Ocak 2007, Vuslat dergisi
Fitne İslâm düşmanlarının tarih boyunca sürekli kullana geldikleri bir gizli silahlarıdır. Özellikle cephede yenilgiye uğratıldıklarında intikamlarını almak ve Müslüman halkları ya da onların savunma güçlerini zayıf düşürmek amacıyla derhal fitne politikalarından yararlanmaya çalışırlar. Biz çağdaş emperyalizmin ve onun himayesi altında varlığını sürdüren işgalci Siyonistlerin fitne politikaları hakkında daha önce muhtelif vesilelerle yazılar yazmış, Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinin de ışığında bilgi vermeye çalışmıştık.
İşgalci saldırganlar son dönemde İslâm coğrafyasında fitne silahlarını çok etkin ve yoğun bir şekilde kullanma çabası içine girdiler. Bu amaçla Müslüman halkların ya da İslâm coğrafyasında yaşayan tüm halkların muhtelif kanatları arasındaki bütün farklılıklardan yararlanmaya çalışıyorlar. Fitne politikalarını devreye sokmaya çalıştıkları alanlardan biri de Filistin'dir.
Siyonist işgalciler Güney Lübnan'da aldıkları ağır yenilgiden sonra Gazze'deki direnişe yüklenebilmek için bazı girişimlerde bulundular. Fakat hiçbirinden istedikleri sonucu elde edemedikleri gibi Filistin direnişini yıldırmayı da başaramadılar. Geçtiğimiz Kasım ayının başında Beyti Hanun kasabasına yönelik olarak ve Güz Bulutları Operasyonu adını verdikleri geniş çaplı bir saldırı başlattılar. Ama bu saldırıda da Filistin halkının topyekûn direnişiyle karşı karşıya gelince askerlerini çekmek zorunda kaldılar. Ardından Gazze'deki direniş gruplarıyla ateşkese gitme ihtiyacı duydular. Ama üzerinden fazla zaman geçmeden Gazze'yi içerden karıştırmak amacıyla birtakım karanlık işler gerçekleştirmeye başladılar. Bu, cephede yenilen saldırganın fitne silahına başvurmasından başka bir şey değildi.
Burada öncelikle şunu hatırlatalım ki Filistin'de fitne silahına ilk kez başvurulmuyor. İşgalci saldırgan, Filistin direnişini yıpratmak amacıyla bundan önce de değişik zamanlarda fitne ateşini alevlendirmeye çalıştı. Yakılan fitne ateşlerinin söndürülmesinde ise her zaman İslâmî hareketin tutumu etkin rol oynamıştır. Fitne ateşlerinin yakılmasında genellikle aynı kişilerin kullanılması ise bunların işgalci saldırganların hesabına çalıştıklarını artık şüpheye mahal bırakmayacak derecede açığa çıkarmıştır.
Son dönemde fitne oyununun sahneye konmasıyla ilgili gelişmeler oldukça düşündürücüdür. Yani olayların gelişmesi kendiliğinden ve rasgele değil planlı bir şekilde olmuştur. Zamanlaması da bu açıdan düşündürücüdür. Provokasyon eylemleri Filistin'de bir ulusal ittifak hükümeti kurulması için yürütülen çabaların sonuç verme noktasına yaklaştığı ve başbakan İsmail Heniyye'nin ekonomik ambargoyu yarma amaçlı diplomatik atağından önemli sonuçlar elde ettiği bir sırada gerçekleştirilmiştir. Normalde ulusal ittifak hükümeti kurma görüşmelerinden müspet sonuçlar alındığına dair haberler verilmesine rağmen özerk yönetim başkanı Mahmud Abbas ani bir şekilde görüşmelerin kesintiye uğradığını ilan etti.
