26 Eylül 2000
Son günlerde Türkiye'de dış politikayla ilgili olarak en çok konuşulan konu Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili yasa tasarısının ABD Temsilciler Meclisi'nin Alt Komisyonu'nda kabul edilmesi konusudur. Biz de bu konuyla irtibatlı olarak bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyoruz.
Öncelikle şunu ifade edelim ki bu gelişme öyle ani bir şekilde ortaya çıkmış yani sürpriz bir gelişme değildir. Bunun yaklaşık bir yıldan beridir gürültüsü yapılıyordu. Ermeni lobileri sadece Amerika'da değil muhtelif Avrupa ülkelerinde de bu konuyla ilgili yoğun faaliyetlerde bulunuyorlardı. Avrupa'daki ve Amerika'daki muhtelif Türk dernekleri ve benzeri sivil kuruluşları Ermeni lobilerinin faaliyetlerine karşı anti-propaganda faaliyetleri yapıyorlardı. Ama bir yıldan fazla bir süredir devam edem bu faaliyetleri biz değişik yollardan izlediğimiz halde Türkiye'deki yönetimin bu konuda herhangi bir tavır sergilediğine, diplomatik alanda bir atak yaptığına şahit olmadık. Bizim "yazar" sıfatıyla bir yıldan beridir gürültüsünü duyduğumuz bu faaliyetlerden Türkiye'deki yönetimin haberinin olmaması söz konusu olamaz. Buna rağmen taş kafaya düşünceye kadar herhangi bir diplomatik girişimde bulunmamasının sadece "ihmal" olarak izah edilmesi acaba mümkün müdür? Kaldı ki "ihmal" olsa bile bu, affı mümkün olmayan bir ihmaldir. Ne yazık ki Türkiye'deki yönetim halkın inanç özgürlüğünü kısıtlayan dayatmacı kararlarını en katı şekliyle uygulamaya geçirebilmek için bütün gücünü seferber etmesine rağmen dışarıda ülkenin siyasi prestijinin zedelenmesine yol açacak gelişmeleri pek de ciddiye almamaktadır.
Bu gelişme Türkiye'nin, uluslararası platformdaki ve çağımızın gittikçe etkin hale gelen globalleşme alanındaki yerini soruşturmasının önemini ve gereğini bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Türkiye, yetmiş yıldan beridir Batı'yla iç içedir. Ama ne yazık ki bu iç içelik kendini ispat ve varlığını hissettirme amacına yönelik değil, kendi kimliğini kaybederek Batı'nın şekillendirdiği yapının içinde eriyip gitme amacına yöneliktir. Bu yolda bir hayli mesafe katedildiğini de söyleyebiliriz. Ama buna rağmen Batı dünyası Türkiye'ye hala "yabancı" gözüyle bakmaktadır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika'nın öne çıkmasıyla birlikte Türkiye de sürekli Amerika'nın yanında yer aldı. Kendini Amerika'ya kabul ettirebilmek için NATO'ya girdi, Kore Savaşı'na katıldı. ABD'nin yön verdiği uluslararası kuruluşlardan kendisini kabul edenlerin hepsine girdi. ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarlarının korunması için elinden geleni yaptı. Dış politikasında ABD'nin çıkar hesaplarına ters düşecek herhangi bir adım atmamaya çalıştı. Bütün bunlara rağmen yine de ABD, Türkiye'nin çıkarlarını hiçbir zaman önemsemedi. Türkiye'yi her zaman ihmal etti, geri plana itti. Türkiye'ye ihtiyacı olduğunda göstermelik birtakım açıklamalarla sırtını sıvazladı ama uygulamada hiçbir zaman bu sözlerinin arkasında durmadı. Aynı şey Avrupa için de