştiren ya da uygulamalarına tepki gösteren herkesi bunaklıkla itham etmek gerekir. Eğer öyle düşünürseniz İran'ın içinde de pek çok bunak bulabilirsiniz. Şayet yaşına binaen söyleniyorsa, ona tepki gösterenlerin bazılarının Karadavi'den daha yaşlı olduklarının hatırlanması gerekir.

Şii Propagandası İddialarına Yaklaşımlar

Tartışmanın ana eksenini Şii propagandaları ve İran tarafından desteklenen mezhebi yayılmacılık iddiaları oluşturuyordu. Bazıları böyle bir şeyin hiç olmadığını, tamamen bir hayalden ibaret olduğunu ileri sürdüler. Bazıları büyütülecek bir şey olmadığını, Karadavi'nin habbeyi kubbe yaptığını söylediler. Bazılarına göre bunda endişe edilecek bir şey yoktu, çünkü bir Sünninin Şiiliğe geçmesiyle bir Hanefinin Şafiiliğe geçmesi arasında fark yoktu. Bazılarına göre İran devrimi ve Hizbullah zaferi Şiiliğe ilginin artmasına sebep olmuştu. Bu ilgi de bazı çevrelerde bir Şiafobya (Şiileşme korkusu) ortaya çıkmasına yol açmıştı. Şii çevrelerden bazılarının iddiasına göre ise bu bir ehlibeyt mucizesiydi. Çünkü İran devrimi sonrasında kurulan düzen ve Hizbullah zaferi Sünni kesimde "kendini sorgulama" ihtiyacının doğmasına yol açmıştı. Bu sorgulamayı yapanlar da dalaletlerini fark ederek hidayete yönelmişlerdi ve Şiileşmeğe başlamışlardı. Nitekim Mehr Ajansı'nın yayınladığı yorumda bu iddia ediliyordu ve İran devrimi sonrası kurulan düzene atıfla, Müslümanların Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Hz. Ali (r.a.)'den sonra böylesine mükemmel bir düzeni ilk kez gördükleri ileri sürülüyordu.

Biz bu iddiaların tümünü teker teker tahlil etmeyeceğiz. Bazılarıyla ilgili tahlilleri okuyucularımızın kendilerinin yapması daha uygun olacaktır. Sadece fikir vereceğini düşündüğümüz bazı bilgileri ve değerlendirmeleri ilginize sunmakla yetineceğiz.

Şiileştirme Propagandası Gerçekten Yok mudur?

Öncelikle "yoktur" iddiasını bizzat İran haber kaynakları yalanlamaktadır. Çünkü bu kaynakları takip eden herkes daha önce Şiileştirme faaliyetlerinde elde edilen başarılar hakkında ne kadar haber yayınlandığına, hatta bazen çok büyük mübalağalar yapıldığına şahit olmuştur. Nitekim konuyla ilgili değerlendirme yapan

Usame Şuhade, "Şiiler bile bunu inkâr etmiyorlar" dedikten sonra bir Arap şairin güzel bir beytiyle cevap veriyor: "Ve leyse yesihhu fi'l-ezhani şey'un; İza'htace'n-neharu ila delilin (Gündüzün de ispatı için delile ihtiyaç olacaksa; Zihinlerde hiçbir şeyin doğruluğu kesin olamaz)."

Siparişle yazdırılmış olması muhtemel "Nasıl hidayet buldum?" adlı kitabın onlarca dile çevrildiği, yüz binlerce basıldığı ve çoğunlukla ücretsiz dağıtıldığı, bazı yerlerde doğrudan İran'la bağlantılı kurumlar tarafından dağıtıldığı örtülmesi mümkün olmayan bir gerçektir. Sadece bu kadardan ibaret değil. Bunların dışında da birçok kitabın basılıp dağıtıldığı biliniyor.

Takribu'l-Mezahib Kurumu'nun Sudan'ın başkenti Hartum'da açılan bürosu "Nasıl Hidayet Buldum?" adlı kitabı dağıtması sebebiyle kapatıldı. Zaten Karadavi'yi rahatsız eden uygulamalardan biri de kendisinin üyesi olduğu ve normalde mezhepler arası ihtilafları körüklemekle değil bu ihtilafları tarihe gömerek yakınlaşmayı sağlamakla uğraşması gereken bir kurum adına, Sünnilikten Şiiliğe geçmesini dalaletten yani sapıklıktan hidayete geçme olarak nitelendiren ve "sapıklık (!)" dönemlerini eleştiren bir Tunuslunun yazdığı kitabın dağıtılmasıydı.