Abbas'ın bu açıklamayı yapmasının hemen ardından, ona bağlı güvenlik organlarından birinde istihbarat şefi olarak çalışan bir subayın üç çocuğu okula götürülürken vahşice öldürüldü. Saldırıda çocukları okula götüren aracın sürücüsü de öldürüldü. Cinayet tahrik amacıyla ve tam ulusal birlik hükümeti görüşmelerinin kesintiye uğradığı zamana denk getirilerek gerçekleştirilmişti. Vahşi cinayetten istendiği şekilde yararlanılabilmesi için medya organları vasıtasıyla da tahrik faaliyeti yoğun bir şekilde yürütüldü.
Bu olayın üzerinden fazla zaman geçmeden HAMAS mensubu genç yargıç Bessam el-Ferrâ güneydeki Han Yunus kasabasında yine belirsiz kişiler tarafından öldürüldü. Bu suikast fitne amaçlı provokasyon eylemlerinin çapraz cinayetlerle sürdürüldüğünü gözler önüne seriyordu.
Bu olayların yol açtığı gerginlik yüzünden başbakan İsmail Heniyye diplomatik seyahatinin Sudan programını tamamlamadan ülkesine dönme ihtiyacı duydu. Fakat ne yazık ki fitne ateşinin büyümesini isteyen çeteler işgalci Siyonistlerin çıkarlarına hizmet ederek İsmail Heniyye'ye ve beraberindeki ekibe Rafah sınır kapısından girmeye çalıştığı sırada saldırı düzenlediler. Saldırıda Heniyye'nin bir koruma görevlisi öldürüldü. Biri onun oğlu 18 kişi de yaralandı.
Üç çocukla onları okula götüren aracın şoförünün ve HAMAS mensubu yargıcın öldürüldüğü cinayetlerin failleri tespit edilememiş ama başbakanla ekibine saldırı düzenleyenler kesin olarak tespit edilmişlerdi.
Bunlar, başkan Mahmud Abbas'a bağlı güvenlik organlarında çalışan silahlı elemanlardı. Aynı zamanda Filistin'de fitnenin kaynağı olarak tanınan Muhammed Dahlân'ın çetesine mensup kişilerdi.
Daha önceki provokatif eylemler konusunda da Dahlân'ın çetesinden şüpheleniliyordu. Çünkü onun bu amaçla Ölüm Mangaları adlı bir eşkıya çetesi kurduğu biliniyordu. Bu kişi aslında el-Fetih'de de istenmeyen kişi olmasına rağmen örgütün Han Yunus listesinden parlamentoya girmişti. İşgalci Siyonist devletle özel ilişkisinin olduğu da zaten belgelerle ispat edilmiştir.
Bu gibi tehlikeli ve dış güçler tarafından kullanılan kişilerin ve onların eşkıya çetelerinin kendilerine bir örgütsel yapı içinde yer bulmaları, onlardan kaynaklanan tehlikenin daha da büyümesine sebep olmaktadır. Çünkü o kişilerin yaktığı fitne ateşleri o örgüte mal edilmekte, çıkan olaylar da o örgütle bir başka hareketin çatışması olarak lanse edilmektedir. Filistin'de yaşanan son olayların bir HAMAS - el-Fetih çatışması olarak lanse edilmesi bu yüzdendir. Ekim 2006'da yine aynı kişiyle onun eşkıya çetesinin oyunlarıyla başlatılan maaş isyanının yol açtığı olaylar da aynı sebepten dolayı HAMAS - el-Fetih çatışması olarak lanse edilmişti.
Filistin'de yaşanan son olaylar gerçekte ne bir iç savaş ne de bir HAMAS - el-Fetih çatışmasıdır. Kendilerine el-Fetih çatısı altında yer bulabilen fitnecilerin sebep olduğu bir yangındır. Bu yangının büyümesi yine HAMAS'ın tutumu ve çabalarıyla engellenmiştir. Heniyye'nin saldırıya uğramasına ve bir koruma görevlisinin öldürülmesine rağmen tüm Filistinlilere birlik çağrısı yapması, Mahmud Abbas'a güvenlik elemanlarını caddelerden çekmesi durumunda kendisinin İçişleri bakanlığına bağlı elemanları derhal çekeceğini bildirmesi ve istikrarın sağlanması yolundaki tüm taahhütlerini yerine getirmesi bu konuda zikre şayandır.