söz konusudur. Oysa Türkiye'nin kendi kimliğini koruyarak alternatif global yapılanmaların öncülüğünü yapması için önü açıktır. Fakat Türkiye'ye yön veren anlayış her şeye rağmen bu ülkenin insanları için onların kimliklerinin ve değerlerinin korunması yoluyla baş olabilecekleri yeri değil, yeni bir kimliği kabullenmeye zorlanmaları suretiyle kuyruk olacakları yeri seçmektedir. Bunu acaba nasıl izah edebiliriz ve ne gibi sebeplere dayandırabiliriz? Biz sadece şunu hatırlatalım ki, Türkiye'de gittikçe artan baskıcı uygulamalar sadece bu ülkenin insanlarında değil bütün İslam aleminde tepkilere sebep olmaktadır. Bu durum ise Türkiye'ye yönelik bakışların ve tavırların sürekli olumsuz yöne doğru kaymasına yol açmaktadır. Bu ise Türkiye'nin diplomatik alanda kamuoyu desteklerine ihtiyaç duyduğu zaman yalnız kalmasına sebep olmaktadır ve olacaktır. Diplomatik alanda başarılı adımlar atılması için uluslararası platformda kamuoyu desteğinin elde edilmesi gerekir. Türkiye'nin ne kadar etkili propaganda yapsa da ABD ve Batı dünyasında ciddi bir kamuoyu desteği elde etmesi zordur. Bunun için İslam alemindeki kamuoyunun ve Batı'daki Müslüman kitlelerin destekleri etkili olacaktır. Ama ne yazık ki son zamanlarda artan baskılar özellikle başörtüsü konusundaki zulüm uygulamaları bütün dünyada Müslüman kamuoyunda tepkiye sebep olmuştur. Bu tepki ister istemez bir soğuk tavrı da beraberinde getirmektedir ve bu, Türkiye'nin diplomatik ataklarında, uluslararası platformda kamuoyu desteğinden mahrum kalmasına yol açmaktadır. Belki: "Bu, yönetimin değil birinci derecede Türkiye'deki halkın meselesi" denilebilir, ama reel olanların ideal olandan farklı olabildiğini dikkatten kaçırmamalıyız.
Bu konuyla ilgili olarak üzerinde durmak istediğimiz bir husus da "Ermeni katliamı" meselesinin tamamen siyasi bir mesele olduğu hususudur. Dikkat edilirse bu konu yıllardan beridir siyasi bir baskı aracı olarak kullanılıyor. Bu konuda ortaya atılan iddialar eğer tarihi gerçeklere dayanıyor olsaydı, iddiaların dayandığı gerekçeler araştırılır, eğer varsa belgeler ortaya çıkarılır ve söylenenlerin birer iddia olmaktan çıkarılıp bilimsel dayanaklara, tarihi araştırmalara dayanan "gerçekler"e dönüştürülmesi için ne gerekiyorsa yapılırdı. Ama bu yapılmıyor. Dosya özellikle açık tutuluyor ve zamanı geldiğinde temcit pilavı gibi ısıtılıp yeniden ortaya konuyor. Böyle yapılmasının amacı ise bu konunun Türkiye'nin üzerinde sürekli bir baskı aracı olarak kullanılmasıdır. Bu açıdan mesele aslında "Ermeni" boyutunu, Ermeni lobilerinin boyunu aşmaktadır. İşin içinde Amerika'nın emperyalist politikalarına yön verenlerin parmaklarının da olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Genel itibariyle bunun bir "Ermeni" meselesi değil çağdaş sömürgeciliğe malzeme teşkil eden geniş boyutlu bir siyasi mesele olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Kıbrıs meselesinin görüşüldüğü günlerde ABD Temsilciler Meclisi Alt Komisyonu'nun Ermeni soykırımı tasarısını kabul etmesi bu açıdan düşündürücüdür.