Varsa Abartılıyor ve Mezhep Kışkırtması mı Yapılıyor?

Gerçekleri gizlemediğimiz zaman böyle bir propagandanın ve yayılmacılığın varlığını kabul etmek zorunda kalıyoruz. Ama kabul etmemiz gereken daha başka gerçekler de var. Onlardan biri bu propaganda ve yayılmacılığın İran devrimiyle başlamadığı ondan önce de tarih boyunca var olduğu. Ama İran devrimi sonrasında daha sistematik bir şekilde ve çok daha geniş çaplı olarak yürütülmüştür. Bir diğeri de tarihte ve günümüzde sadece Şiiler tarafından değil Sünniler tarafından da benzer bir propaganda ve yayılmacılık faaliyetinin yürütüldüğü.

"Öyleyse Karadavi ne ile uğraşıyor?" diye sorabilirsiniz. O da itiraz hakkını kullanıyor. Gerekçeleri ise şunlar: Birinci olarak, Şii camianın arkasında devlet desteği ve geniş imkânlar var. Sünni camia bu imkânlardan yoksun. İkinci olarak, Sünni camianın âlimleri ihtilaflı mevzulara girmemek için gençlerini bu konularda donatmadılar. Normalde bunu yapabilirlerdi. Ama ümmetin maslahatını göz önünde bulundurarak yapmadılar. Dolayısıyla Sünni camiada özellikle genç nesil bu konuda hazırlıklı ve donanımlı değil. Üçüncü olarak, "Takrib" başlığı altında yürütülen ve ihtilafları tarihe gömmeyi amaçlayan bir çalışma var. Böyle bir çalışmanın başarılı olması karşılıklı olarak kırmızıçizgilere riayeti gerektirir.

Üstat Karadavi bu gerekçelerini kendisine yöneltilen saldırı ve sataşmalara verdiği cevaplarda dile getirmiştir. Bu gerekçelere binaen Şiileştirme faaliyetlerine karşı itiraz hakkını kullandığından dolayı hemen kıyametin koparılması gerekmez.

Bazıları İran'ın devlet olarak işe karışmadığını, çalışmaların gönüllü kuruluşlar tarafından yürütüldüğünü ileri sürdüler. Ama bu iddia gerçekleri yansıtmıyor. Bu alanda çalışan ve "gönüllü" görünümlü kuruluşların arkasında devlet desteği olduğu gerçeğini gizlemeye çalışmak güneşi balçıkla sıvamaya kalkışmak gibidir.

Burada nazarı dikkate alınması gereken bir husus da zikredilen gerekçelere binaen Karadavi'nin itirazlarını yersiz bir Şiafobya olarak görenlerin, mukabil bir fobyanın İran'ın resmi politikasında çok daha belirgin bir şekilde kendini gösterdiğini, Sünni propagandasına kesinlikle imkân tanınmadığını, Şiiliğe eleştirel yaklaşan kitapların ise kendilerinin değil isimlerinin bile sokulmadığını görmek istememeleridir.

Bazıları bunun tartışma konusu yapılacak bir öneme haiz olmadığı, Hanefilikten Şafiiliğe geçmekle Sünnilikten Şiiliğe geçmek arasında bir fark bulunmadığı kanaatini taşıyor olabilir. Ama böyle bir kanaate sahip olmak bu kanaati taşımayanlara, dolayısıyla mezhebi propaganda faaliyetlerine itirazda bulunanlara hakaret ya da saldırı hakkı tanımaz. Bunu hatırlattıktan sonra şu hususa dikkat çekmek istiyoruz: Evet, siz böyle düşünüyor olabilirsiniz, ama "Nasıl Hidayet Buldum?" diyenler ve bu gibilerin kitaplarını dağıtarak görüşlerine destek verenler öyle düşünmüyorlar. Çünkü bu intikali dalaletten kurtulma, hidayet bulma olarak görüyorlar.

Mehr Ajansı'nın yayınladığı yorumdaki bakış açısı da bu yöndeydi. Çünkü söz konusu yorumda İran devriminden ve Hizbullah zaferinden sonra halkların sapmalarını gördüğü ve hidayete erdiği söyleniyordu.

