Azerbaycan'dan Notlar

Bakü, 11-14 Nisan 2007 Çarşamba-Cuma, Vakit gazetesi

Sizlere bu kez Azerbaycan'ın başkenti Bakü'den selam gönderiyorum. Önce buraya geliş amacımızdan kısaca söz etmek istiyorum. Burada merkezi Belçika'nın başkenti Brüksel'de bulunan Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü adına bir gözlemleme ve araştırma yapmaya çalışacağız inşallah. Daha önce Türkiye'deki toplumsal yapı, siyasî gelişmeler, İslâmîleşme ve muhtelif siyasî akımların Avrupa Birliği'ne bakışı hakkında da bu kuruluşa bir bilgi dosyası hazırlamıştım. Kısa adı IRRI olan bu kuruluş muhtelif dünya ülkelerindeki toplumsal ve siyasî yapıyla ilgili araştırmalar yapan, bilgi dosyaları hazırlayan bir akademik kuruluş. Kuruluşun hazırladığı bilgi dosyalarından isteyenler ücret karşılığında yararlanıyorlar. Kendilerinden istifade edilenlerin ücretleri dâhil akademik faaliyetlerin ve bilgi toplama çalışmalarının tüm malî külfetini de kuruluş kendisi karşılıyor. Ancak herhangi bir siyasî mekanizma adına değil bağımsız bir akademik araştırma kurumu olarak çalışıyor. Biz de Avrupa'daki bu tür bağımsız bilgi (ting tang) kuruluşlarının İslâm dünyası hakkında doğru bilgilenme çabalarına katkının Batı'da yerleşik bazı hatalı bilgilerin doğurduğu hatalı yaklaşımın değiştirilmesinde olumlu tesiri olacağı kanaatiyle bu faaliyetlere iştirak ediyoruz.

İstanbul'dan Bakü'ye yolculuğumuz da bir gece yolculuğu oldu. Fakat bu kez Cezayir yolculuğundan farklıydı. Çünkü o yolculukta batı istikametine gittiğimizden geceyi uzatmıştık, bu kez tersi istikamete giderek geceyi kısalttık. Ama yine de sabah namazına, kalacağımız otele yetişebildik ve namazımızı yol sıkıntısından kurtulduktan sonra rahat bir şekilde kılabildik.

Azerbaycan, her ne kadar zorluk çıkarmıyor ve havaalanında vize veriyorsa da Türkiye vatandaşlarına vize uygulamaya devam ediyor. Bu da ister istemez havaalanında beklemeyi ve yol yorgunluğunun üzerine bir de vize sırası bekleme sıkıntısı yüklenmeyi zorunlu kılıyor. Bu da bazılarının tepkilerine, rahatsızlık duyduklarını oradaki görevlilere ifade etmelerine ve küçük çapta da olsa tartışmalara sebep olabiliyor. Ben bazı ülkelerin havaalanlarında zaman zaman daha fazlasına maruz kaldığımdan Bakü'deki vize problemi pek canımı sıkmadı. Ama gene de vize uygulamasının tamamen kalkmasını ve yalnız pasaport kontrolüyle rahatça geçmeyi can ü gönülden arzulardık. Tıpkı Malezya'da olduğu gibi. Orada beni adeta misafir karşılar gibi karşılamalarının hoşnutluğunu bilvesile tekrar zikretmenin yerinde olacağını sanıyorum.

Henüz Azerbaycan'ın genel durumu ve Bakü hakkında herhangi bir müşahedede bulunmuş veya çalışma yapmış değiliz. Bu yazıyı otelde kısa süreli bir dinlenme sonrasında yazıyorum. Yolculuğumuz da gece geçtiğinden çok fazla bilgilendirme yapamayacağım. Fakat Allah izin verirse bu haftaki yazılarımız Azerbaycan ve başkenti Bakü'yle ilgili olacak. O sebeple gündemdeki diğer konular hakkında yapacağım yorum ve değerlendirmeleri erteleyeceğim için okuyucularımızın mazur görmelerini rica ediyorum.

