Yeniden Savaş Senaryoları

12 Nisan 2006 Çarşamba, Vakit gazetesi

İslâm dünyası bu haftaya da önemli gelişmelerle girdi. Amerikan basını İran'a karşı savaş senaryoları üretmeye başladı. Bir yandan bu senaryolar üretilirken diğer yandan ABD, Irak konusunda müzakere masasına oturmak için İran'a çağrıda bulundu. Önce bu çağrılara mesafeli duran İran, Irak İslâm Devrimi Yüksek Konseyi'nin lideri ve Irak'taki Şiî cemaatin ileri gelenlerinden Abdülaziz el-Hâkim'in ısrarı üzerine masaya oturma kararı aldı. Bu arada Avrupa Birliği, Amerikan emperyalizminin tutumuna paralel hareket ederek Filistin halkını seçim hakkını kullanmasından dolayı cezalandırma ve özerk yönetime yaptığı yardımları kesme kararı aldı. Emperyalizmin bu baskıcı tutumuna rağmen Filistin yönetimi dayatmalara boyun eğmeme kararlılığını sürdürüyor. Öte yandan işgalci siyonist devletin Beyrut kasabının artık temelli işe yaramaz olduğu Bakanlar Kurulu kararıyla da tescil edildi ve Olmert'in vekil başbakanlık dönemi Cuma gecesi sona eriyor. Ama onun yeni hükümeti oluşturmada ateşli pazarlıklar yapmak zorunda kalacağı anlaşılıyor. Biz Allah izin verirse bu hafta içinde yazacağımız yazılarda, araya istisnaî bir gelişme girmezse, bütün bu gelişmeleri tahlil etmeye çalışacağız. Önce İran'a yönelik savaş senaryolarından başlamak istiyoruz.

İranlı yetkililer Amerikan medyasının son günlerde ürettiği senaryoların psikolojik savaş olduğunu dile getirdiler. Bazı yorumcular ise ABD'nin tehlikeli olumsuz sonuçlar doğurması ihtimaline ve Irak'ta büyük sıkıntıyla karşı karşıya olmasına rağmen İran'a saldırıyı ciddi şekilde gündemine aldığını ileri sürüyorlar. Biz "saldırabilir" veya "saldıramaz" şeklinde iddialı konuşabilecek durumda değiliz. Sadece herhangi bir askeri saldırının ne tür sonuçlar doğurabileceği hakkındaki kanaatlerimizi dile getireceğiz.

Bugün ABD'nin İran'a Irak konusunda masaya oturma çağrısı yapmasının siyasî taktik yanı olsa da işgal güçlerinin karşı karşıya olduğu zor durumu yansıtan yanı da var. Bu konunun ayrıntısına inşallah daha sonra gireceğiz. Sadece şunu ifade edelim ki orada böyle bir sıkışmışlık öte tarafta askerî operasyon planlarının önünde önemli engeldir.

ABD, Afganistan ve Irak'ı gerçekte savaşarak işgal etmedi. Zemini ve şartları uzun süren çabalarla, BM'yi devreye sokarak ve dünyanın önemli güçlerini yanına alarak hazırladı. Her iki ülkenin de hava saldırı gücü önceden yok edilmişti. Bu yüzden ABD, hava saldırılarında söze gelir bir karşı saldırıyla karşılaşmadı. İşgalin tamamlanmasından sonra başlayan gerilla savaşı karşısında ise sürekli kan kaybetti. Bugün hâlâ kayıplar sürüyor ve işgalciler karada zor durumdadırlar. Bu yüzden İran'a yönelik saldırıda kara gücüne pek güveneceğini sanmıyoruz. Hava gücünde üstünlüğe sahip olduğunu kimse inkâr edemez. Ama İran'ın da bir karşı saldırı gücü var ve ABD'nin özellikle Körfez'deki askerî mekanizmaları İran için açık hedeftir. Bunun yanı sıra ABD yılgın ve yorgun, İran ise yeni ve dinç taraftır. ABD saldırısı İran'a elbette büyük kayıplar verdirecektir, ama bir karşı saldırının Amerikan güçlerine verdireceği kaybın moral etkisi çok daha fazla olacaktır.

Irak'taki savaşın ABD ekonomisi açısından önemli bir külfetinin olduğu bizzat Amerikalı uzmanlar tarafından da dile getirildi. Bu külfet gittikçe büyüyen bir açık ortaya çıkarmıştır. Önü görülmeyen yeni savaş cephesi açılması, depodaki birikimin azalmasına yol açan bir delik kapatılmadan ikinci delik açılması anlamına gelir.

