ABD İslâm'a Karşı Savaşta

24 Ekim 2007 Çarşamba, Vakit gazetesi

Amerikan emperyalizminin son dönemde İslâm dünyasına karşı yürüttüğü savaşta kullandığı bazı kavramların sadece yanıltmadan ibaret ve bu savaşı gerekçelendirme amacına yönelik olduğunu, gerçekte İslâm'a karşı geniş çerçeveli bir savaş yürütüldüğünü biz daha önce de dile getirmiştik.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de onlar hakkında bize şu uyarıyı yapıyor:

"Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri kendilerine dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah'la bir ilişiği kalmamış olur. Ancak onlardan kendinizi korumak gayesiyle sakınmanız müstesnadır. Allah size kendi zatından korkmanızı emrediyor. Dönüş Allah'adır." (Ali İmran, 3/28)

Yüce Allah aynı uyarıyı bir başka âyeti kerimede de şöyle yapıyor:

"Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp kâfirleri kendinize dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah'a açık bir hüccet mi vermek istiyorsunuz?" (Nisa, 4/144)

Bir âyeti kerimede de uyarının kapsamı biraz daha daraltılarak şöyle buyruluyor:

"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardandır. Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez." (Maide, 5/51)

Bilindiği üzere son dönemde İslâm'a karşı savaşanların Müslümanların inançlarıyla ve değerleriyle alay etmelerinden kaynaklanan muhtelif krizler yaşandı. Bu tavır onlarda yeni başlamış değildir. Yüce Allah onların bu tutumları hakkında Kur'an-ı Kerim'de hatırlatma yapmış ve Müslümanların inançlarıyla alay edenlerin dost edinilmemesi gerektiğini bildirmiştir.

"Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan dininizi alaya ve eğlenceye alanları ve inkârcıları dost edinmeyin. Eğer iman ediyorsanız Allah'a karşı gelmekten sakının." (Maide, 5/57)

Yüce Allah, küfür güçlerinin hesabına çalışan ama Müslümanların arasında dolaşan fitneci gürûh hakkında da şu uyarıyı yapıyor:

"Ey iman edenler! Kendinizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Onlar aranızda fesat çıkarmaktan geri durmazlar. Size sıkıntı verecek şeylerden hoşlanırlar. Kinleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizlediğiyse daha büyüktür. Eğer akıl ediyorsanız size ayetleri açıkladık. İşte siz böyle kimselersiniz: Onlar sizi sevmezken siz onları seviyorsunuz ve Kitab'ın tümüne inanıyorsunuz. Sizinle karşılaştıkları zaman "iman ettik" derler. Yalnız kaldıklarında ise size karşı olan öfkelerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: "Öfkenizden ölün. Şüphesiz Allah kalplerde olanı bilmektedir." Size bir iyilik ulaşırsa onları huzursuz eder. Ama size bir kötülük dokunduğunda bundan dolayı rahatlarlar. Eğer sabreder ve sakınırsanız onların oyunlarının size bir zararı dokunmaz. Allah onların yapmakta olduklarını (ilmiyle) kuşatmıştır." (Ali İmran, 3/118-120)

Bu âyetleri okuduğumuzda, çağımızdaki emperyalist güçlerin hesabına çalışan ama Müslüman halkların içinde dolaşan ve onlardan görünen medya mensuplarının ya da işbirlikçi politikacıların profilinin ne kadar özlü bir şekilde önümüze konduğunu görüyoruz.