Bakü'de hava İstanbul'a nispetle serin. Bulutlar gökyüzünü kapattığından biz geldiğimizden beri güneş henüz yeterince yüzünü göstermiş değil.

Azerbaycan Türkçesi, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra kurulan Türk cumhuriyetlerinin lehçeleri içinde Türkiye Türkçesine en yakın lehçe olduğu halde yine anlaşmakta biraz zorluk çekiyoruz. Ben buraya gelmeden önce Azerbaycan Türkçesi konusunda kendimi daha rahat hissediyor ve anlaşmakta herhangi bir zorluk çekmeyeceğimi düşünüyordum. Ama öyle olmadı. Azımsanamayacak sayıda farklı kelime olduğu gibi konuşma stiline yani diksiyonuna da Rusçanın stili hâkim olmuş. Rusçada olduğu gibi kelimeleri keskin harflerle telaffuz ediyor ve hızlı konuşuyorlar. Bu yüzden de bildiğiniz kelimeleri zikretseler bile anlamakta zorlanıyorsunuz. Oteldeki görevli genç de bizimle sohbet ederken sıkıştığı zaman hemen İngilizceye sığınıyor. Bundan artık buralarda da turistik alanda görev yapanların İngilizceye ağırlık vermeye başladıklarını anlıyorsunuz. Eskiden bu gibi ülkelerin uluslar arası dili olarak Rusça biliniyordu.

Dil konusunda İngilizce öne çıksa da Azerbaycan'a son dönemde gelen yabancıların arasında Türkiye vatandaşlarının ağırlıklı olduklarını yine kendisiyle sohbet ettiğimiz otel görevlisinden öğreniyoruz. Türkiye'den gelenlerin büyük çoğunluğunun amacı ise iş kurmak, burayla ticarî ilişkileri geliştirmek. Fakat anladığımız kadarıyla Bakü - Ceyhan petrol boru hattı projesinin devreye girmesinden sonra Batılılar da buraya yoğun ilgi göstermeye başlamışlar.

***

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bir "Türkî cumhuriyetler" kavramı ortaya çıktı. Bu kavramın kullanımı hâlen devam ediyor bilindiği üzere. Gerçi bu isimlendirmenin doğruluğu tartışılmış ve dilin inceliğine vakıf olanlar hatalı olduğunu dile getirmişlerdi. Buna rağmen zaman içinde bir galat-ı meşhur halini aldı ve yaygınlaştı. Ancak öyle de olsa hatalı bir isimlendirme olmaya devam etmektedir. Ben şahsen hatalı isimlendirmelere ve kavramların yanlış kullanımına itirazımı zaman zaman dile getirdiğim gibi Azerbaycan'la ilgili değerlendirmelerimize başlarken de bu "Türkî cumhuriyetler" kavramına itirazımı bir kez daha dile getirmek istiyorum. Genel bir isimlendirme için bunun yerine "Türk cumhuriyetleri" veya "Türk devletleri" isminin kullanılması daha isabetli ve oturaklı olur.

Azerbaycan Cumhuriyeti de Sovyetler'in dağılması sonrasında ortaya çıkan Türk cumhuriyetlerinden biri. Burada kullanılan resmî adı Azerbaycan Respublikası. Yani cumhuriyet kavramının Batı dillerindeki karşılığının Rusçada aldığı şeklini içeren bir resmî ada sahip. Zaten söz konusu kavramın Rus tesirindeki halklar arasında kullanılan şekli de böyle.

