İşgalcinin Fitne Savaşı

Ocak 2007, Ribat dergisi

Tarih boyunca Müslüman toplumları hedef alan savaşlar içinde her zaman en etkili olanı ve en çok zarar vereni fitne savaşı olmuştur. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim'de: "Fitne öldürmekten daha kötüdür" (Bakara, 2/191) diye buyrulmuştur.

Tarihi araştırdığımızda İslâm düşmanlarının Müslümanları zayıflatmak ve dünya üzerinde kurdukları hâkimiyetlerine son verebilmek için fitne savaşından büyük ölçüde yararlandıklarını görürüz.

Son dönemde de işgalci saldırganlar kendilerinin cephede aldıkları yenilginin, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi veren Müslümanlar açısından bir zafere dönüşmesini önlemek amacıyla fitne savaşına başvurmuşlardır. Dünyadaki iki büyük güçten biri olan Sovyet sultasının Afganistan'da aldığı yenilgi komünist cephenin çökmesine sebep oldu. Fakat emperyalist güçler bunun İslâmî hareket açısından zafere dönüşmesini de istemiyordu. Bu sebeple işgalci güçlerin çekilmesinden hemen sonra, daha onların temsilcisi durumundaki komünist yönetimin çökertilmesini beklemeden bir fitne savaşı başlattılar.

Son dönemde işgalci Amerikan güçleri Irak'ta, Siyonist işgal güçleri de hem Güney Lübnan'da hem de Gazze'de önemli kayıplar verdiler. Siyonist saldırgan devletin Güney Lübnan çıkartması ağır bir yenilgiyle sonuçlandı. Siyonistler 1 Kasım 2006 Çarşamba sabahı Gazze'nin Beyti Hanun kasabasına yönelik olarak başlattıkları saldırıda hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. Bu kez silahlı mücahitlerle aynı safta kahraman hanım mücahitler de mücadeleye katılmışlardı. HAMAS listesinden parlamentoya giren Cemile eş-Şanti adlı bir hanımın organize ettiği iki bin kadın işgalci saldırganların, 73 mücahidin kıskaca alındığı bir camiye girmelerini önledi. Bu olayın üzerinden fazla zaman geçmeden Mirfat Mes'ud isimli 18 yaşında üniversiteli bir genç kız, saldırgan askerlere karşı şehadet eylemi gerçekleştirdi ve bu eylem işgalcilerde ciddi bir can korkusuna yol açtı. Durumun kendileri açısından kötü olduğunu ve Güney Lübnan'dakine benzer bir sonuca doğru gittiklerini gören Siyonistler çekilme kararı aldılar. Ama saldırılarına tümüyle son verme niyetinde de değillerdi. Askerlerini yerleşim alanından biraz uzağa çektikten sonra gece yarısı gerçekleştirdikleri füze ve top saldırısıyla büyük bir katliam gerçekleştirdiler. Bu katliamda bir aile tümüyle yok edildi. Yok edilen ailenin fertlerinin biri iki yaşında bebek biri de seksen yaşında nineydi. Siyonist saldırganların bu vahşetlerine 64 yaşındaki 9 çocuk 41 torun sahibi Fatıma en-Neccar'ın yeni bir şehadet eylemiyle karşılık vermesi saldırgan Siyonistlerin gözlerini korkuttu. Çünkü her ne kadar işgal güçleri gerçeği açıklamasalar da her iki eylem de saldırgan askerlerde oldukça ağır kayıplara sebep olmuştu. Eylemlerin asıl önemli etkisi ise sağ kalanların kalplerine ciddi şekilde ölüm korkusu ve benzer bir eylemin hedefi olma endişesi sokmasıyla görüldü. Güney Lübnan'daki büyük yenilginin en önemli sebeplerinden biri de benzer bir korku ve endişenin işgalci askerlerde ciddi moral çöküşe yol açmasıydı. Netice itibariyle Beyti Hanun'a yönelik olarak gerçekleştirilen Güz Bulutları operasyonunun sonu da işgalci saldırgan devlet açısından beklenmedik bir yenilgiydi.