Biz hadisenin siyasi boyutu, İsmail Heniyye'nin diplomatik atağından elde edilen sonuçlar, Mahmud Abbas'ın erken seçim kararı alması ve bu kararın uygulanmasının neler getirebileceği hakkında ayrıca yazılar yazdık. İslâm dünyasındaki diğer gelişmeler üzerinde de durabilmek için bu konulara girmemeyi tercih ediyor ve bu konularla ilgi değerlendirmelerimize muttali olmak isteyenlere söz konusu yazılarımızı okumalarını tavsiye ediyoruz. Bu yazılarımızı Web sitemizde yani www.vahdet.com.tr adresinde bulabilirsiniz.
Siyonist işgal devletinin Ağustos 2006'da Lübnan'a yönelik saldırısında ağır bir yenilgi almasına rağmen ne kadar ilginçtir ki Arap dünyasındaki siyasi yönetimler sanki savaşı işgalci Siyonistler kazanmış gibi bir tutum içine girdiler. Bu tutum sadece Arap dünyasındaki yönetimlere değil Lübnan'a yönelik uluslar arası politikalara da yansıdı. Dolayısıyla normalde savaşı kazanan tarafla pazarlığa oturulması ve onun bir şeylere razı edilmesi gerekirken işgalci Siyonist devlete zaferi kazanan taraf muamelesi yapılarak onun isteklerinin yerine getirilmesine çalışıldı ve ona, pazarlıkta ikna edilmesi gereken taraf olarak bakıldı. Bu tutum, Lübnan'da uluslar arası güçlerin çıkarlarının bekçiliğini yapması üzere iş başına getirilen Sinyora hükümetinin Hizbullah'a yönelik politikasına da aynen yansıdı. Sonradan ortaya çıkan bazı bilgiler Lübnan başbakanı Fuad Sinyora'nın işgalci Siyonist devlete Hizbullah'ın silahlı kanadını dağıtma ve bu hareketi tamamen silahtan arındırma vaadinde bulunduğunu açığa çıkardı. Zaten onun hükümet bünyesinde izlediği politika böyle bir amacının olduğunu gösteriyordu.
Bu durumun farkına varan Hizbullah hareketi geçtiğimiz ay Sinyora hükümetine karşı geniş çaplı bir kitlesel hareket başlattı. Büyük kalabalıkların meydanlara dökülmesi suretiyle yürütülen eylemler Hizbullah'ın siyasi faaliyetinden bir parçaydı. Cephede işgalci saldırgan güçlere karşı zafer kazanan Hizbullah siyaset meydanında da gücünü ve etkinliğini koruma azminde olduğunu, uluslar arası emperyalizmin oyunlarına gelmeyeceğini ortaya koymaya çalışıyordu.
Filistin ve Irak'ta fitne politikasını devreye sokan çağdaş emperyalizm ve onun himayesindeki işgalci Siyonist devlet Lübnan'da da aynı politikadan yararlanmak istedi. Bu amaçla önce geçmişte yaptığı gibi Hıristiyanlarla Müslümanları birbirine düşürmeye, sonra da Irak'takine benzer bir mezhep fitnesini devreye sokmaya çalıştı. Hizbullah'ın Sünni Sinyora hükümetini devirmek ve Şiî hâkimiyeti kurmak istediği iddiaları bu amaca yönelikti. Oysa Hizbullah'ın amacı bu olmadığı gibi Lübnan şartları belli bir mezhebin hâkimiyetine imkân vermez. Siyonist işgal devletinin yetkilileriyle gizli görüşmeler yapan ve onları tehdit eden hareketi silahtan arındırma vaadinde bulunan bir başbakanın Sünnileri temsil vasfı da son derece şüphelidir. Her ne kadar hâkim sisteme göre ülkedeki Sünnî cemaati temsilen o makamda bulunuyor olsa da.