Bu durum karşısında habbeyi kubbe yapanların söz konusu propaganda faaliyetlerine itiraz haklarını kullananlar mı yoksa o yüzden velvele çıkarıp mezhep fitnesi yapıldığını ileri sürenler mi olduğunu sormamıza kimse kızmamalı. Mezhep fitnesi yapıldığını söyleyenler bu itiraza sebep olan gelişmeleri de görmek ve eğer bir fitneden söz edilecekse kaynağının da iyi teşhis edilmesi gerektiğini düşünmek durumundadırlar. Bir tarafta sürekli belli bir itikadi çizgiyi hedef alan ve tümüyle "dalalet" olarak nitelendiren kitaplar harıl harıl ve yüz binlerce basılıp dağıtılırken öbür tarafta "hayır efendim buna itiraz edemezsiniz, ederseniz mezhep fitnesi çıkarmış olursunuz" denmesi biraz insafsızlık olmuyor mu?

Bu durum karşısında önümüzde duran iki seçenek var:

Birincisi: Mezhebi ihtilafları öne çıkaran ve mezhebi yayılmacılığı esas alan propaganda faaliyetlerine son verilsin, tekfirci yaklaşımların bileğini güçlendirecek tutumlardan kaçınılsın, ümmet bütünlüğünü sağlayacak zemin oluşturulsun. Merkezi İran'da olan Takrib Kurumu'nun bir anlam kazanması belki bu tercihle mümkün olacaktır. Üstat Karadavi'nin istediği de budur.

İkincisi: Kimse kimseye karışmasın. Herkes istediği gibi propaganda yapsın. İhtilaflı konularda da herkes haklılığını ispatın gayreti içinde olsun, delillerini ortaya koysun. Kimse bizim arkamızda devlet desteği yok, biz gençlerimizi donatmadık mazeretine sığınmasın. Böyle bir tercih yapılması da mümkündür ve Karadavi'nin uyarılarının yanlış yönlere çekilmesinin gidişatın bu yöne doğru olmasına yol açması muhtemeldir. Ama böyle bir tercih tekfirciliğin önünü oldum olasıya açacaktır. O zaman İran, başkalarından istediğini kendisi de aynı ölçüde sağlamak zorunda olacaktır.

Sahabeyi Hedef Alan Aşırılıklar

Üstat Karadavi'nin açıklamaları üzerine ateşlenen tartışma ortamında Lübnan'daki Şii cemaatin taklit mercii kabul edilen Ayetullah Hüseyin Muhammed Fadlullah sahabeye hakaret ve küfrün haram olduğuna dair bir fetva yayınlandı. Ne güzel! Bu şeker gibi fetva uygulamaya da taşınsa ve hakaretin önüne tümüyle geçilse sorun kökünden halledilmiş olacak zaten. Ama ne yazık ki sorun devam ediyor. Sahabeye hakaret içeren ifadeler televizyon ekranlarına bile yansıyorsa bu realiteyi inkâr etmek bir şey değiştirmeyecek. Vakıa, onun inkârıyla değil üzerine gidilmesiyle değişir.

"Bakın Şii âlimler bunun haramlığına fetva veriyorlar; onların yapabilecekleri de budur. Onların fetvalarına rağmen hakaret edenler oluyorsa, bütün yasaklara rağmen içki içen kumar oynayan insanlar gibi onlar da haram işliyorlar" denebilir. Zaten Üstat Karadavi de Şii âlimleri veya belli bir kurumu mahkûm etmiyor. Şiiler arasındaki yanlış yaklaşımlardan kaynaklanan bir vakıaya işaret ederek bunun önüne Şii âlimlerin ve yönlendirici kurumların geçebileceğine dikkat çekiyor. Onlardan bunu istiyor. Yani fetvanın pratiğe taşınması için gayret sarf etmelerini. Şii âlimler de Sünni âlimlerden Şiaya karşı tekfirciliğin önüne geçmelerini istiyorlar. Biz onların da haklı olduklarına inanıyoruz. Sahabeye hakaret de tekfircilik de karşılıklı antipatinin şiddetlenmesine sebep olacak, kimseye bir yarar sağlamayacaktır. İkisi de bir felakettir, ikisinin de önüne geçilmelidir.

