ABD'nin Nükleer Terörü

Nisan 2006, Ribat dergisi

Saldırganlığa Gerekçe Oluşturma

ABD'nin saldırgan ve emperyalist politikalarında kendisine muhtelif gerekçeler bulduğu bilinmektedir. Son dönemde en çok kullandığı gerekçe terör veya teröre yardımcı olmaktır. Afganistan'ı işgal ederken bu gerekçeden yararlandı. Aynı gerekçeyi Irak'ı işgal etmek için de kullanmak istedi. Fakat bu konuda inandırıcı olmanın çok zor olacağını görünce bu kez kimyasal silah gerekçesini kullanmayı tercih etti. Çünkü Saddam yönetiminin geçmişte Halepçe katliamında kimyasal ve biyolojik silahlar kullandığı biliniyordu. Oysa bunlar da ABD'nin verdiği silahlardı ve Saddam'ın son ambargo döneminde bu tür silahları ya da malzemelerini temin etme imkânı kalmamıştı. Irak'a ambargo uygulanmasının bu tür silahların veya malzemelerinin temin edilmesine engel teşkil etmesi söz konusu silahların asıl kaynağının neresi olduğu hakkında yeterince fikir vermektedir. Demek ki bunları sağlayanlar bizzat ambargo uygulamasında başı çeken ülkelerdi. Fakat ne kadar ilginçtir ki dünya kamuoyunun basireti bağlanarak suçun asıl kaynağını görmesi engelleniyor. Bunda da emperyalizmin toplumu yönlendirme metotlarının ve medya organlarının birinci derecede rolü olmaktadır.

ABD'nin saldırgan ve baskıcı tutumunda kullandığı gerekçelerden biri de nükleer silahlanma iddialarıdır. Son dönemde İran'ın köşeye sıkıştırılması amacıyla izlenen politikada da işte bu gerekçeden yararlanılmaktadır. Oysa nükleer silahlanmanın kaynağı, merkezi ve başlangıç noktası da ABD'dir. Bugün ABD dışındaki ülkelerde mevcut olan nükleer silahların toplamının ABD'nin sahip olduklarına denk olduğunu sanmıyoruz. ABD ve İsrail'in sahip olduğu nükleer silahların toplamı ise diğer tüm ülkelerin sahip olduklarını ikiye katlar. Böyle olmasına rağmen Amerikan emperyalizmi kendi silahlarını ve himayesi altında tuttuğu işgalci siyonist devletin silahlarını hiç gündem konusu bile yapmıyor. Bu sıralarda İran'a baskı uygulama ve ona bazı şeyleri kabul ettirme ihtiyacı duyduğundan onun enerji alanında nükleer teknolojiyi kullanma çabalarını sürekli tehdit gerekçesi olarak kullanmaya çalışıyor.

Sopa Sadece Emperyalizmin Elinde Olacak!

Nükleer silahlanma veya bu silahların yayılmasını önleme alanında şimdiye kadar uluslar arası çapta izlenen politika her zaman emperyalizmin ve onun korumaya aldıklarının kurduğu tezgâha göre yürümüştür. Örneğin bu alanda Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması adlı bir anlaşma imzalanmıştır ve bu anlaşmanın süresi belli aralıklarla uzatılmaktadır. (İngilizce: Nuclear Non-Proliferation Treaty Kısaltma: NPT; Fransızca: Traité sur la non-prolifération des armes nucléaires Kısaltma: TNP)

Fakat asıl yapılan, anlaşmanın uzatılması değil nükleer kulübü oluşturan ülkelerin istediklerinin gerçekleştirilmesidir. Çünkü bu anlaşma nükleer kulübü oluşturan ülkeleri bağlamıyor. Zaten anlaşmanın adı da dikkat edilirse "Nükleer Silahları Yok Etme Anlaşması" değil "Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması". Yani anlaşmanın imzalanmasından önce nükleer tezgâhını kurup bu alanda tehdit unsuru sayılabilecek miktarda bir silah gücü oluşturmuş ülkelerin ellerindeki nükleer silahları yok etmelerini gerektirmiyor.