Azerbaycan'ın bugünkü nüfusunun sekiz milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Nüfus artış oranı çok düşük olduğundan birkaç yıl önceki nüfusla bugünkü nüfus arasında fazla bir fark yok. Başkent Bakü'nün nüfusu ise üç milyon civarında. Bu da nüfusun üçte birden fazlasının başkentte toplandığını gösteriyor. Zaten ülke genelinde de şehirlerde toplanan nüfusun oranı üçte ikiye yaklaşıyor. Demek ki şehirli nüfusun da yarısı başkentte ikamet ediyor. Bu da bir düzensiz büyümeye, şehirlerde nüfus yoğunlaşmasına ve kitlenin ülke geneline yayılması konusunda bir dengesizliğe delalet ediyor. Malum olduğu üzere biz bunun sıkıntılarını Türkiye'de özellikle de İstanbul'da çok belirgin bir şekilde yaşıyoruz.

Sovyetler'in dağılması sonrası ortaya çıkan Türk cumhuriyetleri içinde Türk nüfus oranının en fazla olduğu ülke Azerbaycan'dır. Burada nüfusun yüzde doksanlık kısmını Azerî Türkler oluşturmaktadır. Buradaki Azerî nüfus oranı daha önce de çoktu. Ancak Ermenistan'la çatışmalar sebebiyle oradaki Azerî nüfusun önemli bir kısmının da Azerbaycan'a göç etmesi üzerine yüzde doksanlık bir orana ulaşmış. Kalan nüfusun önemli bir kısmını Ruslar oluşturuyor. Üçüncü sırada Ermeni azınlık geliyor. Onların dışında da muhtelif etnik unsurlar mevcut.

Ülkede ekonomik bir canlanma dikkat çekiyor. Ekonomiyle ilgili değerlendirmeye para üzerindeki düzenlemeden söz ederek başlamak istiyoruz. Buraya gelmeden önce eski Manat - yeni Manat diye iki farklı para değeri olduğunu bilmiyordum. Havaalanında bizi otele götürmek isteyen taksiciye doların değerini sorduğumda "dört Manat'tır" dedi. Sonra ilk etapta lâzım olacak yerel parayı almak için havaalanındaki dövizciye gittim, 1 doları 86 kapikten yani kuruştan bozdu. Dövizciye, verdiği fiyatın serbest piyasadaki değerle farklı olup olmadığını sorduğumda farklı olmadığını söyledi. Daha sonra şehir içindeki bir dövizciden Eski Manat - Taze Manat diye iki farklı değer olduğunu öğrendim. Meğer ki yaklaşık bir yıl önce burada da paranın değeri yükseltilmiş. Ama Türkiye'de paranın değeri sonundan altı sıfır atılarak yükseltildi. Gelenek de genellikle böyledir. Sondan bir veya daha fazla sıfırın atılması yoluyla paraya yeni değer kazandırılır. Böyle yapılması bir hesaplama ve intibak kolaylığı da sağlar. Ama burada böyle bir sıfır atma noktasına gelinmeden, paraya beş kat değer kazandırılarak yeni Manat'a geçilmiş. Buna göre beş eski Manat, bir yeni Manata tekabül ediyor. Böyle yapılması biraz Türkiye'den etkilenme olabileceği fikrini akla getiriyor. Zaten ekonomik sistemde genel olarak Türkiye'den etkilenme olduğu gözleniyor.

Ülke vatandaşları son beş yıl içinde ekonomik alanda bir hareketlenme olduğunu dile getiriyorlar. Fakat kendi ayaklarının üstüne ilerleyen bir ekonomik büyümeden çok yabancı sermayeye çok fazla göğsünü açmış dolayısıyla dışa bağımlı bir büyüme karşınıza çıkıyor. Bu da tüketim ekonomisinde büyümeyi beraberinde getiriyor. Örneğin inşaat sektöründe çok belirgin bir hareketlilik var. Her tarafta yeni inşaatlar, yüksek binaların oturtulması için kurulmuş şantiyeler karşınıza çıkıyor. Ama bu binaların hemen hemen tamamını yabancı firmalar yükseltiyor. Kullanılan malzeme de genellikle dışarıdan ithal ediliyor. İnşaat sektöründe Azerbaycan pastasından en büyük payı da Finlandiya şirketlerinin aldığı söyleniyor.