Uluslar arası emperyalizm Suriye'yi Lübnan'dan elini çekmeye zorlarken kendisi el koymaya, özellikle de işgalci Siyonist devleti rahatsız edebilecek gelişmelere karşı tedbirlerini güçlendirmeye çalışıyor. Bunun başarılması Filistin davasının da aleyhine olacaktır. Bu sebeple Lübnan'daki gelişmeleri tahlil ederken emperyalist güçlerin taktiklerini iyi teşhis etmek, oyunları çok iyi görmek gerekmektedir. Hizbullah'ın direnişini Şiî hâkimiyetini güçlendirme çabası olarak görmek ve onun Siyonist saldırgan devlet karşısında oluşturduğu mücadele duvarını görmezlikten gelmek yanılgıya götürür. Böyle bir yanılgıya düşenlerin, Siyonist devleti rahatlatmaya çalışan güçlerle aynı hedefi taşlama gibi bir yanılgının içine düşmeleri de söz konusudur.
Geçtiğimiz Kasım ayının son günlerinde Vatikan Papası 16. Benediktus Türkiye'yi ziyaret etti. Onun ziyaretinin devam ettiği günlerde ülkenin gündemi tamamen bu hadiseye kilitlenmişti.
Ziyaretin en dikkat çekici yanı Sezer'in laiklik anlayışını bütün açıklığıyla gözler önüne sermesi oldu. Kamu alanı ilan ettiği cumhurbaşkanlığı köşküne, laikliğe aykırı olduğu iddiasıyla, eşleri başörtülü olanların törenlere eşleriyle birlikte katılmalarına izin vermeyen Sezer'i Papa'nın dinî kıyafetleri, boynundaki haçı, kafasındaki takkesi, bastonunun ucundaki "İsa" sembolü hiç rahatsız etmemişti. Belli ki Sezer'in laiklik anlayışı sadece İslâmî hassasiyetlere ve Müslümanca yaşamak isteyenlerin yaşayış tarzlarına karşıydı. Kamusal alanın kapıları da sadece onlara kapatılıyordu. Papazlar, hahamlar vs. için herhangi bir sorun yoktu.
Muhtelif yorum ve değerlendirmelerde Papa'nın ziyareti bir dinler arası diyalog girişimi olarak lanse edildi. Gerçekte ise ziyaretin amacı Hıristiyan dünyasının doğu kilisesi ile batı kilisesi arasında bir yakınlaşmayı sağlamaktı. Böyle bir yakınlaşmayı gerçekleştirmenin en önemli amacı da Türkiye'nin AB üyeliği sürecinde İstanbul'daki Fener Patrikhanesi lehine önemli kazanımlar elde etmekti. AB'nin Fener Patrikhanesi'nin taleplerinin yerine getirilmesi için Türkiye'ye baskı yapması isteniyordu. Fener Patrikhanesi'nin kazanımları sadece Ortodoks dünyasının değil genelde tüm Hıristiyan dünyasının yararına olacaktır. Önceleri Katolik kilisesine sürekli mesafeli duran Fener Patrikhanesi'nin Türkiye'nin AB üyeliği sürecinde Papa'ya kucak açmasının ve onu davet etmeye kalkışmasının amacı da AB'nin Kıbrıs meselesinde olduğu gibi kendi talepleri yararına da Ankara'ya baskı yapmasını sağlamaktı.
Papa'nın Türkiye ziyareti, ziyaretin gerçekleştiği şehirlerdeki ahali için tam anlamıyla bir işkenceye yol açtı. Bu şehirler de Ankara, İzmir ve İstanbul'du. Özellikle Ankara ve İstanbul halkı ziyaret sebebiyle günlerce trafik işkencesi yaşadı. Buna ek olarak güvenlik güçleri onlarca insanı "tehlikeli olabilecekleri (!)" varsayımıyla tutukladı. Tabii bu işkence ve haksızlıklar insanların Papa ziyaretine ve bizzat Papa'nın kendisine tepkilerinin daha da artmasına yol açtı.
