"Uluslar arası Toplum"un Hukuk Anlayışı

26 Temmuz 2007 Perşembe, Vakit gazetesi

Bugünlerde Batı'ya hâlen hâkim olan haçlı zihniyetinin gerçek kimliğini ortaya çıkaran önemli bir olay yaşandı. Türkiye'de kamuoyu tamamen seçim sonuçlarına kilitlendiğinden bu olay pek dikkat çekmedi. Ama oldukça önemli ve mutlaka üzerinde durulması gereken ciddi bir olaydır. Çünkü Batı kendini bütün dünyada hukukun bekçisi olarak kabul ettirmeye çalışırken, söz konusu olayda hukuku tamamen ayaklar altına aldı. "İnsan hakları"nı bayraklaştırdığı iddiasında bulunurken ve bu konuyu aynı zamanda siyasi hesapları için değerlendirirken, kendilerinden olmayanlara "insan" olarak bile bakmadığını, Müslümanların bebeklerine çekirge sürüsü kadar bile değer vermediğini gösterdi.

Haksızlığa uğratılan İslâmî hareket mensubu, hedef gösteren ise ABD, Avrupa ya da çağımızdaki müstekbir güçlerin "uluslar arası toplum" diye yutturduğu mekanizma olduğu zaman kolay kolay kimse haksızlığa uğratılanın hakkını savunma cesareti gösteremiyor. Yine aynı güçler tarafından sahiplenilen, savunulan kişiler ya da organlar insanlık açısından yüz karası fiiller işlemiş olsalar bile onların suçlarını gündeme taşıma, sergilenen vahşete dikkat çekme cesareti gösterebilenlerin sayısı fazla olmuyor.

Biz Libya yönetiminin konuyu siyasal hesaba döküp dosyayı kapatmasının da utanç verici olduğuna dikkat çekerek, "uluslar arası toplum" diye yutturulan çağdaş müstekbir güçlerin Bulgar hemşireler davasında izlediği tutumun tahlilini yapmak istiyoruz. Hadisenin gelişme süreci hakkında da bilgi verebilmek için üç gün arka arkaya bu konu üzerinde duracağımızı belirtelim.

Hatırlanacağı üzere ABD'nin ve onunla aynı safta yer alan sözde "uluslar arası toplum"un Libya'yla uzun süren bir Lockerbie sorunu yaşandı. Pan American Hava Yolları'na ait bir uçağın 1988'de İngiltere'nin Lockerbie kasabası üzerinde düşürülmesinden iki Libyalının sorumlu tutulmasından dolayı bu ülkeye yıllarca uluslar arası ambargo uygulandı. Ambargo ülke ekonomisini perişan ettiği gibi halkının dünyayla irtibatını keserek ciddi sıkıntılara maruz kalmasına yol açtı. ABD, suçlu gösterdiği iki Libyalının kendisine ya da kendisiyle işbirliği içindeki güçlere teslim edilip cezalandırılması dışında hiçbir formüle razı olmadı. Libya önce bu kişileri kendisinin yargılayıp mahkûm edeceği sözü verdi. Bunun için uluslar arası gözetleme ve takibi de kabul etti. Sonra âdil bir yargılama şartıyla tarafsız bir yerde yargılanmaları önerisinde bulundu. Ama ABD ve yandaşları suçlanan kişilerin şartsız teslim edilmeleri dışında hiçbir formülü kabul etmediler. Bu kişilerin söz konusu uçak düşürme olayında suçlu oldukları herhangi bir yargı mekanizması tarafından sorgulanıp ispat edilmiş değildi. Tamamen zanna dayanıyordu ve en azından tarafsız bir yargılama ile iddiaların doğruluk derecesinin araştırılması söz konusu olabilirdi. Ama ABD emperyalizmine göre onun iddialarının hüküm kabul edilmesi ve hiçbir itirazda bulunulmaması gerekir.

Lockerbie olayında düşen uçaktaki insanların canları kıymetliydi. Çünkü onlar Amerikan vatandaşı veya bir Amerikan uçağıyla yolculuk eden kişilerdi. Bir başka ifadeyle onlar Batı'nın "insan" tanımlamasına giren veya öylelerinin güvencesi altında yolculuk eden kimselerdi. Ama Libyalı bebeklerin onlar için bir değeri olamazdı. Üstelik Batı'daki bilim adamları sürekli fareleri kobay olarak kullanmak zorunda değildi! Libyalı bebeklerden de bu amaçla yararlanılması mümkündü. Son hemşireler davasında sergilenen tutum Batı zihniyetinin kendilerinden olmayanların bebekleriyle fareler arasında fazla bir fark görmediklerini ortaya koyuyor.