***

Bundan önceki yazıda Azerbaycan'da özellikle de Bakü'de inşaat sektöründe oldukça belirgin bir hareketlilik olduğunu ve bu sektörde Finlandiya firmalarının pastadan büyük payı aldığına dair bilgi duyduğumu dile getirmiştim. Ancak Türk firmalarının da önemli bir pay aldıkları görülüyor. Hatta Türk firmalarının payının daha büyük olduğunu söyleyenler de var. Ama bu bilgilerin hiçbiri sayısal değerlere dayanmıyor, sadece kanaatleri, izlenimleri yansıtıyor.

Edindiğimiz intibalar Türkiye'den gelen inşaat firmalarının, yaptıkları işlerle iyi bir imaj ve güven kazandıklarını gösteriyor. Bunda belki Sovyet hâkimiyetinden geriye kalan mirasın çürük, düzensiz ve bozuk olmasının da etkisi var. Halk çok daha iyisini görünce onu sunana bakışı son derece müspet oluyor. Bunu Türkiye toplumuna duyulan ilgi ve yakınlık duygusu da güçlendiriyor.

Sadece ihalelerde değil malzeme satışında da Türkiye'nin belirgin bir payı olduğu gözleniyor. İnşaat malzemesi satan işyerlerinin birçoğunun vitrininde "Türkiye Malları" yazısı dikkat çekiyor. Ayrıca bu sektörde öne çıkmış muhtelif sanayi kuruluşlarının özel distribütörlüğü mevcut.

Azerbaycan toplumunda ulusal duyarlılığın dinî duyarlılığın önüne geçtiği gerçeğini dile getirmemiz belki mevcut duruma yani vakıaya dair bazı hususları yorumlamamızı kolaylaştıracaktır. Bu, özellikle şu iki hususta karşımıza çıkıyor: Birincisi mezhebi kimliğin toplum psikolojisinde fazla baskın bir etki yapmaması. Mezhebi kimlik doğal olarak Azerbaycan halkını İran'a yaklaştırıyor. Çünkü buradaki Müslümanların en az yüzde yetmişi Şiî Caferî. Ama bu, toplumda bir siyasî tercih ve yakınlaşma sebebi değil. İkinci husus da Azerî halkın dışarıyla irtibat konusunda kendini Türkiye'ye daha yakın hissetmesi.

Toplumda dinî bilinçlenme ve duyarlılığın zayıf kaldığı görülüyor. Bununla toplumdaki ulusal duyarlılığın baskınlığı arasında bir irtibat kurulması mümkün. Ama bu, herhangi bir yönlendirmeyle değil kendiliğinden ortaya çıkan irtibat. Söz konusu ilgi ve yakınlığı değerlendirmek, böylece dinî duyarlılığı canlandırmak da mümkün. Bunu başarabilecekler ise Türkiye'deki dinî duyarlılığa önem veren sivil toplum kuruluşları olacaklardır. Ticarî kuruluşların gösterdiği ilginin bir benzerinin insan yetiştirmeye ağırlık veren sivil toplum kuruluşları tarafından gösterilmesi sözünü ettiğimiz yakınlıktan müspet bir toplumsal olgu çıkarılmasına imkân verecektir. Azerbaycan'da özellikle yetişen neslin buna büyük ihtiyacının olduğunu ama ihmal edildiğini, ülkedeki mevcut yönetimin bu alanla ilgili bir kaygısının olmadığını ama gençliğin eğitimine ağırlık verecek kuruluşlara kapıları da kapatmayacağını düşünüyoruz.