İran'ın önemli bir avantajı da askerî yapılanmasını ve silahlanma çalışmalarını tamamen ABD'den bağımsız bir şekilde yürütmüş olmasıdır. Dolayısıyla bu gücünü kullanma konusunda da ABD'den ve onun murakabesinden bağımsız hareket etme imkânına sahiptir. Bunun basite alınmaması gerekir. Çünkü ABD'nin silahlandırdığı ülkeler bir yönden de kendilerini onun murakabesine ve yakın takibine sokmuş oluyorlardı.

Dikkatten uzak tutulmaması gereken bir husus da siyonist işgal devletinin maruz kalacağı risktir. Bu devlet hem kendi içinde yaşadığı siyasi kargaşa hem de İslâmî hareketin yükselişi sebebiyle zordadır. ABD'nin İran'a saldırması durumunda işgal devleti hem İran'ın hem de Lübnan'daki İslâmî Direniş'in hedefi olabilir. Bu durum işgal devletini zorlayacağından Filistin'in içindeki direniş gruplarının onu köşeye sıkıştırmaları için de fırsat oluşturacaktır.

ABD'nin Ayakbağı Petrol

13 Nisan 2006 Perşembe, Vakit gazetesi

Petrol yerine göre ABD'nin saldırılarda iştahını kabartan unsurdur. Aç kurdun et kokusunu aldığında kendini tutamaması gibi ABD de petrol kokusuna dayanamaz. Bu yüzden kendi açısından tehlike hissetse de petrol kokusunun cazibesinden kendini kurtaramamaktadır. Yerine göre onu, dolaylı yönden sömürgeleştirdiği ülkeler üzerindeki sultasını sürdürmek için bir zincir olarak kullanmaktadır. Nadiren de olsa bazı zamanlarda da onun için bir ayakbağıdır. Bugün İran'la ilgili planlarında böyledir.

OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Birliği) tarafından verilen resmî rakamlara göre Mart 2006'da bu teşkilata üye ülkelerin günlük ortalama petrol üretimlerinin toplamı 29 milyon 713 bin varildir. Bunun 3 milyon 812 bin varili İran'ın üretimidir. Yani toplamın % 12.83'ü. Bu, dünyadaki petrol piyasasını önemli derecede etkileyebilecek bir orandır. "ABD İran dosyasını kapatıncaya kadar diğer ülkelerin üretimlerinde artış yapılarak fark kapatılır" denebilir. Ama sekizde bir oranının bu şekilde kapatılması kolay olmayacağı gibi her hal ü kârda petrol piyasasında önemli bir dalgalanmaya yol açacaktır. Irak'a uygulanan ambargo ve ardından gerçekleştirilen işgal zaten petrol fiyatlarının tavana vurmasına sebep oldu. 11 Nisan 2006 tarihi itibariyle petrolün varil fiyatı 63.61 dolardı ve bir önceki güne nispetle 1 dolar artış gerçekleşmişti. Oysa bir zamanlar varil fiyatları 15 - 16 dolara kadar düşmüştü. Doların dünya piyasalarındaki değeri düşerken varil fiyatlarındaki bu astronomik artış zaten dünya piyasalarını ciddi şekilde etkiledi. Yeni bir fiyat dalgalanması dünya piyasalarını sarsacaktır.

Kaldı ki İran'ın petrol konusunda tek avantajı OPEC üretimindeki % 12.83'lük payı değildir. Sözünü ettiğimiz 29 milyon 713 bin varillik petrolün 20 milyon 824 bin varili Basra Körfezi'ne diğer adıyla Fars Körfezi'ne kıyısı olan ülkeler tarafından çıkarılıyor. Yani tüm OPEC üretiminin % 70'i. Bu petrolün bir kısmı borularla Kızıl Deniz'e aktarılmakta veya aktarılabilir. Ama önemli bir kısmı Basra Körfezi üzerinden dünya ülkelerine naklediliyor. Basra Körfezi üzerinden yapılan nakil işlemlerinde ise Hürmüz boğazı kullanılıyor. İran'ın saldırıya uğraması Hürmüz boğazının da risk altına sokulması anlamına gelir. Bunu zaten muhtelif yorumcular da dile getiriyor ve ABD'nin İran'a saldırması durumunda İran'ın bu boğazın güven içinde kullanılmasına fırsat vermeyeceğine dikkat çekiyorlar.