Bunları Konuşacağına ABD Üslerini Konuşsaydı!

Meseleye bu yönden yaklaşmak sadece bir mugalatadan, meseleyi anlamsız yönlere çekmekten başka bir şey değildir. Şimdi düşünelim: Biz, ABD üslerinin olmadığı bir ülkede mi yaşıyoruz? Peki, sabah akşam, yat kalk ABD üslerini mi konuşuyoruz.

Konunun bu yönlere çekilmesiyle Üstat Karadavi'nin bu meseleler hakkında hiç konuşmadığı intibaı da verilmek isteniyor. Üstat Karadavi 15 yaşından beri İslâmî hareket bünyesinde faaliyet gösteren, yöneticilerin uygulamalarına tepkilerinden dolayı birçok kez hapse giren, işinden olan, eziyet çeken, haksızlığa uğratılan biridir. ABD'nin Irak işgaline ve bu işgale herhangi bir şekilde destek verilmesine en aktif şekilde tepki gösteren ilim adamlarının başında Karadavi'nin yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstat Katar'da yaşıyorsa ve orada ABD üsleri varsa yapabileceği tepkisini dile getirmekten ibaret olacaktır ve bunu da yapmıştır. Kalkıp o üsleri bombalayacak değil.

İşgalden ve dış güçlerden kaynaklanan birtakım sorunlarımızın olması bize kendi iç meselelerimizi konuşmayı yasaklamaz.

Üstat Karadavi'ye bu tarz itirazlarda bulunanlara biz de diyoruz ki: Sünni beldelerinde mezhebi propaganda faaliyetleri yapmak için tahsis ettiğiniz paraları gayrimüslimler arasında İslâm daveti yapmak için değerlendirseniz daha güzel olmaz mı?

Zamansız Tartışma İddiası

"Zamansız tartışma" iddiasındaki yanlışlığın başını Karadavi'nin bu konudaki itirazını ilk kez el-Mısriyyu'l-Yevm gazetesinin sorularına verdiği cevaplarla ortaya koyduğu ve tartışmanın oradan neşet ettiği düşüncesi oluşturmaktadır. Oysa daha önce de dile getirdiğimiz üzere orada söyledikleri on yıldan beri dile getirdiği hususların bir tekrarıydı. Bu durum karşısında sormak lâzım: Ortada bir gerçek varsa o gerçeğin dile getirilmesi için nasıl bir zamanı yakalamak gerekir? İsrail'in ortadan kalkmasını mı yoksa ABD'nin İran'a yönelik tehditlerinin sona ermesini mi beklemek zorundayız? Peki, mezhebi temelli propaganda faaliyetleri çok mu zamanlı? Bu faaliyetleri yürütenler İsrail'in ortadan kalkmasını veya ABD tehditlerinin sona ermesini bekliyorlar mı?

Amerika'nın Çıkarlarına Hizmet Edildiği İddiası

Söz konusu meselenin gündeme getirilmesiyle ABD çıkarlarına hizmet edildiği iddiası da bir saptırmadır. İçerideki sorunların konuşulması ve tartışılmasının ABD hesaplarıyla bir ilgisi yoktur. Karadavi her zaman Amerika'ya karşı İran'ın yanında yer aldı. Bizim bu konudaki tutumumuzu da yazılarımızı takip eden herkes bilir. Ama ABD tehditleri karşısında ve İran'ın nükleer enerji hakları konusunda onun yanında olmamız, mezhebi temelli propaganda faaliyetlerinde de yanında olmamızı gerektirmez.

Karadavi'nin uyarılarından rahatsız olanlar yine aynı çerçevede haksız ithamlarda bulunarak onun misyonerliğe karşı konuşmadığı, laiklik hakkında suskun kaldığı vs. türünden iddialarda bulundular. Oysa bunların tümü iftiradır. Üstadın bütün bu konularda kitapları yayınlanmıştır. Misyonerliğe karşı kitap ve yazıları biliniyor. Buna ilaveten özellikle son dönemdeki misyonerlik faaliyetlerine karşı değişik platformlarda atağa geçtiği, yaşlılığına rağmen bu alandaki çalışmalarını sürdürdüğü de bir gerçek. Laiklik ve İslâmî siyaset konusunda İslam ve Laiklik Karşı Karşıya, İslâm'a Karşı Laik Köktencilik, Din ve Siyaset, İslâm'da Devlet Fıkhı adlı eserleri başta olmak üzere birçok kitabı yayınlanmıştır.