Toplumda duygusal açıdan Türkiye'ye yakınlık duyulsa da değişim sürecinde Batı kültürünün baskın çıktığı bariz. Zaten Türkiye'de de kendi kültürünü ve değerlerini ihya etmek yerine Batı kültürünü globalleştirmeyi amaçlayan yönlendirmeye teslim olunduğunu söylemek zorundayız. Dolayısıyla Azerbaycan halkı Türkiye üzerinden bir kültürel değişim arasa yine kendisine gösterilecek istikamet aynı olacaktır. Bu gerçeği masaya yatırdığımızda kapitalist Batı felsefesine dayanan globalleşmenin sadece ekonomik ve siyasî alana münhasır olmadığını, toplumsal değişim ve kültür üzerindeki etkisinin doğurduğu zararların daha ileri düzeyde olduğunu müşahede ediyoruz. Çünkü bu alanla ilgili tesiri bir kimlik kaybına sebep oluyor.

Azerbaycan Türkiye'yle diplomatik ilişkilerine de önem veriyor. Fakat Türkiye'nin yörüngesine girmiş görünümü vermekten de çekiniyor. Türkiye vatandaşlarına sembolik anlamda da olsa vize uygulamaya devam etmesinde böyle bir görünüm vermekten çekinmesinin önemli rolü olduğunu tahmin ediyorum. Daha doğrusu havaalanında, vize uygulamasının neden devam ettiği hakkında fikirlerini sorduğum görevlilerin söyledikleri bende böyle bir kanaat oluşturdu.

Dağlık Karabağ meselesinden dolayı Azerbaycan'la Ermenistan arasındaki problem devam ediyor. Bu problemde Türkiye, Azerbaycan'ın yanında yer aldı. Ancak sergilenen tavrın sonuç itibariyle müşahhas bir etkisinin olduğunu söylemekte zorlanılacaktır. Böyle olmakla birlikte Azerbaycan yönetiminin bu meselede Türkiye'nin desteğine büyük ihtiyaç duyduğu bir gerçek.

Azerbaycan yönetiminin ve halkının Türkiye'nin tecrübelerini önemsediğini ve bu tecrübelerden yararlanmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Ama bu konuda Türkiye'nin iyi bir örnek ortaya koyabildiğini, Azerbaycan'ın da kazanımlardan yeterince yararlandığını söylemek mümkün değildir.

***

Bugünkü yazımızda Azerbaycan hakkında bundan önceki yazılarımıza ilave edebileceğimiz bazı notlarımızı ve izlenimlerimizi aktararak bu ülkeye seyahatimizle ilgili dosyayı kapatacağız.

Azerbaycan'daki canlanmanın daha çok tüketim ekonomisiyle ilgili alanlarda yoğunlaştığını dile getirmiştik. Üretim ekonomisiyle ilgili sanayileşmede ise tersi bir gelişme söz konusu. Örneğin Sovyet döneminde kurulmuş ve liberalleşme sürecinde atıl hale gelen fabrikaların modernleştirilmesi veya yerlerine yenilerinin dikilmesi yerine bunlar yıkılıp arsalarına büyük plazalar, iş merkezleri veya yüksek apartmanlar inşa ediliyor. Bakü'de bu konuyla ilgili görüşlerini sorduğum bütün herkesin bu gidişattan rahatsız olduğunu gördüm.

Yapılaşmada üç farklı dönemin ruhunu ayrı ayrı okuyabiliyorsunuz. Sovyet dönemi öncesine ait binalar insan zevkini ve ruhunu okşayan gösterişli, sağlam ve orta yükseklikte. Sovyet dönemine ait binalar, yığma tarzında yapışık, görünüm estetiği hiçbir şekilde gözetilmeden, insanları bir yerlere doldurma gayesiyle inşa edilmiş, her tarafından dökülen binalar. Daha önce Batum'da, Sofya'da ve Sovyet etkisindeki diğer şehirlerde gördüğüm ve o dönemde inşa edilmiş tüm binalardaki manzaranın da böyle olduğu dikkatimi çekmişti. Sovyet sonrasında inşa edilenler ise tamamen Batı ruhunu yansıtan yüksek ve münferit binalardan oluşuyor.

