Güven Vermeyen Güvenlik Konseyi

27 Aralık 2006 Çarşamba, Vakit gazetesi

Çağdaş emperyalizmin dünya halkları üzerinde kurduğu saltanatın devamını sağlayan en önemli unsurlardan biri kavramlar ve isimlendirmelerdir. İsimlendirmeler yoluyla, gerçekte emperyalist sultanın devamı için hizmet veren kurumlar dünya düzen ve istikrarının devamı, uluslar arası hukukun oturtulması için çalışıyormuş gibi gösteriliyor. Böyle hava verilmesi söz konusu sultanın bilinçaltında onaylanmasını sağlamak için yürütülen psikolojik yönlendirmenin bir parçasıdır.

Biz daha önce bazı isimlerin ve kavramların bu açıdan tahlilini yapmıştık. Örneğin son yıllarda sıkça kullanılan "uluslar arası toplum" kavramıyla emperyalist güçlerin kabul ve redlerinin insanlığa mal edilmesine çalışılıyor. Sudan hükümetinin önüne konan dayatmalar "uluslar arası toplum"un talepleri olarak lanse ediliyor. Oysa taleplerin çıkış merkezi ABD ve Teatcher'in yaptığı meşhur ilanla artık onun finosu olarak bilinen İngiltere'dir.

BM, taşıdığı adı pratikte dışa yansıtan bir kuruluş değildir ve milletlerin değil dünyaya şekil veren hâkim güçlerin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. II. Dünya Savaşı'nda birbirlerini bayağı hırpalayan bu güçler, tekrar birbirlerinin ayaklarına basmamak, dünyadaki küçük saltanatları da kendilerine, kendilerinin kuracakları uluslar arası sisteme tabi olmaya zorlamak için böyle bir teşkilat oluşturmuş, ama onun vasıtasıyla yapılacak dayatmaları tüm dünya toplumlarının onayından geçmiş gibi göstermek amacıyla bu isimlendirmeyi tercih etmişlerdir. Yani teşkilatın adının Birleşmiş Devletler değil de Birleşmiş Milletler olarak belirlenmesi rasgele bir seçim değil zikrettiğimiz psikolojik yönlendirmeye göre yapılmış bir ince ayarlamanın yansımasıdır.

BM'nin Genel Kurulu yaptırım gücü olmayan parlamentosu gibidir. Yaptırım gücü yoktur, çünkü bu kurulda bütün üye ülkeler temsil edilmektedir. Oysa uluslar arası emperyalizmin kanatlarını oluşturan devletlerin dışında kalanların üyelikleri teşkilatın çizgisini belirlemeleri için değil onun kanalıyla yapılacak dayatmalara uymaları içindir.

Güvenlik Konseyi yaptırım gücüne sahip bir senato veya üst meclis konumundadır. Çünkü bu, dünya üzerindeki emperyalist sultanın uluslar arası çapta temsil konseyidir. Emperyalist dayatmaların meşrulaştırılması bu konsey vasıtasıyla gerçekleştirilmektedir. Bundan dolayı konseyin beş üyesi daimi üyedir ve her birinin veto hakkı vardır. Geçici üyelerin varlığı meşrulaştırma işleminin biraz daha inandırıcı olması içindir. Onların da zaten bazıları menfaat çarkının içinde yer alırlar. Çarkın içinde yer almayanlar ise ya dayatmalara boyun eğeceklerdir, ya da tavırlarının uygulamaya dönük bir rolleri olmayacaktır.

Bu bilgilerin ve tespitlerin ışığında Güvenlik Konseyi'ni bir de isim yönünden tahlil edelim. Bu kurul kimin güvenliği için çalışıyor? Irak'ta 690 bin insanın öldürülmesine, iki milyon insanın yer değiştirmesine yani göçe zorlanmasına sebep olan işgalin önünü açan Güvenlik Konseyi oldu. Gerekçesi ise Saddam'ın elinde toplu imha silahları bulunması ihtimaliydi. Zayıf bir ihtimal, Bağdat'ta ve genelde tüm Irak topraklarında Moğolların gerçekleştirdiğinden daha büyük bir katliama yani toplu imhaya gerekçe oluşturabildi. Bunlardan biri hiçbir delile dayandırılamamış varsayım diğeri ise vakıa.