Emperyalist güçler ve onların himayesindeki işgalci Siyonist devlet kararlı direniş ve mücadele karşısında ağır yenilgi almış olsalar da bunun düşmanları açısından zafere dönüşmesini istemiyorlar. Bu yüzden son dönemde fitne savaşına ağırlık vermiş durumdalar. Fitne savaşının, işgalciye ağır yenilgi yaşatan Irak'ta, Lübnan'da ve Filistin'de etkin bir şekilde devreye sokulması için yoğun çaba sarf edildiğini görüyoruz. Biz önce İslâmî hareketlere karşı başvurulan fitne savaşı, sonra da Irak, Lübnan ve Filistin'deki son gelişmeler hakkında özet bilgiler vermeye çalışacağız.

İşgalcinin Gizli Silahı: Fitne

İslam âlemi bir ümmet olamamanın acı ve ızdırabını çekiyor. Bir ümmet olamayan Müslümanlar dağınık halde, belli coğrafi sınırlara göre düşünmek zorunda bırakılan küçük gruplara ayrılmış durumdalar. Yani çizilen sınırlar sadece coğrafi sınırlar niteliğini taşımıyor. Aynı zamanda kafalardaki düşüncelere de birtakım sınırlamalar getiriyor. Türkiye'deki Müslüman kendini sadece "Türkiyeli Müslüman" olarak görüyor ve ilgi alanına da sadece "Türkiyeli Müslümanlar" giriyor. Aynı şekilde Pakistan'da yaşayan Müslüman kendini "Pakistanlı Müslüman" olarak görüyor, "Pakistanlı Müslümanlar"ı yakından ilgilendiren gelişmeleri takip etmenin kendisi için yeterli olabileceğini düşünüyor.

Çağdaş sömürgeci güçler İslam coğrafyasını, kavmiyetçilik fitnesi başta olmak üzere değişik fitne araçlarını kullanarak parçalarken aynı zamanda uzun vadeli hesaplar ve programlar için birbirine komşu İslam ülkelerinin hemen hemen hepsi arasında ihtilafa ve sürtüşmeye yol açacak ikili problemler bırakmışlardır. Bu yüzden bir sınır problemi veya benzeri problemden dolayı sürtüşme halinde olmayan iki komşu İslam ülkesine rastlamak imkânsız gibidir. Üstelik sömürgeci güçler, bu problemleri ellerindeki basın yayın araçlarından yararlanarak sık sık kaşımakta ve böylece unutulmasına, tarihe gömülmesine engel olmaya çalışmaktadırlar. Bu problemlerin İslam dünyasında birçok bölgesel savaşa sebep olduğu bilinmektedir. İran'la Irak arasında sekiz yıl süren savaş Şah döneminden buyana kesin çözüme kavuşturulamamış olan bir sınır meselesi kullanılarak çıkarılmıştır. Saddam, Kuveyt'e saldırırken de bu ülkeyle arasındaki bir sınır problemini gerekçe olarak kullandı. Yine benzer bir sınır probleminin kullanılması suretiyle 1977 - 78'de Etyopya'yla Somali savaştırıldı.

Emperyalist güçler sadece ülkeleri ihtiyaç duyduklarında birbirlerine düşürmek amacıyla fitne sebepleri oluşturmakla yetinmemiş Müslüman toplumlarda iç sorunlar üretmek amacıyla da aynı stratejiden yararlanmışlardır. Bu amaçla Müslüman toplumların değişik kesimleri arasındaki tüm farklılıklardan yararlanmışlardır.

Fitne bir kibrit gibidir. Kendisi küçüktür ama bir ormanı tümüyle mahvedebilir. Geçmişte yazılmış eserlerde fitne ateşinin ne kadar büyük zararlara sebep olabileceği konusunda muhtelif temsiller verilmiştir. Shakespeare'in Otello adlı tiyatrosu bir fitnecinin neler çevirebileceği konusunda dikkat çekici sahneler içeriyor. Bu sahneler birer senaryo ama insanlık tarihinin benzerlerine sıkça şahit olduğu fakat insanın normal hayat akışı içinde farkına varamadığı gerçekleri temsili bir şekilde gözler önüne seriyor.