Hatırlanacağı üzere bundan önceki Körfez savaşı esnasında Irak hava sahası emniyetli olmadığından uçaklar bayağı dolaşıklı gitmek zorunda kalıyorlardı. Söz konusu güven sorunundan dolayı Türkiye'yle Suudi Arabistan arasında birçok uçak seferi iptal edilmiş, bu yüzden umre ziyaretleri durdurulmuştu. Bunu, savaş ortamının bir olağanüstü durum anlamına geldiğine ve özellikle savaşta hedef alınan, köşeye sıkıştırılan tarafın bir odanın köşesine sıkıştırılmış kedi gibi elindeki tüm avantajları kullanmaktan çekinmeyeceğine işaret etmek için dile getiriyoruz.

Deniz yolu hava yolu gibi değildir. Havada herhangi bir saha güvenli olmazsa pilotlar "ırak dolaş selamet ulaş" diyebilirler. Irak üzerinden geçmemek için yaptıkları gibi. Ama denizde öyle değildir. Hürmüz boğazı Basra Körfezi üzerinden dünya piyasalarına aktarılan petrolün naklinde zorunlu olarak kullanılan bir yoldur. Sözünü ettiğimiz OPEC üretiminin % 70'ine tekabül eden petrolün % 20-30'a tekabül eden kısmının Kızıl Deniz üzerinden aktarıldığını farz etseniz bile geriye kalan kısmının yolu tehlikeye girmiş olacaktır.

Amerikan emperyalizmi saldırıda hava üstünlüğü gösterse bile bu her şeyin bir çırpıda biteceği anlamına gelmez. Bugün Irak'taki gerilla güçlerinin işgalcileri zora sokmak amacıyla zaman zaman petrol boru hatlarını bombaladıkları biliniyor. İran'a yönelecek tehdit karşısında herhangi bir gerilla mücadelesine girişilmesi durumunda aynı risk Hürmüz boğazından geçecek gemiler için de söz konusu olacaktır. Yani İran devlet olarak bu tehdidi kullanmasa bile gerilla güçleri kullanmaktan çekinmeyebilirler.

Bu riski uluslar arası güçlerin görmediğini sanmıyoruz. Bundan dolayı ABD'nin savaş tehditlerinin ve senaryolarının daha çok psikolojik yıpratma amaçlı olduğunu düşünüyoruz. Bu psikolojik yıpratma tabiî sadece İran'ı korkutmak için değil. Aynı zamanda Türkiye başta olmak üzere bazı ülkeleri yanında yer almaya zorlama amacını da taşıyor.

İşgalcinin Ayağına Dolanan Irak

14 Nisan 2006 Cuma, Vakit gazetesi

ABD Irak'ı işgal etti ama Irak onun ayağına dolandı. Şimdi, hesaplarını bozmadan bu bağdan nasıl kurtulabileceğini düşünüyor.

ABD'nin İran'a yönelik savaş senaryolarıyla ilgili yorumlarda zaman zaman "Irak'ta karşı karşıya olduğu duruma rağmen…" vurgusu yapılıyor. Bu vurguya ihtiyaç duyulmasının sebebi işgalcinin Irak'ta karşı karşıya olduğu durumun artık mızrağın çuvala sığmayacağı kadar açık ve inkârı imkânsız bir gerçek olmasıdır. Hadisenin psikolojik savaş planlarının önünde engel oluşturmaması için "rağmen…" vurgusu yapılıyor. "Irak çıkmazı o kadar da büyütülecek bir şey değildir ve ABD'nin savaş planlarının önünde engel oluşturmamaktadır" anlamında.

Bir yandan böyle "rağmen"li senaryolar üretilirken diğer yandan İran'a Irak'taki siyasi sorunun çözüme kavuşturulması için müzakere çağrısı yapılıyor. Oysa bundan birkaç ay önce aynı ABD, Arap Birliği genel sekreterine: "Irak'ta inisiyatifi İran ele geçiriyor, siz neden bu olaya sessiz kalıyorsunuz?" diyerek gelişmelere müdahale talebinde bulunmuştu. Bunu diyen işgalci daha önce Arap Birliği'nin Irak'a ayak basmasına bile müsaade etmiyor: "Siz Saddam'ı devirme işleminde tam teçhizatlı bir şekilde yanımızda yer almadınız" diyerek Bush'un "ya bizden yanasınız ya da düşmanımızdan" felsefesini yürütüyordu.