Bir âyeti kerimede de onların genel karakterlerine dikkat çekildikten sonra kendilerine bir soru yöneltiliyor:

"Onlar mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinenlerdir. Onların yanında izzet, üstünlük mü arıyorlar? Oysa izzet tümüyle Allah'a aittir." (Nisa, 4/139)

Bazıları, İslâm düşmanlarından gelebilecek kötülüğe karşı tedbir amacıyla onlarla dostluk ve yakın ilişki içine girdiklerini söylerler. Yüce Allah böyle düşünenlere de şu hatırlatmayı yapıyor:

"Kalplerinde hastalık olanların "başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların aralarına koşuştuklarını görürsün. Ancak olur ki Allah fetih nasip eder yahut kendi katından bir emir gönderir de onlar kalplerinde gizlediklerine pişman olurlar." (Maide, 5/152)

Ayrıca yukarıda verdiğimiz âyette Yüce Allah'ın "Eğer sabreder ve sakınırsanız onların oyunlarının size bir zararı dokunmaz" diye buyurduğunu tekrar hatırlatalım.

Bugün yaşananlar, özellikle Amerika'da son dönemde yürütülen İslâm karşıtı faaliyetler, onların içlerindeki kin ve nefretin boyutunu biraz daha net bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Yürütülen kampanyalardan anlıyoruz ki onlar İslâm'a bütünüyle karşı ve düşmandırlar. Kilise adına yapılan açıklamada, diyalog için Kur'an'ın kaldırılmasının istenmesi ve Kur'an var olduğu sürece diyaloğun mümkün olmadığının ifade edilmesi de gerçek niyetleri açığa çıkarmıştır.

Müteakip yazımızda inşallah, gittikçe yoğunlaşan İslâm karşıtı faaliyetlerin ve bunların son dönemdeki siyasî gelişmelerle bağlantısının tahlilini yapmaya çalışacağız.

Çok Yönlü Savaş

25 Ekim 2007 Perşembe, Vakit gazetesi

ABD'nin ve onun yanında yer alan emperyalist güçlerin savaşı gerçekte İslâm'a ve İslâmî duyarlılığa karşıdır. Ancak savaşın başlangıcında kendilerine "terör" diye bir gerekçe oluşturmaya çalıştılar. İşin gerçeğinde bu gerekçeyi kullanmaları da insanların zihinlerinde "terör" kavramının İslam'ı ve Müslüman kimliğini çağrıştırmasını sağlama amaçlıydı. Bunun yatırımını yapmaya ise 11 Eylül olaylarından yıllar önce başlamışlardı. ABD ve Avrupa medyası zihinlerde böyle bir çağrıştırmanın gerçekleşmesi için çok yoğun bir faaliyet içindeydi ve bu yöndeki faaliyetlerinin ürünlerini çoktan almaya başlamıştı.

el-Kaide'nin özel anlamda hedefe yerleştirilmesinin amacı ise hedefin teke indirilmesi, zihinlerde bir dağınıklık oluşmasının engellenmesi ve tüm şiddet olaylarıyla birlikte zihinlerin belli bir yöne yönlendirilmesi, onun da tamamen İslâm'la özdeşleştirilmesi suretiyle oluşan tepkilerin istikametinin belirlenmesi içindi. İstanbul'da meşhur patlama olaylarının gerçekleştirildiği günlerde ben Almanya ve Hollanda'da programlara katılıyordum. O günlerde bu ülkelerdeki tüm televizyon kanalları haber bültenlerine İstanbul'daki patlama olaylarıyla başlıyor ve sürekli "İslâm terörü" nitelemesini kullanıyorlardı. Belli bir örgütsel bağlantının öne çıkarıldığına, örneğin "el-Kaide terörü" nitelemesinin kullanıldığına nadiren rastlanıyordu. Olaylarla örgüt bağlantısı kurulsa bile yine niteleme "İslâm terörü" şeklindeydi.