Irak'ta Mezhep Fitnesi

Irak işgalinin ABD'ye oldukça ağır bir yük yüklediği artık bizzat Amerikalı yetkililer tarafından da itiraf ediliyor. Üstelik işgal güçleri üç yıldan buyana sürdürdükleri savaşlarıyla hedeflediklerini genelde gerçekleştirememişlerdir. Böyle olmasına rağmen Irak'ta yenilgiyi kabul etmek ve bu ülkeden tümüyle ellerini çekip ülkeyi sahiplerine bırakmak istemiyorlar. Yani işgal güçlerinin yenilgisinin Irak'taki direniş ve halk açısından bir zafere dönüşmesini engellemek istiyorlar. İşte bu amaçla fitne silahına dört elle sarıldıklarını görüyoruz.

Irak'ta en etkili fitnenin mezhep fitnesi olacağı zaten çok önceden tespit edilmişti. Bu yüzden işgal güçleri Irak'a girdikleri tarihten buyana mezhep fitnesinin alt yapısını oluşturmak amacıyla yoğun bir şekilde çaba sarf ediyorlar. Bu konuda toplum psikolojisiyle ilgili bulgularından ve tecrübelerinden en üst derecede yararlanmaya çalışıyorlar. Şia ile ehli sünnet arasında kin ve nefreti artıracak karanlık cinayetler gerçekleştirilmesi, hiçbir itikadî ve mezhebi temele dayandırılması mümkün olmayan toplu katliamların mezhebi amaçlarla gerçekleştirildiği intibaı verilmesi ve bütün bunların doğurduğu kin ve nefret duyguları zaman içinde mezhep fitnesinin tutmasını, etkisini göstermesini sağladı.

Son zamanlarda bu mezhep fitnesine siyasi bir boyut kazandırılmaya ve bölgesel hale getirilmesine çalışıldığını görüyoruz. Emperyalizmin uzun vadede hedefi ise Irak'ta ortaya çıkan havayı tüm İslâm dünyasında mezhep temelli bir düşmanlığı beslemede ve güçlendirmede kullanmaktır. Bunu başarabilmesi durumunda ortaya çıkacak cepheleşmeyi, herhangi bir tarafa baskı yapmada değerlendirme imkânı bulabilecektir.

Lübnan'da Din ve Mezhep Fitnesi

Lübnan, 1975 - 1988 arasında 13 yıl süren bir iç savaş yaşadı. Bu savaşın ateşlenmesinde din fitnesinden yararlanılmış ve Hıristiyanlarla Müslümanlar birbirine düşürülmüştü. Bu fitnenin ateşi 1989'da Taif Anlaşması'yla söndürüldü ve Lübnan yeniden kendine gelmeye, toparlanmaya başladı. Fakat yeni Lübnan'ın, işgalci Siyonistleri rahatsız eden Hizbullah'ın hem siyasi hem de askeri yapılanmasına göz yummasından gerek işgalci Siyonist devlet ve gerekse onun arkasında duran emperyalist güçler memnun değildi.

Siyonist işgal güçlerinin Hizbullah milislerinin mücadelesiyle 2000 yılında Güney Lübnan'dan çıkarılması, 2006 Ağustos'unda da ağır bir yenilgiye maruz bırakılmaları bu harekete karşı oyunların daha aktif bir şekilde devreye sokulması ihtiyacını doğurdu. Yani Lübnan'da da cephede yenilgiye uğratılan saldırgan güçler gizli silahları olan fitne silahlarını devreye sokmak için harekete geçtiler. Bu amaçla önce 1975'te olduğu gibi din fitnesinden yararlanmak istediler. Beyrut'ta Hıristiyanların yoğun olduğu Sanayi mahallesinde gerçekleştirilen patlamaların ve son olarak da Pierre Cumeyyil'in öldürülmesinin amacı buydu. Ancak Lübnan'daki Hıristiyan kitlenin belli bir siyasi cephede toplanamaması, bazı oluşumların Hizbullah'ın mücadelesine destek vermesi, Hıristiyan kitleyi temsil konumunda olan cumhurbaşkanı ile hükümet arasında etkin muhalefet olması vs. din fitnesinin devreye sokulmasını zorlaştırdı.