Filistin'de yurtları işgal edilen insanlara yönelik tehlikenin önüne geçmek için pratiğe dönük hiçbir işlem yapmayan GK, işgalci Siyonist devletin kurduğu hâkimiyetin alanını daraltacak gelişmeler karşısında derhal harekete geçiyor.

Peki, bu GK kimin güvenliğini koruyor? Çağdaş emperyalizm tarafından ezilen, mağdur edilen, haksızlığa uğratılan halkların değil elbette. O halde bu konseyin bağlı olduğu teşkilatı Birleşmiş Milletler diye adlandırmak gerçekçi olabilir mi?

Siyonist işgal devletinin başbakanı Ehud Olmert, nükleer silahlara sahip olduğunu üstü kapalı bir şekilde de olsa ilan ettiğinde GK'nin sağır tarafına denk geldi. Zaten uluslar arası alanda çifte standart politikası uygulanabilmesi için BM'nin ve ona bağlı GK'nin bir gözünün kör bir kulağının sağır olması gerekiyor. İran, NPT anlaşmasına imza attığı UAEK kontrollerine kapıyı açtığı halde GK bu ülkeye nükleer teknolojide kullanılabilecek birtakım malzemelerin satışını yasaklayan karar çıkardı.

İsrail'in nükleer silahları hakkında açık vermesindeki amacının ne olabileceği, GK'nin İran aleyhindeki kararının neler getirebileceği ve Türkiye'nin takındığı ya da takınabileceği tavır hakkında görüş ve tespitlerimizi inşallah müteakip yazımızda yazacağız.

Nükleer Teknoloji ve Tehdit

28 Aralık 2006 Perşembe, Vakit gazetesi

İşgalci Siyonist devletin başbakanı bir süre önce nükleer silaha sahip olduklarını dolaylı yoldan ilan etti. Bu, işgal devletinin ilk kez resmî ağızdan bu konuda bilgi sızdırması anlamına geliyordu. Yorumculara göre açıklama bir imâydı. Gerçekte ise İsrail'in nükleer silaha sahip olduğunun açık itirafıydı. Çünkü İran'ın nükleer silah sahibi olması ihtimali hakkında, böyle bir şeyin kendilerini korkutamayacağını vurgulamak için: "Bunun ABD, Fransa, İsrail ve Rusya gibi nükleer silah sahibi ülkelerinki ile aynı düzeyde bir tehdit olduğunu söyleyebilir misiniz?" ifadesini kullanmıştı. Bu ifade İsrail'in nükleer silah sahibi olduğunun açıkça itirafı değil midir?

Bazılarına göre Olmert gaf yapmıştı. Tıpkı Bush'un Afganistan ve Irak işgali için başlattığı saldırıyı yeni haçlı seferi olarak nitelendirmesinde olduğu gibi.

Bizim tahminimize göre Olmert'in açıklaması kesinlikle bir gaf değildi. Bilinçli bir şekilde yapılan dolaylı ilandı. Sebebi ise "İsrail toplumu" olarak nitelendirilen ve işgal altındaki Filistin topraklarına dünyanın değişik yörelerinden getirtilen Yahudilerin oluşturduğu göçmen toplumdaki güvenlik endişesidir.