Ne yazık ki emperyalizmin "terör" kavramını İslâm karşıtı yaklaşımın kitlelere hâkim olmasını sağlama amacıyla yürüttüğü propaganda faaliyetinde kullanması, İslâm dünyasında da muhtelif çevreleri etkiledi ve bir "ılımlı İslâm" modeli üzerinde durmaya başladılar. Böyle bir model üzerinde durulması ABD'nin propaganda savaşının önünü açan bir gelişme oldu. Her şeyden önce böyle bir tartışmayla birlikte zihinlerde, İslâm'ın gerçekte bir şiddet anlayışı olduğu ve bir yerlerinden törpülenmeye, yontulmaya ihtiyacı olduğu, İslâm dünyasından bazılarına bu işin yaptırılması suretiyle bir "ılımlı İslâm" modelinin ortaya çıkarılabileceği, ABD'nin zaten böyle bir amaç için çalıştığı önyargısının oluşmasına yol açtı. Oysa İslâm vahiyle bildirilmiş bir dindir ve farklılık onun özünde değil insanların onu algılamalarındadır. Biz daha önce de "siyasal İslâm, ılımlı İslâm, ılımsız İslâm vs." gibi farklı İslâm modellerinden söz edilemeyeceğini dile getirmiştik. Vahiyle çizilmiş net çizgiler aşılmadığı, temel prensipler ihlal edilmediği sürece insanların algılama ve yorumlama farklılıkları da sorun oluşturmaz. Bu tür farklılıklar tarihte her zaman olagelmiştir. Ama hiç kimse kendi merhametini ve ılımlılığını, bu kutsal vahyin asıl sahibi olan Yüce Allah'ın ilahî rahmetiyle yarıştırmaya kalkışmamalı.

Gelişmeler de gösteriyor ki sözünü ettiğimiz kavramlar savaş stratejisinin malzemeleri ve araçları olarak kullanılırken gerçekte İslâm'ın özüne ve kendisine karşı savaş yürütülmektedir.

Amerika'da bugünlerde 200 kadar üniversitede "İslamofaşizm'e Dikkat Haftası" başlığıyla etkinlikler düzenlendiğinin artık gizli yanı kalmadı. Bazıları bu etkinliklere yönelen tepkileri kısmen aşağı çekme amacına yönelik açıklamalar yapıyorlar. Fakat etkinliklerde kullanılan afişlerde İslâm'a ve Müslümanlara karşı çok iğrenç ifadelerin kullanıldığını, bütün Amerikan toplumunda İslâm düşmanlığının yayılması için yoğun çaba sarf edildiğini gelişmelerden az çok haberdar olan herkes biliyor.

Görünüşte bu faaliyetler birtakım aşırı sağ zihniyetteki öğrenci kulüpleri tarafından organize ediliyor. Fakat bizim tahminimize göre bu iş Amerika'ya hâkim zihniyet tarafından yönlendirilmekte, belli lobiler tarafından da organize ve finanse edilmektedir. Bilindiği üzere Amerikan emperyalizmi artık cephe savaşlarını bile özel firmalara ihale ediyor. Irak'taki savaşı özel ordulara ihale ettiği gibi Amerikan toplumunda İslâm düşmanlığını daha etkin hâle getirmek amacıyla yürüttüğü savaşı da birtakım öğrenci kulüplerine ihale etmiş olabilir. Ama bütün bu faaliyetler gerçekte ABD'ye hâkim zihniyetin, o zihniyeti yönlendiren Siyonist lobilerin İslâm'a karşı yürüttükleri savaşın bir parçasıdır.

Avrupa'da birtakım medya organlarının İslâm'ın kutsal değerlerine hakaret nitelikli yayınları da bu savaşın bir parçasıydı. Yani bütün bu gelişmeler birbirinden bağımsız değil. Modern haçlı zihniyetiyle Siyonist ittifakının ortak bir savaşıdır.

Bu savaşın güncel olaylarla bağlantılı siyasi boyutu üzerinde durabilmemiz için konuya devam etmemiz gerekiyor.