Konunun Hizbullah'la İlişkilendirilmesi

Bu tartışmanın Hizbullah'la ilişkilendirilmesi ve o çerçeveye doğru çekilmesi Hizbullah'a bir iyilik değildir. Hizbullah'ın direnişini ve Siyonist işgal karşısında zaferini mezhebi çerçevenin içine sokmaya kalkışanlar da ona iyilik etmiş olmazlar. Lübnan'da ve Filistin'de Siyonist işgale karşı verilen mücadelenin genel İslâmî çerçevede ele alınması bu mücadelenin mesajına daha uygun olacaktır. Hatta Lübnan'daki siyasi tartışmaların ve ihtilafların da Siyonist işgale karşı verilen mücadeleden tamamen ayrı bir başlık altında ele alınması gerekir. Filistin'deki gruplar arası ihtilaf ve kavga için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Bir taraf haklı bir taraf haksız olsa bile içerideki siyasi ihtilafın dayanağı ve gerekçesi Siyonist işgale karşı verilen mücadelenin dayanak ve gerekçesinden çok daha zayıftır. Bunu kabul etmek ve siyasi ihtilaflara yapılan itirazları o çerçevede ele almak gerekir. Karadavi'nin Lübnan konusundaki itirazları da içerideki siyasi ihtilaflarla ilgilidir. Bu itirazını Filistin'deki İslâmî harekete karşı da yapmıştır.

Mehr Ajansı'nın yorumunda Üstat Karadavi'nin Hizbullah'ın kahramanlıklarından söz etmediği iddiasında bulunulması tamamen iftiradır. Karadavi, Hizbullah'ın işgale karşı mücadelesine sürekli arka çıkmış, destek vermiştir. Hatta o dönemde yayınlanan ve Hizbullah'ı Şii bir örgüt olmasından dolayı hedef alan Suudi âlim İbnu Cibrin'in fetvasına da en başta o itiraz etmişti.

Karadavi Yalnız mı Kaldı?

Bazıları birkaç itirazdan ve eleştiriden yola çıkarak Karadavi'nin tamamen yalnız kaldığı iddiasında bulundular. Daha önce de dile getirdiğimiz üzere bunu ileri sürenler meseleye sadece bir pencereden baktıkları için gerçeğin öbür tarafının üstünü kapatma yoluna gittiler. Oysa itiraz ve eleştirilerin on katı kadar da destek açıklaması yayınlandı. Sadece Pakistan'da beş bin ilim adamının imzasını taşıyan bir destek açıklaması yayınlandı. Ezher Âlimleri Birliği destek yönünde ortak tavır sergiledi. Dünya Müslüman Âlimler Birliği'nin olağanüstü toplantı sonrasında yayınladığı bildiri de destek mahiyetindeydi. Ayrıca kişisel olarak birçok ünlü ilim adamı destek tarzında açıklamada bulundu. Çok sayıda yazar yazılarıyla desteğini ortaya koydu.

Oğlunun Şii Olduğu İddiası

Bundan birkaç yıl önce haftalık bir yayın organı projesiyle ilgili istişare toplantısından çıkarken selefi temayülde gençlerden biri beni kenara çekerek; "özel bir şey soracağım?" dedi. "Nedir?"; "Senin Şii olduğun söyleniyor, doğru mu?" Hayret ettim ve "herhalde birileri aleyhimizde propaganda amacıyla böyle bir iddiayı ortaya atmıştır" diye düşündüm. Üstat Karadavi'nin şair oğlu Abdurrahman'ın Şiî olduğu söylentisini duyunca o gencin sorusu aklıma geldi ve "acaba o iddia bir dışlama değil de sahiplenme girişimi miydi?" diye düşünmeye başladım.

Ben de Doha'da eski tanıdıklarımızdan ve Üstat Karadavi'nin yakın çevresinden değerli ilim adamı Prof. Ali Karadaği'yi kenara çekip; "Üstadı bu konuda rahatsız etmek istemediğim için sana sormak istiyorum, oğlu Abdurrahman'ın Şii olduğu doğru mu?" diye sordum. "Vallahi yalan, kesinlikle öyle bir şey yok" diye cevap verdi. Zaten daha sonra hem oğlu hem de Üstat Karadavi bu iddiayı yalanladı.