Libya'da bir çocuk hastanesinde bebeklere AIDS virüsünün bulaştırıldığı şüphelerinin uyanmasına yol açan ilk olay 1999'da ortaya çıktı. Bu ülkenin Bingazi şehrindeki Fatih Hastanesi'nde tedavi gören Hüseyin Muhammed bin Gazi isimli bebeğin durumunun gittikçe kötüleştiğinin görülmesi üzerine ailesi çocuklarını Kahire'de bir hastaneye götürdü. Orada yapılan teşhislerde bebekte AIDS virüsü olduğu tespit edildi ve bebek bir süre sonra öldü. Bunun üzerine ailesi konunun araştırılması için mahkemede dava açtı. Hastane yetkilileri bebeğe verilen kanın temiz olduğuna dair rapor çıkardılar. Anne ve babada da AIDS virüsü yoktu. O halde bebeğe virüs nasıl geçmişti? Çünkü bu virüs normal ilişkilerle yahut gıda maddelerinden değil enjeksiyon veya cinsel ilişki yoluyla yahut yeni doğan bebeğin anne ve babasından birinin virüs taşıyıcısı olması sebebiyle geçmektedir.

O Bebekler de İnsan Yavrusu

27 Temmuz 2007 Cuma, Vakit gazetesi

Hüseyin Muhammed adlı dört aylık bebeğin AIDS virüsünden ölmesi üzerine açılan dava sebebiyle mahkeme onun tedavi gördüğü hastaneyle ilgili bir gizli soruşturma ekibi oluşturdu. Zamanla aynı hastanenin aynı biriminde tedavi edildikten sonra kendilerinde AIDS virüsü görülen başka bebekler tespit edildi. Yapılan sorgulamalar neticesinde bu bebeklere virüsün enjeksiyon yoluyla kasten bulaştırıldığı şüphesi hâsıl oldu. Kendilerinden şüphelenilen muhtelif kişiler yakın takibe alındı ve bir doktorla beş hemşirenin kasten HIV virüsü enjekte ettiklerine dair bazı bilgilere ulaşıldı.

Bebeklere ve henüz konuşma çağına gelmemiş küçük çocuklara virüs bulaştırma işine fiilen karıştıklarından şüphelenilen kişiler Filistinli bir aileye mensup ancak 1969'da Libya'da doğmuş ve orada büyümüş Dr. Eşref Ahmed Cum'a ile Bulgaristanlı Valya Chervenyashka, Snezhana Dimitrova, Nasya Nenova, Valentina Siropulo ve Kristiana Valcheva adlı hemşirelerdi. Yapılan aramalarda Kristiana Valcheva'nın evinde virüslü kan bulundu ve kendisi de sorgulamada bin çocuğa virüs bulaştırma karşılığında isimlerini açıklamadığı iki kişiden yüksek miktarda para aldığını itiraf etti. Nasya Nenova adlı hemşire de yeni bir ilacın denenmesi amacıyla para karşılığında çocuklara virüs bulaştırdığını itiraf etti. Diğerleri ise suçlamaları reddettiler. İtirafta bulunan iki hemşire de daha sonra söylediklerini reddederek kendilerine işkence yapıldığı iddiasında bulundular.

İtirafta bulunan ancak sonra söylediklerini kabullenmeyen hemşireler neden çocuk hastanelerini ve küçük çocukları seçtiklerine dair de bilgiler vermişlerdi. Şartların kötü ve denetimin yetersiz olması sebebiyle çocuk hastanesini, gelenlerin acil bölüme girer gibi gelip kısa sürede çıkmaları dolayısıyla virüsün etkisinin bu süre içinde görülemeyeceğinden iç hastalıkları bölümünü, konuşamayacaklarından işlem hakkında bilgi veremeyecekleri için de bebekleri ve küçük çocukları seçtiklerini dile getirdiler. Bu bilgiler itirafların gerçekçi olduğuna dair işaretler taşıyordu.

Söz konusu kişiler üzerindeki şüphelere gerekçe oluşturan önemli delillerden biri de telefon görüşmelerinin çözümüydü. Bu görüşmelerde konu hakkında şüpheler uyandıran bazı pazarlıklar ve randevulaşmalar dikkat çekiyordu.

