Adaleti İnşa Etmek

9 Ocak 2008 Çarşamba, Vakit gazetesi

Strateji uzmanı Prof. Nurullah Aydın son günlerde "Hizbullah", "el-Kaide" ithamlarıyla gerçekleştirilen tutuklamalar hakkında önemli bir noktaya temas etmiş. "1999 yılında da PKK elebaşı Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinden sonra Hizbullah, ülke gündemine oturtulmuştu. Aynı oyun oynanıyor" demiş. Gerçi o zamanki gibi çetrefil şartlar ve ortaklıklar oluşmuş değil. Ama bir strateji benzerliği dikkat çekiyor. Bu strateji benzerliğinin iki önemli sebebi olabilir: Birincisi: Dengeleme politikası. Yani nalına da mıhına da vurma çabası. İkincisi ve bizim gördüğümüz kadarıyla ondan daha önemli olanı PKK hedeflerine yönelik operasyonlara yeşil ışık yakanlarla pazarlık ihtimali. ABD'nin Annapolis Konferansı'yla ilgili hesaplarının suya düşmek üzere olduğu sırada bir yandan PKK şiddetinin yükselmesi diğer yandan Temsilciler Meclisi'nde Ermeni tasarısının gündeme gelmesi, ardından Türkiye'nin söz konusu konferansa açıktan destek vermesi ve katılacağını açıklaması üzerine her şeyin değişmesi aradaki bağlantıya işaret ediyordu. Ama gelişmeler işin bu noktada kalmadığını, pazarlığın hiç ilgileri olmayan birtakım insanlara "el-Kaide çamuru" bulaştırılması planını da içerdiğini gösteriyor.

El-Kaide ve Hizbullah ithamıyla gerçekleştirilen operasyonların tam da İsrail istihbaratının, el-Kaide'nin Türkiye'de İsrail hedeflerine yönelik eylemler düzenleme hazırlıkları yaptığına dair ihbarlarda bulunması üzerine gerçekleştirilmesinin de tesadüf olmadığı olaylara muttali olan birçok yorumcunun ortak görüşü. Yorumcular son tutuklama operasyonlarında İsrail'in hedef gösterdiğine dikkat çekiyorlar. İsrail'in söz konusu iddiayı ortaya atması gerçekte bir eylem hazırlığı tespit ettiğini göstermiyordu. Planı önceden yapılmış çamur atma operasyonunda zeminin hazırlanmasına çalışıldığı anlaşılıyordu. Ama İsrail'in tehlikeye işaret için değil sadece stratejik amaçlarla gösterdiği hedeflere yönelmek Türkiye'ye iyi bir imaj kazandırmaz.

Üstelik tutuklananların iddia edildiği şekilde bir örgütsel bağlantıları yok. Örneğin Van'da tutuklananların geneli Başörtüsü Platformu'na destek vermeleri sebebiyle yakın takibe alınmış kişiler. Ama ne Hizbullah'la ne de el-Kaide'yle bir ilgileri var. "Örgütsel malzeme" diye ele geçirildiği ileri sürülenler ise piyasada barkotla satılan kitaplar ve CD'ler. Bir ülkenin vatandaşı, devletin resmî kurumlarının verdiği barkotla satılan kitapları ve CD'leri yanında bulundurduğunda polis tarafından "suç unsuru" bulundurma muamelesine maruz kalıyorsa ona hukuk güvencesini kim sağlayacak?

Şimdiye kadar hiç gündeme getirmemiştim ama bilvesile burada zikretme ihtiyacı duyuyorum: Ben de bundan birkaç yıl önce Türkiye dışından bazı misafirlerimi uğurlarken, yanımda taşıdığım çantada kendi yazdığım yazıların kopyası bulunduğu için havaalanı polis merkezinde iki saat sıkı sorgudan geçirildim. "Bunlar benim yayınlanmış yazılarım" dediğim ve her birinin üzerinde hangi tarihte nerede yayınlandığına dair bilgi olduğu halde tam iki saat beni hesaba çektiler.

Gelişmeler, ABD ile pazarlıkların Türkiye'nin yararına işlemediğini gösteriyor. Bu konuda Suudi Arabistan ve Pakistan'da yaşananların başlangıcı da Türkiye'de bu sıralarda yaşananlara çok benziyordu. Sanki PKK şiddetine karşı Türkiye'ye destek verirken karşılığında bir şeyler koparmaya çalışan güçler geçmişte Suudi Arabistan ve Pakistan'a karşı oynadıkları oyunu Türkiye karşısında tekrar etmeye çalışıyor gibiler.

El-Kaide ile ilgisi olmayan insanların evlerine baskınlar düzenlenip de tutuklanmaları, sonra da olayın el-Kaide'ye darbe olarak lanse edilmesi, aynı zamanda ABD'ye ve onu yönlendiren Siyonist lobilere "Siz el-Kaide mensuplarını barındırıyorsunuz" demeleri için koz vermek anlamına gelir. Bir sonraki merhalede; "ABD ve İsrail hedeflerine yönelik eylemlere hazırlanan el-Kaide Türkiye kanadına ağır bir darbe vurmalısınız" diyerek elinize çok daha uzun liste verebilir ve sizi İslâmî duyarlılık sahibi herkesle karşı karşıya getirmek isteyebilirler. Suudi Arabistan ve Pakistan'da da oyun böyle başlamıştı çünkü.

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin son basın toplantısında yeni adalet sarayları inşa edilmesinden söz etmişti. Unutmamak gerekir ki önemli olan adaletin inşasıdır. Adaletin inşası ise haksız ithamların ve hiçbir delile dayanmayan suçlamaların sona ermesiyle başlar. Bir kimsenin üzerine önce keyfi bir şekilde çamur atılır ve o çamurla aylarca dolaştırılırsa bu kişi mahkemede temize çıkarılsa bile adalet ve hukukun gereği gibi icra edildiği söylenemez.