Tabii, üstadın itirazlarının oğlunun Şiileşmesinden ileri geldiği iddiasına sarılanlar onun bu uyarıları ilk kez yapmadığı gerçeğinin üstünü de kapatmaya çalışıyorlardı.

Fakat bundan daha ilginç olanı bir yanda böyle bir iddiaya sarılanların öbür yanda Üstadın çocuklarının Anglosakson kültürüne esir oldukları iddiasında bulunmaları ve onu Şii propagandalarıyla uğraşacağına Batıcı propagandalara, kendi evine doğru yaklaşan Siyonist yayılmacılığa karşı cephe almaya çağırmalarıydı.

Mehr Ajansı'nın yayınladığı yazıda bu konuda da şöyle deniyordu: "Şeyh Karadavi bunları konuşacağına bizzat Karadavi'nin evine doğru yaklaşan Siyonist yayılma tehlikesinden söz etseydi daha iyi olurdu. Çünkü onun Londra'da ikamet eden oğulları tamamen Anglosakson kültürüne kendilerini kaptırıp İslâm kültüründen uzaklaşmışlardır."

Biz bu iddiaya da bizzat Üstadın kaleminden cevap verelim: "Bu insanların bu kadar açık iftirada bulunmaya nasıl cüret edebildiklerine şaşırıyorum. Benim çocuklarımdan hiçbiri Londra'da oturmuyor. Oğullarımın bazıları Katar Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak, bazıları da Katar'ın Kahire sefaretinde çalışıyorlar. Üç kızım İngiltere'de doktora aldı ve yıllardan beri Katar'da ikamet ediyorlar. Hepsi de İslâm kültürüne bağlıdır. İslâm kimliğine sahiptirler. Yoksa söz konusu haber ajansı kızlarımın bilimsel ihtisaslarını İslâm kültüründen çıkmak olarak mı görüyor? Siyonist yayılma tehlikesi karşısında ne yapmam gerektiğini ise söz konusu haber ajansının dış ilişkiler uzmanı Sayın Hasanzade'den öğrenecek değilim. On beş yaşımdan beri şiirimle nesrimle konuşmamla kitabımla buna karşı mücadele verdiğim biliniyor."

İlginçtir ki birilerini yıpratmak için oğullarının kızlarının attığı her adımı yakın takibe alanlar daha önce Haris ed-Dari'nin oğlunun gizlice İsrail ziyareti yaptığını ileri sürmüşlerdi ama o da yalan çıktı.

Karadavi Katar Emirinin Özel Danışmanı mıdır?

Bazen eleştirileri haklı göstermek için, hedef alınanların "zaten sağlam pabuç olmadıkları" kanaatinin oluşturulmasına çalışıldığını görüyoruz. Üstat Karadavi'nin Katar Emirinin özel danışmanı olduğu iddiası da bu amaçla ortaya atılmış bir iddiadır. Biz bu iddiaya daha önce bir yazımızda cevap vermiş ve böyle bir görevinin olmadığını dile getirmiştik.

Onun bu yöndeki iddialara verdiği cevabı burada aynen aktarıyoruz: "Beni tanıyan herkes bilir ki gençliğimden beri batıla karşı hakkın kılıcını kuşanmış durumdayım. Hiçbir kralın, başkanın veya emirin yalakalığını yapmış değilim. Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından da korkmam. Eğer ki kendimi yalakalık pazarına çıkarmaya kalkışsaydım milyonları veren, malıyla birçoklarının bağını (velayetini) satın almaya güç yetirebilen İran'ın yalakalığını yapardım. Ama ben yeryüzünün hazineleriyle satılan biri değilim. Beni şanı yüce olan Allah satın almıştır ve kendimi O'na sattım. Birkaç yıl önce bazı Sünni âlimler arasında bana da ödül verme teklifinde bulundular ama ben kendilerine mazerette bulunarak kabul edemeyeceğimi bildirdim."