Benzetmelerin Arkasındaki Niyet

26 Ekim 2007 Cuma, Vakit gazetesi

ABD'nin son dönemdeki stratejik uygulamalarının ve perde arkasından yönlendirdiği silaha dayalı savaşın bir önceki yazımızda sözünü ettiğimiz medya savaşından bağımsız olduğunu sanmıyoruz. Bunların her biri yürütülen global savaşın bir cephesidir. Geçen hafta yayınlanan yazılarımızda üzerinde durduğumuz Sonbahar Konferansı'yla ilgili hazırlıklar da bu savaşın siyasi ve diplomatik cephesini oluşturmaktadır.

Son dönemde bazı kritik gelişmelerin Sonbahar Konferansı'na ayarlandığını tahmin ediyoruz. Türkiye'yi rahatsız eden saldırılar tırmanışa geçerken, her zaman dumanlı havadan istifade etmeyi bir taktik olarak kullanan işgalci Siyonist devlet de Filistinlilere yönelik saldırılarını artırdı. Filistin Özerk Yönetim Başbakanı İsmail Heniyye, işgal devletinin saldırılarındaki artışın Sonbahar Konferansı'na hazırlık olduğunu ifade etti. Biz Türkiye'yle ilgili gelişmelerin de aynı hazırlıkların bir parçası olabileceği kanaatindeyiz.

Sonbahar Konferansı'yla ilgili yazılarımızda ABD'nin bu toplantıda öncelikli olarak Filistin'deki İslâmî hareketi "yasadışı" ilan ettirmeyi ve bunu tüm bölge ülkelerine kabul ettirmeyi amaçladığını dile getirmiştik. Böyle bir planda Türkiye'ye de önemli rol biçiliyor. Çünkü Türkiye'nin belirleyeceği tavrın anahtar görevi göreceğine inanılıyor. Ülkemizdeki bazı kişilerin Türkiye'nin karşı karşıya olduğu durumla İsrail'in içinde bulunduğu durum arasında kıyaslama yapmaları boşuna değildir. Biz, zihinleri yönlendirme amacıyla bu türden benzetmeler yapılacağını önceden tahmin ediyorduk. Fakat birilerine yol göstermiş gibi olmamak için önceden tahminlerimizi açıklamayı sakıncalı buluyorduk. Şimdi tahmin ettiklerimiz ortaya çıktıktan sonra yorum ve değerlendirme yapmadan geçmemiz de doğru olmayacaktır.

Son dönemde Türkiye'yi sıkıntıya sokan gelişmelerin, Türkiye hükümetinin HAMAS yetkililerini kabul etmesine karşılık bir cezalandırma olduğu söyleniyor. Peki, neden şimdiye kadar ertelendi de böyle bir zamanda, böylesine yüksek ayardan cezalandırma işlemine ihtiyaç duyuldu? Bizim kanaatimize göre bu bir cezalandırma değil dayatmadır. Türkiye'nin Sonbahar Konferansı'nda belirleyeceği tavırla ilgili dayatmalarda bulunulmasıdır. Birilerine sorun benzetmesi ve kıyaslaması yaptırılarak, "senin tavrın ne olursa bizimki de o olacak" mesajı verilmek istenmektedir.

Türkiye'de bazılarının açıklamalarıyla ve yaptıkları kıyaslamalarla adeta ABD'nin Sonbahar Konferansı'yla ilgili dayatmalarına, baskı ve zorlama politikalarına çanak tuttuklarını görüyoruz. Bunu ellerine verilen strateji gereği mi yoksa kulaklarına ulaşan her bilgiyi hemen ağızlarıyla piyasaya sürme gayretkeşliklerinden dolayı mı yapıyorlar bilmiyoruz. Ama kumandayı ellerinde tutanların onların ağızlarını ya da kalemlerini kamuoyunu yönlendirme amacıyla kullandıkları anlaşılıyor.