Kuzeybatı Afrika ülkelerinden Moritanya uzun yıllar diktatör Muaviye Veled Ahmed et-Tayi'in baskı rejimiyle yönetildi. Onun yönetimi, kendisinin Suudi Arabistan kralı Fehd'in cenazesine katılmak üzere ülke dışına çıktığı sırada gerçekleştirilen askerî darbeyle sona erdirildi. Askeri darbeler genellikle istenmez ve hoş karşılanmaz. Ancak Moritanya'daki bir dikta rejimine karşı gerçekleştirildiğinden olumlu karşılandı. Moritanya'daki cuntaya müspet imaj kazandıran önemli bir yanı da seçim gerçekleştireceği ve sivil yönetimin önünü açacağı vaadini yerine getirmesi oldu. Bu ülkede birincisi 19 Kasım, ikincisi de 3 Aralık 2006 tarihinde olmak üzere iki kademeli seçim gerçekleştirildi.
Seçimlerde 95 üyeli parlamentoda 41 sandalyeyi Demokratik Değişim Güçleri aldı. Böylece parlamentoda en fazla sandalyeyi bu ittifak kazanmış oldu. Ancak bu cephe İslâmî hareketi temsil eden oluşumlar dâhil birkaç siyasi parti ve hareketten meydana geliyor. Buna göre cephenin aldığı sandalyelerin, çatısı altında toplanan siyasi oluşumlara göre dağılımı şöyle: Başkanlığını Ahmed Veled Dade'nin yaptığı Demokratik Güçler Birliği 16 sandalye kazandı. Başkanlığını Muhammed Veled Mahmud'un yaptığı ve sol çizgideki İlerleme Güçleri Birliği 9 sandalye kazandı. Bu hareketin lideri Muhammed Veled Mahmud aynı zamanda cumhurbaşkanlığı seçimlerine de aday olduğunu açıkladı. Başkanlığını Mesud Veled Belhayr'ın yaptığı İslâmî hareket 5 sandalye kazandı. Bu hareket de Orta Yolcu Islahatçılar ve İlerlemeci Halk İttifakı adlı iki oluşumdan meydana geliyor. Başkanlığını Salih Veled Hanena'nın yaptığı Moritanya Birlik ve Değişim Partisi de 3 sandalye kazandı. 8 sandalyeyi de muhtelif küçük partiler ve oluşumlar aldı.
Son dönemde seçimlere şahit olan ülkelerden biri de Bahreyn'di. Resmi adı Bahreyn Krallığı olan bu ülkede oldukça sınırlı yetkilere sahip ve hükümeti oluşturmada herhangi bir etkinliği olmayan 40 sandalyeli parlamentonun üyelerinin belirlenmesi amacıyla iki turlu seçim yapıldı. Seçimlerin en çok öne çıkan yanı ülkedeki Şiî Caferi cemaati temsil eden Ulusal İslâmî Uzlaşma Cemiyeti (Cemiyetu'l-Vifaki'l-Vataniyyi'l-İslamî)'nin gerçekleştirdiği başarı oldu. Bu cemiyet parlamentoda 17 sandalye elde etti. Ancak yine de çoğunluğu elde edebilmiş değil. Buna Sünnî İslâmî hareketi temsil eden siyasi oluşumların aldığı sandalyeler de eklenince parlamentodaki çoğunluk İslâmî harekete ait olmaktadır. Fakat bunun yürütme veya yasamayı çok fazla etkileyeceği tahmin edilmiyor. Çünkü belirttiğimiz üzere Bahreyn'de parlamento halkın teveccühünü yansıtan vitrin rolü oynamanın ötesinde bir fonksiyon icra edemiyor.