Görüldüğü gibi Irak konusunda iç içe geçmiş oyunlar karşımıza çıkmaktadır. Bu oyunların özünde ABD ve Siyonizmin bölgeyle ilgili planlarını bütün zorluklara rağmen hayata geçirme amacı vardır. Biri gizlice doğrudan Arap Birliği sekreteri Amr Musa'ya diğeri ise açıktan İran'a yöneltilen iki farklı ve zıt çağrının amacı bu iki tarafı birbirine karşı sopa olarak kullanmaktır. İran'ın müzakereleri kabul etmesinden sonra Suudi Arabistan'ın devreye girerek İran'la doğrudan münasebet kurmak ve gelişmelerde aktif rol almak istemesinde de belki tarafları karşılıklı sopa olarak kullanma çabalarının etkisi olabilir. Temennimiz tarafların oyunun farkına varmaları ve sopalarını birbirlerine değil doğrudan işgalcinin kendisine çevirmeleridir.

İşgalci ABD'nin söz konusu tarafları sopa olarak kullanmaya çalışmasının temel amacı ise her iki tarafı da kendi istediği noktaya çekmek için taviz vermeye zorlamak ve böylece Irak'taki siyasî çıkmazı kendi yararına değerlendirebilmektir. Bunu başarabilmesi durumunda Irak'ı kendi açısından bir ayak bağı olmaktan çıkarıp tam aksine bir tarafı kendisiyle işbirliğine, diğer tarafı ise birtakım formülleri onaylamaya zorlamak amacıyla kullanabileceği araç haline getireceğini ummaktadır. İran'a müzakere çağrısında ısrarlı davranılmasına rağmen bölgedeki Arap ülkelerinin telaşlandırılması böyle bir amaca işaret ediyor.

Eğer işgalci ABD Irak'taki krizi kendi amaçları doğrultusunda kullanma çabalarında başarılı olamazsa, İran'la ilgili savaş senaryolarında "Irak'taki durumuna rağmen…" denmesi hiç de kolay olmayacaktır. Çünkü şu an bu ülkedeki Şiî cemaat işgal karşıtı silahlı mücadelenin dışında yer almaktadır. Bu cemaatin de silahlı mücadeleye iştirak etmesi durumunda işgal güçlerine karşı günde ortalama altmış yeni saldırı gerçekleştirileceği tahmin ediliyor. Dikkatten uzak tutulması gereken bir husus da işgal güçlerinin şu ana kadar Şiî cemaatin ileri gelenleriyle sürekli siyasi pazarlıklar içinde olmalarıdır. Bu pazarlıklar Şiî cemaatin işgalcilerin Irak'taki askeri yapılanmaları hakkında daha ayrıntılı bilgilere sahip olmalarını sağlamıştır. Dolayısıyla onların silahlı direnişe katılmaları durumunda işgalciler kendilerini Şiî direnişçilerin kucağında bulacaklar ve alacakları darbeler çok daha ağır olacak. Şu ana kadar kurulmuş olan tüm siyasi düzenek de bozulacak. Irak'ta yenilgiyi kabul ederek çekilmeye zorlanan ABD silahlı güçlerinin psikolojik tehdit gücünün kalmayacağını da tahmin edebiliriz.

Amerikan emperyalizminin Irak'ta yapmak istediği etnik ve mezhebi ayrıma dayanan konfederasyonun zeminini oluşturmaktır. Hâlen devam etmekte olan siyasî krizi de bu amaçla değerlendirmek istiyor. ABD, böyle bir yapılanmaya gidilmesi durumunda aralarında siyasi ve ekonomik çıkar pazarlıklarına giren tarafların baskın çıkabilmek için kendisiyle işbirliğine zorlanacaklarını, kendisinin de bu zorunluluğu bölgesel hesaplarında değerlendireceğini umuyor. En azından İran'la ilgili hesaplarda Irak'ın bir ayak bağı olmaktan çıkarak havuç - sopa politikasının aracı haline geleceğini düşünüyor. Temennimiz hadiseyle irtibatı olan tüm tarafların oyunu görebilmeleri ve işgalci emperyalizmin tuzağına düşmemeleridir.

düşmemeleridir.