Onlar vasıtasıyla bir husus da dolaylı yoldan dile getiriliyor: Türkiye'yi zorlayan gelişmelerin arkasında ABD ve İsrail'in olduğu. Bunun resmî ağızdan veya resmî kaynaklara yakın duran yorumcular vasıtasıyla dile getirilmesi mantıklı olmaz. Ama yine de açıklanması dayatmadan istenen neticenin alınması amacına yöneliktir. Dolayısıyla burada da Türkiye'nin Sonbahar Konferansı'nda sergileyeceği tavırla ilgili bir yönlendirme ve hazırlıktan söz etmek mümkün.

Söz konusu benzetmeler ve kıyaslamalar karşısında biz bir hatırlatma yapmak istiyoruz: Türkiye'nin karşı karşıya olduğu durumla işgalci Siyonist devletin karşı karşıya olduğu durum arasında kıyaslama ve benzetme yapanlar Türkiye'yle işgalci Siyonist devleti de benzetmiş olurlar. Siyonist devlet Filistin topraklarında tamamen işgalci durumundadır. Ayrıca o, herhangi bir örgütle değil Filistin halkının tümüyle savaşıyor. Siyonist işgale karşı verilen savaş ise Türkiye'deki İstiklal Savaşı veya Bosna - Hersek'teki bağımsızlık savaşı gibi meşru bir hak davası, işgale son verme mücadelesidir. Dolayısıyla söz konusu benzetmeyi yapanlar İsrail'in ve onun arkasında duran ABD'nin politikalarının önünü açarken Türkiye'nin hiç de işine yaramayacak türden bir benzerlik ortaya koyduklarını dikkatten kaçırıyorlar.

Türkiye'ye ABD'nin ve İsrail'in mesajlarını bilerek ya da bilmeyerek taşıyanlar aynı zamanda bu iki dayatmacı gücün telkinlerini de taşımış olmaktadırlar. Oysa Türkiye'deki yönetimin bu telkinlere göre yön belirlemesi, uzun vadede kendisine yarar değil zarar getirecektir. Neden böyle olacağı konusundaki görüş ve tespitlerimizi ise inşallah müteakip yazımızda ilginize sunacağız.

Güdülen Olmamak Gerekir

27 Ekim 2007 Cumartesi, Vakit gazetesi

Kaldırdığımız her taşın altından ABD'nin elinin çıkması veya bizim öyle görme ihtiyacı duymamız yahut yorumcuların genelinin böyle bir sonuca varması bu devletin hâlâ tehdit ve yaptırım gücünü büyük ölçüde koruyor olmasından ileri geliyor. Fakat böyle olması ABD ve onun tarafından himaye edilen Siyonist işgal devletinin tabulaştırılmasını haklı kılacak bir sebep değildir. Bugün ABD'nin Sonbahar Konferansı vasıtasıyla diplomatik bir atağa geçme ihtiyacı duymasının en önemli sebebi askerî operasyonlarından istediği sonucu elde edememiş, tam aksine içinden çıkmakta zorlandığı bir bataklığa saplanmış olmasıdır.

ABD ve İsrail'in planları sadece belli bir bölge için değil tüm İslâm coğrafyası için tehlike arz etmektedir. Onların stratejik planlarında ısıttıkları sorunların çözüme kavuşturulması için yine onlarla işbirliği yapılabilmesi amacıyla bütün isteklerine boyun eğilmesi, sergilenecek tavrın onlardan gelecek sinyallere ayarlanması önlerinde zilleti kabullenme anlamına gelir. Böyle bir şey de onların ellerinin daha fazla güçlenmesi sonucunu doğurur. Verilecek onca tavize, önlerinde eğilmeyi kabullenmeye karşılık elde edilecek sonuç ise problemin çözüme kavuşturulması değil soğutmaya alınması olacaktır. Oysa asıl tehlike bu tür problemleri aleyhlerinize kullanmak amacıyla sürekli dolapta saklayan ve ihtiyaç duyduğunda da ısıtıp önünüze çıkaran stratejidir. Bu stratejinin sahiplerinin önünde eğilmeyi, onlar tarafından güdülmeyi kabullenmek onların ellerini güçlendirecektir.