İlim Adamlarını Yıpratma ve Otoritelerini Sarsma Çabası

Normal fikri çerçevede eleştiride bulunulması ve tartışmaya yapıcı fikirlerle iştirak edilmesi bir haktır ve kabul etsek de etmesek de saygı gösteririz. Çünkü biz peygamberler dışında hiçbir beşerin masum olmadığı inancındayız. Yanlışın düzeltilmesine çalışmak da bir görevdir. Ama ilim adamlarının imajlarını yıpratma amacına yönelik hakaret, sataşma ve iftiraları mazur göremeyiz.

Bazıları bu tür hakaret ve iftiralarla söz konusu ilim adamlarının prestijlerini sarsmayı, böylece propagandanın önünden onlardan kaynaklanan engeli kaldırmayı amaçlıyor olabilirler. Böyle düşünenlerin bilmesi gerekir ki milyonların gönlünde taht kurmuş ilim adamları ilmin kaleleri gibidir. O kalelerin duvarlarını taşlayanlar o duvarlara zarar veremezler ama attıkları taşlar duvarlara çarpıp geri kendilerine dönebilir.

Çözüm Birlikte Yaşamak

İtikadi mezhep yüzyıllardan beri devam eden bir gerçektir ve bu gerçeği değiştirme imkânımız yok. Gazetemizin değerli yazarlarından Dr. Serdar Demirel'in konuyla ilgili yazılarında da dile getirdiği üzere bu mezheplerin içini boşaltmaya kalkışmak boş bir çabadan ibaret kalır. Dolayısıyla çözüm ihtilafları körüklemek değil birlikte yaşama formülünü hâkim kılmaya çalışmaktır. Takribu'l-Mezahib ile mezheplerden birini diğerine uydurmak veya ihtilafları yok saymak kastedilirse herhangi bir sonuç alınması mümkün değildir. Karşılıklı müsamaha ve muayeşe kastedilirse başarılı olunması mümkündür. Eğer bu yönde çaba sarf edilirse ittifakların ihtilaflardan fazla olduğu görülecektir.

Uyarılar İran'ın da Yararınadır

Üstat Karadavi'nin uyarılarına karşı şiddetli tepki gösterenler O'nun İran karşısında ABD'nin bileğini güçlendirdiği yönünde anlamsız ve tutarsız ithamlarda bulundular. Oysa Karadavi'nin uyarıları İran'ın da yararınadır. Mezhebi merkezli hareket eden, bu çerçevede propaganda faaliyetleri yürüterek ümmetin yüzde doksanlık kesimini oluşturan ehlisünnet camiasının itikadî çizgisini "dalalet" olarak nitelendiren kitaplara veya yayınlara destek veren İran kendini İslâm dünyasından tecrit eder, yalnızlığa iter. Ümmetle bütünleşme çabalarına ağırlık veren ve mezhebi ön plana çıkarmayan İran ise dış baskılar ve tehditler karşısında kendini daha güçlü hissedecektir. İran'ın bu konuda yakın geçmişindeki tecrübelerinden yararlanması ve devrim sonrası siyasi gelişmelerle ilgili tanıtım çalışmalarının "devrim ihracı" başlığı altında mezhep ihracına ve siyasi Şiileştirme faaliyetine dönüştürülmesinin ona hiç yaramadığını anlaması gerekir.

Dizi yazımıza bir haşiye

Gazetemizde 4-8 Kasım tarihleri arasında yayınlanan dizi yazımızla ilgili olarak Türkiye'deki Caferi cemaatten Kemal Kemahlı kardeşimizin bir eleştirel açıklaması ulaştı. Kemal bey ayrıca telefonla arayarak görüşlerini iletti. Yine Türkiye'deki Caferi cemaatin ileri gelenlerinden Huccetu'l-İslâm Kadir Akaras Bey gazetemize gelerek ziyarette bulundu.

Sayın Kadir Akaras'a ziyaretimizde bulunma nezaketinden ve kardeşlik çerçevesinde düşüncelerini iletmesinden dolayı, Kemal Kemahlı'ya da tamamen saygı sınırları içinde yazdığı yazısından dolayı teşekkür ediyorum. Her ikisinden de istifade ettiğimizi başta belirtelim. Kemahlı'nın yazısı uzun olduğundan gazetemizin okuyucu köşesinde yayınlanması imkânı yoktu. Ayrıca yazıda dile getirilen bazı hususlara bizim de açıklık getirmemiz gerektiğinden daha da uzayacaktı. O yüzden diziyi okumuş tüm okuyucularımıza iletilmesini gerekli gördüğümüz bazı düzeltmeleri özet halinde vermek zorunda olduğumuzu kardeşlerimize söylediğimizden, kendileri de uygun bulduğundan anlayışla karşılanmasını rica ediyoruz.