İsrail Hep Ayrıcalıklı

Özellikle İslam ülkelerini, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nı imzalamaya zorlayan ABD'nin ve diğer nükleer kulüp üyesi ülkelerin ilginç bir tutumları da nükleer silah gücünü sürekli artırmaya çalışan İsrail'e hiçbir şekilde baskı yapmamalarıdır. Oysa Ortadoğu'da en büyük nükleer tehdit gücüne sahip ülkenin İsrail olduğunu bütün dünya bilmektedir. İsrail, İran'la ilgili iddialarını aynı zamanda kendisinin nükleer programını haklı göstermek için bir gerekçe olarak kullanıyor. Onun için önemli olan İran'la ilgili iddialarının doğruluğu değil, kendisini haklı göstermeye yarayacak bir gerekçenin bulunduğuna dünya devletlerini ve kamuoyunu ikna edebilmektir. İsrail, İran'ın veya herhangi bir komşu ülkenin on yıl hatta daha fazla bir süre sonra sahip olacağı nükleer gücün dengine daha bugünden sahip olduğu halde kendisinin sahip olduğu nükleer tehdit gücünü dikkatlerden uzak tutmaya ve sürekli karşısına aldığı ülkelerin bu yöndeki çalışmalarının tartışma konusu yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Siyonist devlet bir yandan herhangi bir İslâm ülkesine yönelik suçlamaları sürekli gündemde tutmaya çalışırken TNP'yi imzalamayacağını da her fırsatta vurgulamaktan çekinmemektedir. Böyle olmasına rağmen yine de çağdaş emperyalizmin hiçbir baskısına maruz kalmıyor.

BM Emperyalizmin Meşrulaştırma Mekanizması

Nükleer silahlanmayı önleme amacıyla BM'e bağlı olarak oluşturulan bir de kurum var: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (kısa adı İngilizcede IAEA Türkçede UAEA). Bu kurumun da demir yumruğunu sürekli İslâm ülkelerine veya emperyalizm tarafından hedefe yerleştirilmiş ülkelere gösterdiğini gözlüyoruz. Geçmişte ABD'nin Irak'a yönelik saldırı planlarının önünü açma amacıyla sürekli bu ülkeyi köşeye sıkıştırmayı amaçlayan, herhangi bir delile dayanmayan ama yine de şüpheyi öne çıkaran raporlar hazırladı. Aynı tutumunu bugün İran'a karşı da sergilediğini görüyoruz. İran'la ilgili olarak UAEA adına yapılan açıklamaların tümünde kaypak ifadeler, şüpheyi esas alan ama net bir hüküm ortaya koymaktan çekinen değerlendirmeler öne çıkmaktadır. Örneğin ajansın başkanı Muhammed Beradi'i (Baradey), hazırladığı son raporda İran'ın çalışmalarının askeri amaçlar için olduğuna hükmetmek için bir sebep bulunmadığını ama tümüyle de sivil amaçlar için kullanılacağından da emin olunamadığını iddia etti. Bu tür açıklamalar yapılmasının amacı da Amerikan emperyalizminin önünü açmak, onun saldırgan tutumuna gerekçeler oluşturmaktır. Bu durum ise gerek BM'nin ve gerekse ona bağlı uluslar arası kurumların başta ABD olmak üzere çağdaş emperyalist güçlerin meşrulaştırma mekanizması olarak çalıştığı yönündeki tespitlerimizi doğrulamaktadır.

İran Şüpheleri Dağıtmak İçin Elinden Geleni Yapıyor

İran nükleer araştırmalarının silahlanma amaçlı değil sivil amaçlı olduğunu sürekli vurguluyor. Bu yüzden çalışmalarının nükleer silah geliştirme amacına yönelik olabileceği şüphelerini ortadan kaldırabileceğini umduğu her şeyi yaptı. Her şeyden önce yukarıda sözünü ettiğimiz NPT'yi imzalamıştır ve bu anlaşmaya bağlı kalacağını, dolayısıyla nükleer teknolojiyi silahlanma amacıyla kullanmayacağını resmi açıklamalarında vurguluyor. İkinci olarak bu konuda yeni sınırlamalar ve şartlar getiren ek protokolü de imzalayarak güven vermeye çalıştı. Üçüncü olarak nükleer çalışmaların yürütüldüğü ve uranyum zenginleştirmelerinin yapıldığı Natanz istasyonunu UAEA denetçilerinin kontrolüne her zaman açık tutacağını bildiriyor. Bu durum karşısında Amerikan emperyalizminin hâlâ baskıcı tutumu öne çıkarmasının ve UAEA raporunu BM Güvenlik Konseyi'ne getirmesinin tamamen kendi saldırgan tutumunun önünü açma amacına yönelik olacağını tahmin etmek zor değildir.