Mısır'daki çağdaş Firavun rejimi geçtiğimiz ay yine geniş çaplı tutuklamalar gerçekleştirdi. Tutuklamaların gerekçesi ise Ezher Üniversitesi'nde tahsil gören Müslüman Kardeşler cemaati mensubu öğrencilerin, rejimin uygulamalarını protesto amacıyla gösteri düzenlemeleriydi. Normalde eylem öğrenciler tarafından düzenlendiği ve cemaat tarafından organize edilmediği halde totaliter rejim, cemaatin genel mürşidinin ikinci yardımcısı Muhammed Hayrât eş-Şatır başta olmak üzere birçok ileri gelen şahsiyeti de tutukladı. Tutuklamalar gece sabaha doğru evlere ve öğrencilerin kaldığı yurtlara baskın düzenlemesi yoluyla gerçekleştirildi. Yani tutuklama işleminde aynen işgalci Siyonist devletin metodu uygulandı. Totaliter Firavun rejimi bu insanlık dışı tutuklamalarına "yasa dışı" protesto eylemi düzenlenmesini gerekçe gösterdi. Oysa rejimin kendisinin Mısır halkının nazarında yasallığını ve meşruiyetini tamamen kaybettiği 2005 yazında el-Kifaye hareketinin öncülüğünde düzenlenen kitlesel protesto eylemlerinden biliniyor.
"Umut Operasyonu" adını verdiği işgal saldırısından istediği sonucu elde edemeyince içeride birtakım işbirlikçiler bulup onlar vasıtasıyla planlarını yürütmeye çalışan emperyalist ABD, işbirlikçilerinin de büyük yenilgiye uğratıldıklarını görünce Somali'yi kontrol altında tutabilmek için Etyopya'yı devreye soktu. İşbirlikçi yerel yönetim, İslâmî Mahkemeler Birliği karşısında sürekli yenilgiye uğratılıp kontrol altında tuttuğu bölgelerden çekilmeye zorlanınca bu ülkede İslâmî hareketin güçlenmesini kendi açısından da tehlikeli gören Etyopya, ABD'nin telkinleriyle ve onunla yardımlaşarak işgalci askerî güçlerini Somali topraklarına soktu. Fakat gelen haberler Etyopya işgal güçlerinin de Somali'deki İslâmî Mahkemeler Birliği'ne bağlı mücahitler karşısında büyük kayıplar verdiğini ve kontrol altına aldıkları bölgelerden çekilmek zorunda kaldıklarını dile getiriyor. İşgalci ABD güçlerinin tutunamadığı Somali'de Etyopya askerlerinin tutunabilmesi zaten pek mümkün görünmemektedir. Her ne kadar içeriden birileri kendi hâkimiyetlerini koruyabilmek için onlara destek ve yardımcı olsalar da.
Darfur meselesini Sudan'a baskı yapmak amacıyla kullanmaya çalışan ABD emperyalizmi ve onunla aynı safta yer alan diğer emperyalist güçler zaman zaman askerî tehditlerde de bulunuyorlar. Fakat bu sıralarda gerek Irak'ta ve gerekse Afganistan'da sürekli kayıp veren, büyük zorluklarla karşı karşıya gelen ABD emperyalizminin Sudan'a tehditte bulunması boşunadır. Sudan'ın askeri teknolojisi ne kadar yetersiz olursa olsun Amerikan emperyalizminin Irak ve Afganistan dosyalarını kapatmadan yeni bir askerî cephe açması mümkün görünmemektedir. Söz konusu tehditler ise sadece psikolojik savaştan ibarettir. Ancak Irak'ta ve Afganistan'da boyunun ölçüsü ortaya çıkan ABD'nin psikolojik savaş numaraları artık eskisi gibi etkili olmamakta, kimse bu numaraları yutmamaktadır.
Sudan'ın Darfur'la ilgili Afrika Birliği ve BM paketini kabul etmesi ise askerî tehditlere boyun eğmesinden değil Darfur meselesinin çözüme kavuşturulması için bir adım atma çabasından kaynaklanmaktadır.
Türkmenistan'ı yıllarca demir yumrukla yöneten Saparmurat Niyazov da sonunda tası tarağı toplayıp sonsuzluk âlemine göç etmek zorunda kaldı. Ölümüyle birlikte Türkiye'de onun hayatı ve uygulamaları hakkında muhtelif şeyler yazıldı. Biz onları tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Sadece "kendilerini putlaştıran diktatörler ne kadar da çok birbirlerine benziyorlarmış!" demekle yetinmek istiyoruz.