En başta şunu ifade edelim ki bizim dosyamız Şiaya bir cevap değildir. Prof. Karadavi'nin açıklamaları çerçevesinde ortaya çıkan tartışmalara dair yorum ve değerlendirmedir. Dolayısıyla dikkat edilirse dosyamızda mezhebi ihtilaflarla ilgili konulara girmemeye çalıştığımız gibi ele aldığımız görüş ve değerlendirmelerin sahipleri arasında Sünni cemaate mensup olanların sayısı belki Şii cemaate mensup olanlardan fazladır.

Kardeşlerimiz Mehr Ajansının yayınladığı yorumu kendilerinin de tasvip etmediklerini ve bu konuda eleştirilerini söz konusu ajansa ilettiklerini söylediler.

"Nasıl Hidayete Erdim?" diye tercüme edilen kitapta hidayetle kastedilenin, dalaletten hidayete erme değil Taha suresinin 82. âyetindeki "Summe'hteda" ibaresine Şii müfessirlerin verdiği anlam olduğunu, Şii müfessirlerin burada "summe'hteda (sonra hidayete erdi)" ibaresine "ehli beytin velayetini kabul etti" anlamı yüklediklerini ifade ettiler. Dolayısıyla Sünni itikadının dalalet olarak görülmesinin söz konusu olmadığını dile getirdiler. Biz kendilerine sorunun sadece isimden ve bu kitaptan değil, aynı zamanda içerikten ve daha başka kitaplardan da kaynaklandığını ilettik. Kendileri de içerikte ehlisünnete yöneltilen eleştirinin onun çizgisini dalalet olarak görme şeklinde algılanamayacağını söylediler. Biz de Şiilerin literatürünü oluşturan kaynaklarındaki bazı hükümleri de bu eleştirilerle yan yana koyduğumuzda, bu kitapların basılıp dağıtılmasının ümmetin vahdeti açısından olumlu sonuç vermeyeceği konusundaki görüşümüzü zikrederek kardeşlerimizin düzeltmelerini de aynen aktarıyoruz.

Zikredilen kitabın siparişle yazılmış olması ihtimalinin bir önyargı olduğunu, kitabın yazılmasının tamamen müellifin kendi kararı olduğunu söylediler, biz de aktarıyoruz.

Kardeşlerimiz, mezhebi propagandaların arkasında İran desteği olduğu iddiasının kendilerini de töhmet altına soktuğunu ve bu töhmeti kabul etmediklerini söylediler. Biz de aynen aktarıyoruz.

Sahabeye hakareti kendilerinin de tasvip etmediklerini ve haram olduğuna inandıklarını söylediler. Bu husus bizim yazımızda da veriliyor. Burada bir tekrar olarak aktarıyoruz. Aynı zamanda sahabenin saygınlığına karşı sorumsuz davrananlara da bir duyuru olur inşallah. Sahabe hakkında dile getirdikleri diğer hususlar bizim yazımızda geçmeyen konularla ilgili olduğundan ve bizim de tavzihatımızı gerektirdiğinden bu kadarının aktarılmasını yeterli buluyoruz.

Yazının kalan kısmının önemli bir bölümü ümmetin vahdeti konusunda bizim de vurguladığımız hususların tekidi niteliğindedir. Diğer bölümleri ise ayrıntıya dair, tafsilatlı ve bizim de tavzihatımızı gerektiren nitelikte olduğundan aktarılmasını gerekli görmedik.

Konu hakkında muhtelif eleştiri ve tepkiler yayınlandı. Biz cevap ve tahlil hakkımızı kullandık. Kardeşlerimizden gelen düzeltmelerden iletilmesini zorunlu gördüklerimizi de okuyucularımıza aktarmış olduk. Dolayısıyla kendi açımızdan tartışmayı sonuçlandırıyor, çabaları ümmet ve kardeşlik bilincinin güçlendirilmesi cihetine yönlendirmeyi daha elzem bulduğumuzu belirterek meseleyi noktalıyoruz.