ABD Nükleer Sopa Gösteriyor

Amerikan emperyalizmi için önemli olan şu an yürütülen çalışmaların amacı değildir. İran'ın bu alanda bir altyapıya ve bilimsel kazanıma sahip olmasını istemiyor. Dolayısıyla bu alandaki çalışmalarını tamamen durdurmasını istiyor. Bunun sağlanması için de BM vasıtasıyla tüm uluslar arası güçlerin İran'a baskı yapmasını istiyor.

Bununla birlikte asıl niyetini açık bir ifadeyle ortaya koymak istemiyor. Sivil amaçlı çalışmalara değil silahlanmaya karşı çıkıyormuş gibi davranıyor. Bu amaçla sürekli ağız büküyor, devamlı bir şüpheden söz ediyor.

Zihinleri Kurcalayan Sorular

Bu gelişmeler karşısında zihinlerde dolaşan muhtelif sorular var: BM Güvenlik Konseyi ABD'nin istediği doğrultuda kararlar alarak İran'a ambargo uygulanmasını isteyebilir mi? Madem ki ABD İran'ın nükleer teknolojiyi geliştirme çalışmalarıyla ilgili iddialarını onu köşeye sıkıştırmak için kullanıyor bir silahlı saldırı düzenleyebilir mi? İran, tüm baskılara kafa tutuyor ve nükleer teknolojiyi kullanma konusundaki kararlılığını değiştirmeyeceğini söylüyor. Bu tutumu kendine güveninden mi kaynaklanıyor yoksa meseleyi bir onur meselesi yaparak kendini çıkmaz sokağa mı sürüklüyor?

Bu sorulara kesin ve net cevap vermek, "mutlaka şöyle olacaktır" demek mümkün değildir. Ama gelişmelere ve ortadaki duruma göre bazı tahminlerde bulunmamız mümkün olabilir. Biz de bu doğrultuda bazı tespitlerimizi sizlere aktarmak istiyoruz.

BM Karar Çıkarmakta Zorlanıyor

BM'e bağlı UAEA'nın tutumundan daha önce söz ettik. Bu ajansın tutumu büyük ölçüde Amerikan emperyalizminin politikalarına paralel gitmekte, sadece bazı yerlerde objektif, gerçekçi davranıyormuş imajı verme amaçlı farklılıklar olabilmektedir. Ancak oralarda da yukarıda örneğini sunduğumuz türden kaypak ve yanıltma amaçlı ifadeler öne çıkmaktadır. BM Güvenlik Konseyi'nin tutumunda ise çağdaş güç dengelerini oluşturan tarafların tümünün tavrı etkisini göstermektedir. Bu taraflardan Rusya ve Çin'in İran konusundaki tutumunun ABD'nin tutumuna paralel olmadığı bilinmektedir. Gerçi bazen Batılı yayın organlarında bu ülkelerin İran karşısında ABD'ye destek verdikleri türünden yorumlar yapılıyor. Ama bu yorumların gerçekleri yansıtmaktan ziyade dünya kamuoyunu psikolojik açıdan yönlendirme ve yanıltma amacına yönelik olduğunu düşünüyoruz. Gerçekte bu ülkelerin İran konusundaki çıkar hesapları ABD'nin hesaplarıyla örtüşmemektedir. ABD'nin tüm zorlamalarına rağmen Güvenlik Konseyi'nden şu ana kadar İran aleyhine net bir kararın çıkmamasının sebebi de kanaatimizce budur. Bu belirsizlik belki ileride de sürecek ve ABD'nin istediği nitelikte bir karar çıkarılması zor olacaktır.

Saldırı ABD İçin de Felaket Olur

ABD'nin mevcut şartlarda İran'a etkili ve kapsamlı bir saldırı düzenleme cesaretini kendinde göreceğini sanmıyoruz. Her şeyden önce şu an Irak'ta içine düştüğü durumun ve askeri yönden yıpranmışlığın buna engel teşkil edeceği apaçık ortadadır. ABD yönetimi, yaşanan gelişmeler ve ortaya çıkan durum sebebiyle Irak saldırısını bile gözden geçirme ihtiyacı duymakta, bu saldırıyı hararetle savunan Bush'un dahi bu konuda kısmen hata ettiklerini itiraf ettiği görülmektedir.