Bu konuda şüpheleri kuvvetlendiren önemli bir gelişme de çözümü yapılan söz konusu telefon görüşmelerinden sonra hemşirelerin Dr. Eşref Ahmed Cum'a ile ilişkileri sıklaştırdıklarına ve onunla istisnaî şekilde sıkça bir araya geldiklerine dair bilgilerin ortaya çıkarılmasıydı. Bu yöndeki gelişmeler gizli soruşturma ekibi tarafından şahitlerin ifadeleriyle, telefon görüşmelerinin çözümüyle ve muhtelif belgelerle herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya kondu.

Son derece önemli bir husus ise belli bir hastanenin belli bir bölümüne giren bebeklerde ve çocuklarda tesadüfî olması mümkün olmayacak sayıda çok bebeğe HIV virüsü bulaşmasıydı. Son belirlemelere göre Bingazi'deki Fatih Hastanesi'nin şüpheli kişilerin çalıştığı bölümüne giren çocuklardan 400'den fazlasına HIV virüsü bulaştığı ortaya çıktı. İçlerinden 50'si hastalık yüzünden hayatını kaybetti. Kendilerine virüs bulaştığı tespit edilen bebek ve çocukların yaşları üç ay ile iki buçuk yıl arasında değişiyordu. Bunlardan bazılarına resmî kayıtlara göre hiç kan verilmemişti. Dolayısıyla resmî kan bankasına giren kanlar arasından sağlıksız kan verilmesi sebebiyle kendilerine virüs bulaştığını haklı çıkaracak bir gerekçe yoktu. Anne ve babalarında da HIV virüsüne rastlanmamıştı. Geriye tek ihtimal kalıyordu ki o da bu bebeklere ve çocuklara kasten enjeksiyon yoluyla virüs bulaştırılmış olmasıydı.

Libya'daki mahkemenin soruşturmayı tamamlamasından sonra konunun uluslar arası boyuta taşınması üzerine oluşturulan uluslar arası sağlık ekibi hastanede zaten 1990'dan itibaren yani suçlanan kişilerin göreve başlamalarından önce de kötü şartların olduğu ve sağlıksız kan kullanıldığı iddiasında bulundu. Oysa kendisinde virüse rastlanan ilk bebeğin söz konusu hastaneye girdiği tarihin Haziran 1998 olduğu tespit edilmişti. Diğerlerinin de en büyüğü 2,5 yaşındaydı. Ayrıca sağlıksız kan kullanılmasından dolayı 400 çocuğa virüs bulaşması ve bu bulaşmanın hızla yayılmasının ihmalden kaynaklanması ihtimali çok zayıftır. Çünkü aynı hastanenin aynı biriminde sağlıksız, iyi kontrolden geçirilmemiş kan kullanılmasından dolayı en fazla birkaç kişiye virüs bulaşır. Üstelik bu virüs her kan bağışlayanın kanında bulunacak kadar sıkça görülen bir şey değildir.

Bebek Katillerine Çiçekli Karşılama

28 Temmuz 2007 Cumartesi, Vakit gazetesi

Hukukta suç yönünden insan üç kategoriden birine girer: Suçsuz, şüpheli ve mahkûm. Suçsuz ve mahkûmun durumu bellidir. Şüpheli ise yargı süreci sonunda ya birinci kategoriye yani itham öncesi durumuna döner ya da suçluluğu kesinleşip mahkûm edilir. Tabii güven verici hüküm ortaya çıkması için âdil yargılama gerekir.

"Beraeti zimmet esastır" ilkesi gereği bir insanın mahkûm edilmesi öncesinde ona suçlu muamelesi yapılamaz. İslâm, insanı fıtraten günâhsız kabul ettiği gibi yargılamada da "beraeti zimmet esastır" ilkesini esas alır. Fakat tabii ki şüpheli ile suçtan tamamen beri olduğu kesin birinin durumu aynı değildir. Ayrıca şüpheyi haklı kılacak delillerin ortaya çıkmasına paralel olarak zayıf şüphe kuvvetli şüpheye dönüşür.

Görünüşte modern hukuk anlayışını geliştirdiği iddiasındaki çağdaş haçlı zihniyeti, şüphelinin onun hedef gösterdiği taraf ya da kişi olması durumunda mutlaka "suçlu", himaye ettiği taraf veya kişi olması durumunda da tamamen "suçsuz" kabul edilmesini ister. Hukuku alaya alan bu çifte standartçılığı Refik Hariri cinayetini soruşturan komisyonun raporunda ve Libyalı bebeklere HIV virüsü bulaştırılması olayını sorgulayan uluslar arası ekibin raporunda açıkça gördük. Lockerbie olayındaki tutumla Bulgar hemşirelerin serbest bırakılması çabalarını karşılaştırdığımızda da pratiğe yansımasını görürüz.