ABD ve İsrail'in, askerî operasyonlardan umduklarını elde edememiş ve bu operasyonlara dayalı planlarını uygulamaya geçirme imkânı bulamamış olmaları bir fırsattır. Çünkü bu planlar sadece Afganistan, Irak, Filistin, İran, Suriye ve Lübnan için değil tüm İslâm coğrafyası için bir tehlike arz ediyordu. Onların belli birtakım problemleri ısıtıp meydana sürmeleri karşısında "aman başımızı ağrıtma, biz de ne istiyorsan yapalım" demek yerine içinde bulundukları zor durumu kendilerine hatırlatmak, söz konusu başarısızlıktan dolayı balonlarının sönmüş olmasından istifade etmek gerekir. Bu yapılmazsa verecekleri basit ağrı kesici karşılığında büyük tavizler koparacak, askerî yoldan gerçekleştiremediklerini geçmişte yaptıkları gibi masa başında geçekleştirme ve böylece istedikleri hedefe biraz daha ucuz araçlarla ulaşma imkânı elde edeceklerdir.

ABD ve İsrail'in cephe yenilgisi almaları ya da en azından askerî yönden yıpranmaları ve şimdiye kadar psikolojik savaş politikalarında kullandıkları balonların patlamış olması dengelerin onların aleyhine ve kısmen ezilen, haksızlığa uğratılan toplumlar lehine bir değişim sürecine girmesi sonucunu doğurmuştur. Bu, olumlu bir gelişmedir. Çünkü dengelerin onların lehine işlemesi sürekli yeni baskı araçları, stratejik hesaplarını yürütmelerine imkân verecek yeni malzemeler elde etmeleri sonucunu doğuracaktır. Dengelerde böyle olumlu bir gelişme sürecinin başladığı dönemde ABD ve İsrail ortak bir atağa geçerek diplomatik oyunlar çevirmeye başladılar. Sonbahar Konferansı'nda işte bu ataktan müşahhas sonuçlar elde edilmesi beklenmektedir. Beklenenin elde edilmesi için de şimdiden bazı baskı araçları devreye sokulmuştur. Bu baskı araçlarının etkisinde kalınarak onların projelerini hayata geçirmelerine imkân verecek tavır sergilenirse dengeler yeniden onların istediği mecraya çekilmiş olacaktır.

Bu durum karşısında onların baskı politikalarını daha etkisiz hâle getirecek yeni güç dengeleri oluşturmak, dolayısıyla bu politikaları kullanan tarafların değil bu politikalara karşı desteğe ihtiyacı olan tarafların ellerini güçlendirmek gerekir. Böyle bir tutum Türkiye'nin de elini güçlendirecektir.

ABD, Sonbahar Konferansı'nda Sarı Öküz oyunu oynamaya niyetli görünüyor. Bu oyunda hedefi teke indirmiş gibi görünerek, "eğer hepiniz bu hedefe yüklenirseniz başınız ağrımaz; kendinizi kurtarırsınız" mesajı verecektir. Bu oyunda göstereceği hedef de tabii ki Filistin'de işgale son vermeyi amaçlayan meşru hak mücadelesidir. Oysa ABD ve İsrail oyunun bu merhalesinde başarı elde ederse sıra "kırmızı öküz"e gelecek. O zaman da Irak'ın üçe bölünmesi veya ABD tarafından güdülmeye müsait bir konfederasyon planıyla ilgili komplolar ve dayatmalar devreye girecektir. Böylece dayatmalar ve zorlamalar herkesin kapısına doğru yaklaşacak. İşte bu yakınlaşmanın önüne geçilmesi için tekerleğin altına takoz konması gerekir. O da işgalciliğin, saldırganlığın ve yayılmacılığın karşısındaki haklı ve meşru mücadeledir.

sındaki haklı ve meşru mücadeledir.