Yönetim, piyasayı dünya standartlarına adapte edebilmek için fiyatları yukarı çekmiş. Ama aynı gayreti insanların gelir düzeylerini yukarı çekmek için göstermemiş. Sanayi kuruluşlarının önemli bir kısmının dumura uğraması da toplumda yaygın bir işsizliğe sebep olmuş. Bu yüzden satın alma gücünde hissedilir bir gerileme var. Bakü'deki bir sabit halk pazarında kuruyemişçiden bir şeyler alırken orta yaşlarda, giyim kuşamı yerinde, konuşma tarzı kültürlü olduğunu gösteren bir kadının almış olduğu yarım kilo kestaneyi geri vermesi dikkatimi çekti. "Bugün uşahlara heç meyve alamadım" diyerek satıcıdan kestaneyi geri almasını rica ediyordu.

Gelir düzeyindeki düşüklük ticarî ahlâkta da bozulmaya sebep olmuş. Bunun benzeri bir toplumsal vakıayı daha önce Kahire'de görmüştüm. İnsanlar bir şey satacakları zaman tutturabildikleri fiyattan vermeye çalışıyorlar. Bundan yabancılar birinci derecede zarar görüyorlar. Çünkü hâkim şartları ve piyasayı tanımıyorlar. Taksilerde taksimetre bulunmaması şehir içinde dolaşırken her taksiye binişte içinizde bir rahatsızlık oluşmasına yol açıyor. Bu yüzden ben taksiye biner binmez gideceğim yeri söylüyor ve pazarlığı baştan yapıyordum. Üç Manata gittiği yerden geri dönerken bindiğim taksinin şoförünün on Manattan tutturması dikkatimden kaçmıyordu. Ama Bakü'deki taksiciler hiç olmazsa binişte anlaştığın fiyatın üstüne çıkmıyor ve yanında bozuk para yoksa verdiğin paranın üstünü veriyorlar. Kahire'de bindiğim taksinin şoförü beş yüz metrelik mesafeye beni götürdüğünde başta söylediği fiyatın iki katını istemişti. Üstelik müşteri kabul ederken kuzu gibi olan şoför indirirken kurt kesilmişti. Ayrıca taksilere binerken yanımda mutlaka gerekli bozuk parayı bulundurmak zorundaydım, çünkü şoföre teslim ettiğin paranın tamamı onda kalıyordu. Taksi şoförlerinin para üstü verme gibi bir gelenekleri yoktu.

Ekonomik ahlâktaki zaaf devlet kurumlarında da rüşvetin yaygınlaşması sonucunu doğurmuş. Bir taksi şoförüne bu hususla ilgili soru sorduğumda: "Azerbaycan'da işler hep rüşvetle yürür daa!" cevabını verdi.

Azerbaycan'da turizm sektörüne büyük yatırım yapıldığını ve bu alanda dünya standartlarının yakalandığını gördüm. Cezayir'de devlet misafiri olarak en lüks otellerden birinde kaldığımız halde kalitenin dünya standartlarının bayağı gerisinde olduğunu müşahede etmiştik. Azerbaycan'daki otellerde ise kalite bayağı yüksek. Bunun en önemli sebebi gördüğümüz kadarıyla bu alanla ilgilenen uluslar arası firmaların yani yabancı sermayenin Azerbaycan'a önemli yatırım yapması. Ama bizim bulunduğumuz dönemde otellerdeki yoğunluğun bayağı az olduğunu gördük. Bunu sadece kaldığım otele binaen söylemiyorum. Buluşma amacıyla, birçoğu uluslar arası şirketlere ait sekiz farklı lüks otele gittim. Genelinde yoğunluğun düşük olduğunu gördüm. Bu belki mevsimle ilgili olabilir. Fakat taleple arz arasında bir dengesizlik oluştuğuna veya oluşmaya başladığına da işaret edebilir. Turizm sektöründe doyuma yaklaşılması yatırımdan beklenenin elde edilememesi sonucunu doğurur. Ayrıca bu sektörün de tüketim ekonomisi alanına girdiğini hatırlatmakta yarar görüyorum.

kta yarar görüyorum.