Siyonist saldırgan devlet İran'a baskı yapılmasını sağlamak için bu ülkenin nükleer teknoloji alanındaki çalışmalarını sıkça gündeme getirme ve bu çalışmaların uzun vadedeki hedefinin silah üretimi olduğunu vurgulama ihtiyacı duyuyor. Bu konuyu yoğunlukla gündeme getirmesi uluslar arası platformda İran karşıtlığını güçlendirme açısından lehine olsa da sözünü ettiğimiz güvenlik endişesi konusunda da aleyhinedir. Çünkü Filistin direnişinin ısrarla sürdürülmesinden dolayı kendini rahat hissetmeyen göçmen Yahudi toplumu, dış dünyada İsrail'in en büyük düşmanı olarak gösterilen İran'ın nükleer silah sahibi olmasının uzaktaki tehdidin de yakına gelmesi sonucunu doğuracağını düşünüyor. İsrail'in haritadan silineceği günlerin yaklaştığına dair açıklamalar nükleer teknolojiyi geliştirme konusundaki ısrarla bir arada değerlendirilince korku ve endişe daha da artıyor.

Göçmen Yahudi toplumunu rahatsız eden güvenlik sorununun, dışarıdan göçü durdurduğu gibi tersine göçü hızlandırdığı biliniyor. Yani bu sorun işgalci Siyonist devlet açısından öyle görmezlikten gelinebilecek, basite alınabilecek türden bir sorun değildir. Şu an işgal devletinin en büyük sorunudur. Tüm ekonomik ve siyasi sorunlarının üstündedir.

İşte bu durum karşısında işgalci devletin başbakanı bir yandan İran'ı köşeye sıkıştırma amaçlı anti propaganda faaliyetlerinden vazgeçmezken bir yandan da göçmen toplumuna veya dışarıdan göçe teşvik ettiği Yahudi azınlıklara: "Korkmayın, bizim de nükleer silahlarımız var. Üstelik İran bu silahlara sahip olsa bile bizim ve arkamızda duran emperyalist ülkelerin sahip olduklarının yanında çocuk oyuncağı gibi kalır" deme ihtiyacı duymuştur.

Fakat ilginçtir ki Siyonist saldırgan devletin, bu silahlara sahip olmasını psikolojik savaşında bir araç olarak kullanmasına göz yumulurken İran'ın teknolojiyi enerji üretme amacıyla kullanmasına bile fırsat verilmek istenmiyor.

İran, Güvenlik Konseyi kararının, bu alandaki kararlılığını değiştirmeyeceğini açıkladı. Kendini bu kadar rahat hissedebilmesi ve meydan okuyabilmesi gerekli altyapıya sahip olmasından, artık uluslar arası emperyalizmin yasaklarından etkilenmeyecek bir noktada bulunmasından ileri gelmektedir. Bu sebeple alınan karar GK'nin çifte standartçılığını, ikiyüzlülüğünü bir kez daha gün yüzüne çıkarmanın ötesinde pratiğe dönük önemli bir sonuç doğurmayacaktır.

Bu sıralarda bir de Türkiye'nin tutumunun ne olacağı konuşuluyor. Dışişleri bakanı Abdullah Gül'ün meselenin diplomatik yollardan çözülebileceğine dair ümitlerinin olduğuna dair açıklaması oldu. Açıklama güzel de, yanlış olan ikna edilmesi gereken taraf İran'mış gibi bir önyargıyla hareket edilmesidir. Oysa İran zaten bu teknolojiyi enerji üretme amacıyla kullanacağını ve buna da hakkı olduğunu ortaya koyuyor. İkna edilmesi gereken taraf ellerinde delil olmadığı halde bunu kabul etmeyen ve İran'ın tesislerini denetime açmasını yeterli bulmayan dayatmacı taraftır.

Türkiye'nin bunu görmesi ve meseleyle ilgili tutumunda nükleer teknolojinin enerji üretmede kullanılmasının engellenmemesi gerektiği prensibini öne çıkarması kendi yararına olacaktır. Çünkü bilindiği üzere Türkiye'nin de enerji üretmede bu teknolojiden yararlanma projeleri var. Dayatmacı güçlerin bu alanda bugün İran'ın önüne koydukları engeller yarın Türkiye'nin de karşısına çıkacaktır.

ıkacaktır.