Bu konudaki tek engel Irak'taki askeri yıpranmışlık ve yorgunluk değildir. Bu savaşın getirdiği ekonomik sıkıntıların bir krize dönüşme tehlikesi taşıdığı bizzat Amerikalı ekonomi uzmanları tarafından dile getiriliyor. Dolayısıyla mevcut problemlerin üstüne yeni bir savaşın getireceği problemleri eklemek o krizin içine balıklama atlamak anlamına gelir. Diğer yandan Amerikan kamuoyunda savaş karşıtı kesimin etkisi gittikçe yayılmaktadır.

Bunun yanı sıra uluslar arası alanda ABD gittikçe yalnızlaşmaktadır. Körfez savaşında etrafına toplayabildiklerini Afganistan saldırısında toplayamadı. Afganistan'da ona destek verenlerin birçoğu Irak saldırısında yanında yer almadılar. Destekçi sayısı İran'a yönelik bir saldırı planında çok daha fazla düşecektir. Ayrıca İran uluslar arası ekonomide önemli bir pazardır. Bu pazarın pasif konuma geçirilmesi birçok ülkenin ekonomisini sarsacaktır. Bu sıralarda tüm dünya ülkeleri ekonomik yönden sıkıntılar yaşamaktadırlar. Küçük çaplı düşmeler bile piyasayı ve toplumsal hayatı anında etkilemektedir.

Önemli bir sebep de şudur: ABD, Afganistan ve Irak'ta kolları ve bacakları bağlanmış bir bedene saldırdı. Irak'ı saldırı öncesinde yıllar süren ambargoyla perişan etti. Böyle olmasına rağmen ciddi kayıplar verdi, hâlen de veriyor. İran ise öyle değildir. Amerika'ya bağımlı olmayan bir hava gücüne sahiptir. Ayrıca askeri gücünün ne boyutta olduğu ABD tarafından yeterince bilinmemektedir.

ABD açısından önemli bir ayak bağı da Irak'taki siyasi yapılanmadır. Irak'taki siyasi yapılanmada Şiî cemaati doğrudan karşısına alması ABD'yi Irak'ta zora sokacaktır.

Dikkatten uzak tutulmaması gereken bir husus da İsrail işgal devletinin maruz kalacağı risktir. Siyonist işgal devleti hem kendi içinde yaşadığı siyasi kargaşa hem de İslâmî hareketin yükselişi sebebiyle zor durumdadır. ABD'nin İran'a yönelik saldırıda bulunması durumunda işgal devleti hem İran'ın hem de Lübnan'daki İslâmî Direniş'in hedefi olabilir. Bu durum işgal devletini zorlayacağından Filistin'in içindeki direniş gruplarının İsrail'i köşeye sıkıştırmaları için de fırsat oluşturacaktır.

En önemli husus ise böyle bir saldırının doğuracağı sonuç olacaktır. ABD zaten Irak'taki gerilla savaşı karşısında gösterdiği zaaf sebebiyle askeri tehdit gücünü, psikolojik savaş etkisini yarı yarıya kaybetmiştir. Burnunun dibindeki Chavez'e, Bush'u eşek olarak niteleme cesareti veren bu değil midir? İran'la karşı karşıya gelmenin sonunun şiddetli bir yıpranma olması hem işgalci siyonist devletin hem de ABD'nin İslâm dünyasıyla ilgili tüm planlarının sonu olabilir.

Tahminimize göre İran yönetimini kendine güvenerek, nükleer enerji konusunda kararlı davranmaya ve ABD'nin baskılarını ciddiye almamaya yönelten sebepler de zikrettiğimiz bu gerçeklerdir. Buna rağmen yine de Bush'un ne yapacağını tahmin etmek zordur. Çünkü saydıklarımızı aklı başında biri görebilir. Ama Bush görebilir mi bilemiyoruz. Chavez'in nitelemesi kesinlikle yanlış değildir.

İrtibatlı Yazılar:

  • Nükleer Silahlanma ve İran