Bunun üzerine Irak'taki mezhep fitnesinin Lübnan'a da taşınması için yoğun bir çaba sarf edilmeye başlandı. Fakat gerek Şiî ve gerekse Sünnî cemaatin ileri gelenlerinin bu oyunun önüne geçebilmek için etkili çalışma yapmaları olumlu neticeler vermiştir. Örneğin Hasan Nasrullah'ın Beyrut'taki Şiîlerden bir Cuma namazını Fethi Yeken'in arkasında kılmalarını istemesi, Fethi Yeken'in de fitneye karşı Müslümanların birlik ve bütünlüklerinin korunmasına önem veren açıklamalar yapması bu açıdan son derece takdire şayandır.

Filistin'de Siyasi Oluşum Fitnesi

Fitne silahını kullanabilmek için insanların deri renkleri dâhil bütün farklılıklardan istifade etmeye çalışan emperyalist güçler ve bu alanda binlerce yılın tecrübesine sahip bir neslin ideolojisini hayat felsefesi olarak benimseyen Siyonistler Filistin'de din ya da mezhep fitnesini kullanma imkânına sahip değildirler. Ama orada da siyasi oluşum farklılıklarını değerlendirmeye çalışıyorlar.

İşgalci Siyonistler bu fitneden yararlanma amacıyla daha önce de değişik zamanlarda girişimlerde bulunmuşlardı. Bu girişimler sonucu yakılan fitne ateşlerini her zaman İslâmî hareketin akıllı ve halkın maslahatını önemseyen tutumu söndürmüştür.

Son dönemde de HAMAS hükümetinin başarısının önlenmesi için emperyalist güçler tarafından uygulanan ekonomik ambargonun sonuç vereceği umuluyordu. Bu ambargo karşısında hükümetin acziyet içine düşerek kendi isteğiyle iktidardan çekileceği bekleniyordu. Fakat HAMAS hükümeti emperyalist kuşatma karşısında teslim olmayı değil çözüm arayışı içinde olmayı tercih etti. Başbakan İsmail Heniyye'nin geçtiğimiz Aralık ayının başından itibaren gerçekleştirdiği diplomatik atak da bu açıdan önemli sonuçlar verdi. Bu ataktan elde edilenler ekonomik ambargoyu etkisiz hale getirme yönündeki çabaların ciddi şekilde sonuç vermesi anlamına geliyordu. Söz konusu ambargonun etkisini tümüyle kaybetmesi ise HAMAS'ın siyasi faaliyetlerinin tutması, kazığını sağlamlaştırması anlamına gelecekti. Üstelik HAMAS hükümeti bunu, askeri mücadelesinden ve ilkelerinden herhangi bir taviz vermeksizin başarmıştı. Bu yüzden emperyalist güçler ve Siyonist işgalciler bayağı telaşa kapıldılar.

HAMAS'ın önünün kesilmesi için mutlaka bir şeyler yapılması gerektiğini düşünen işgalci saldırgan devlet derhal fitne silahını devreye soktu. Bu iş için kendilerinden yararlanabileceği adamları zaten vardı. Daha önce de muhtelif zamanlarda fitne ateşini alevlendirmekte kendisinden yararlandığı Muhammed Dahlân'ın silahlı elemanları, başbakan İsmail Heniyye'nin ülkesine dönmekte olduğu sırada Rafah sınır kapısında saldırı düzenlediler. Bu saldırıda başbakanın bir koruma görevlisi şehit edilirken, biri onun oğlu 18 kişi de yaralandı. Aynı çetenin adamları daha sonra Dışişleri bakanı Dr. Mahmud Zehhar'a da bir suikast girişiminde bulundular.

HAMAS fitnecilerin saldırılarına aynı üslûpla karşılık vermeksizin savunma konumunda kalmayı tercih etti. Onun bu tutumu yine fitne ateşinin büyümesini engelledi.

Ne yazık ki emperyalist güçlerle göbek bağı içinde olduğu artık iyice gün yüzüne çıkan başbakan Mahmud Abbas da tamamen kişisel yetkisini kullanarak erken seçime gideceğine dair açıklama yaptı. Bu karar da HAMAS hükümetinin diplomatik ataklarından elde ettiği başarılı sonuçlarının uygulamaya yansımasını önlemekten başka bir amaca yönelik değildi.

Bu olaylardan da anlaşılacağı üzere Filistin'de yaşananlar iki taraflı bir iç savaş değil dış güçlerin hesabına çalışan birtakım karanlık çetelerin saldırılarından kaynaklanan kargaşadır.

an kargaşadır.