Bundan önceki yazıda dile getirdiğimiz delillere binaen Libya yargısı, bebeklere kasten HIV virüsü bulaştırdıklarına hükmedilen 6 kişiyi önce idama mahkûm etti. Ama Bulgaristan'ın ve ona destek veren Avrupa Birliği'nin baskıları Libya yönetimini bu cezaları ömür boyu hapse çevirmeye zorladı. Libya'nın geri adım atması Avrupa ülkelerini cesaretlendirdi ve bu kez daha fazlasını istemeye başladılar. Amaçları ise mahkûmların Libya'nın elinden tamamen alınmasıydı.

Yürütülen faaliyetlerde öne çıkan isim Fransa'nın yeni cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin eşi Cecilia Sarkozy'ydi. Bayan Sarkozy konuyu oldukça önemsiyordu. Çünkü hemşirelerin Bulgaristan'a teslim edilmelerini sağlamak yeni cumhurbaşkanı olan kocasına prim kazandıracaktı. Dolayısıyla Fransa cumhurbaşkanı eşinin çabalarının sonuç vermesi için ülkesi adına önemli vaatlerde bulunmaktan çekinmedi. Bunu kimse inkâr edemez. Çünkü Bulgar hemşirelerin tesliminden hemen sonra Fransa'nın, sivil amaçlarla nükleer enerji üretilmesi konusunda Libya'yla işbirliği yapabileceğini bildirmesi, Sarkozy'nin vakit kaybetmeden bu ülkeyi ziyareti, deniz suyundan tatlı su elde edilmesi dâhil değişik alanlarda teknolojik işbirliği üzerinde durması, Libya ile AB arasında ilişkilerin normalleştirilmesi önünde herhangi bir engel kalmadığını söylemesi boşuna değildi.

Bayan Sarkozy'ye Bulgar hemşireler için yürüttüğü faaliyette ABD Komisyonu'nun dış ilişkilerden sorumlu üyesi Benita Ferrero-Waldner de yardımcı oldu. Hemşirelerin teslimi vesilesiyle yaptığı açıklamada da

Almanya, İngiltere, Fransa, Portekiz ve Almanya hükümetlerine katkılarından ve verdikleri destekten dolayı teşekkür etti. Bu açıklama dört yüz bebeğe hunharca virüs bulaştırmakla suçlanan hemşirelerin hiçbir şey yapmamış gibi cezadan muaf tutulmalarında Avrupa'nın adeta seferber olduğunu gösteriyordu.

Kazzafi'nin mantıkdışı uygulamaları yüzünden yıllarca çağdaş emperyalizmin kıskacında tutulan Libya yönetimi de ne yazık ki hadiseyi bir siyasi menfaat aracı haline getirerek Fransa'nın ve AB'nin sağladığı çıkarlar karşılığında hukuku devreden çıkararak suçlanan doktorla beş hemşireyi Bulgaristan'a teslim etti. Bulgaristan ise, diplomatik bir sorundan dolayı değil dört yüzden fazla bebeğe HIV virüsü bulaştırmaktan mahkûm edilmiş, aleyhlerinde en azından bu suçu işledikleri ithamını destekleyen birçok delilin bulunduğu söz konusu şahısları törenle ve çiçeklerle karşıladı.

Teslim anlaşmasının bir şartı olarak mahkûmların cezalarının kalan kısmını Bulgaristan'da çekecekleri taahhüdüne rağmen söz konusu kişiler daha Bulgaristan'a ayaklarını bastıkları an cumhurbaşkanı Georgi Parvanov hepsini affettiğini açıkladı. Ne kadar kolay değil mi? Onlar dört yüzden fazla bebeğe çağın en tehlikeli hastalığı kabul edilen AIDS'in virüsünü bulaştıracaklar, bunlardan elli tanesi hayatını kaybedecek, sen de böylesi bir vahşetten sorumlu tutulanların tüm suçlarının üzerine kalın bir çizgi çekip hepsini bir anda affedeceksin! İşte size çağdaş Avrupa! İşte size modern Batı! İnsan haklarına ve insanî değerlere saygıda Ortaçağ haçlı zihniyetinin acaba kaç adım ilerisindedir dersiniz?