Ermeni soykırımıyla ilgili iddiaların siyasi baskı aracı olarak kullanılmasında izlenen politika siyonistlerin Nazi katliamlarıyla ilgili iddiaları kullanmada izledikleri politikaya çok benzemektedir. Hatta İsrail'i bu politikanın kurduğunu söylemek mümkündür. Bunu sadece biz söylemiyoruz. Fransız asıllı ünlü Müslüman düşünür Roger Garaudy de "İsrail'i Kuran Efsaneler" adlı kitabında bu gerçeği tarihi belgeleriyle ispat etmeye çalıştı. Türkçe'ye "İsrail, Mitler ve Terör" adıyla tercüme edilen bu kitapta Garaudy, Nazi katliamlarıyla ilgili olarak gündeme getirilen iddiaların çoğunun asılsız olduğunu, bu iddiaların sırf İsrail'in kuruluşuna haklılık kazandırılması için ortaya atıldığını dile getiriyor. Garaudy bu iddiaları gündeme getirmesinden dolayı Fransa'da uzun süre bir hukuk mücadelesi vermek zorunda kaldı. Gerçekten de İsrail'in kuruluş sürecini incelediğimizde Nazi katliamlarıyla ilgili olarak koparılan fırtınaların, çıkarılan yaygaraların bu devletin kurulmasında önemli rol oynadığını görürüz. Örneğin 1918'de İngiltere'nin Filistin'i işgal etmesinden sonra yahudilerin bu topraklara göç etmelerini kolaylaştırmasına, çeşitli siyonist teşkilatlarının da teşvik etmelerine rağmen 1918'den 1933'e kadar geçen 15 yıllık süre içinde bu topraklarda toplanan yahudi nüfus 150 bini geçmemiştir. Fakat 1933'de Avrupa'da Nazi fırtınasının esmeye başlaması ve ortaya atılan fırınlama, gaz odaları vs. efsanelerinin etrafa yayılması üzerine yahudiler adeta çekirge sürüleri gibi Filistin'e akın etmeye başladılar ve 1933'le 1945 arasındaki 12 yıllık süre içinde yaklaşık 650 bin yahudi bu topraklara göç etti. Böylece Filistin topraklarında 800 bin kişilik bir yahudi nüfus oluştu. Böylece bir devletin kurulması için gerekli insan potansiyeli oluşmuş oldu. Nazi fırtınası sadece göçü hızlandırmamış aynı zamanda bu göçe mazeret teşkil etmişti. Çünkü söz konusu söylentiler sebebiyle yahudiler hakkında: "Ne yapsınlar, göç etmezlerse gaz odalarında imha edilecekler!" mazereti oluşturulmuş ve göçe meşruiyet kazandırılmış oluyordu. Bu göçün milyonlarca insanın yerinden yurdundan edildiği gerçeği ise söz konusu söylentilerin, gaz odaları efsanelerinin gölgesinde kalıyordu. Bilindiği üzere siyonistler bu efsanelerden sadece İsrail işgal devletini kurma sürecinde değil sonraki dönemlerde de sürekli istifade ettiler. Siyonizmi ve İsrail'i meşrulaştırma, tazminat davaları yoluyla bu devlete ve yahudi nüfusa para temin etme, İsrail diplomasisine lobi desteği sağlama vs. gibi her konuda bu efsanelerden yararlandılar, hala da yararlanıyorlar. Ama ne yazık ki, Türkiye'de İslami anlayışa saygılı olmalarını umduğumuz bazı medya araçları da dahil olmak üzere birçokları siyonistlerin bu gaz odaları efsanelerine dayanan propagandalarına alet olabiliyorlar. Nazi katliamlarıyla ilgili efsaneleri konu edinen filmleri yayınlayabiliyorlar. Bunu yapmalarında "dışlanmak"tan korunma çabalarının etkili olduğunu sanıyoruz. Ama siyonizm gibi insanlık düşmanı bir ideolojinin propagandasını yapan filmleri yayınlamanın uzun süre alınlarda leke olarak kalacağını da unutmamak gerekir.
Bu arada şunu da hatırlatalım ki biz sadece siyonistlerin Nazi katliamlarıyla ilgili iddialarının kullanılmasında izlenen politikayla Ermeni soykırımı iddialarının kullanılmasında izlenen politikayı birbirine kıyaslıyor ve arada önemli benzerlikler olduğuna dikkat çekmek istiyoruz. Yoksa iddiaların tarihi boyutlarıyla ilgili herhangi bir kıyas yapmıyoruz. Çünkü Nazi katliamlarıyla ilgili iddialar her ne kadar abartılsa da Hitler'in zulüm ve vahşette sınır tanımayan bir gaddar olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Ancak yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden dolayı siyonist teşkilatların önderlerinin Hitler'le işbirliği içine girdiklerini söyleyenler de olmuştur. Ermeni soykırımıyla ilgili iddialar ise tarihi gerçeklerden uzak, her türlü dayanaktan yoksundur.
Ermeni tasarısıyla ilgili olarak bir de Ermeni lobisi konusuna işaret etmek istiyoruz. Türkiye'deki yönetim ne yazık ki dış politikadaki acziyetini ve başarısızlığını, Ermeni lobisinin Amerika'da güçlü olmasıyla izah etmeye çalışmaktadır. Oysa yukarıda zikrettiğimiz üzere bu mesele "Ermeni" boyutunu, Ermeni lobilerinin güçlerini aşan bir meseledir. Ermeni lobileri sadece hadisenin dış yüzeyinde görünmektedirler. Bununla birlikte Türkiye'nin aslında bu konuda değerlendirebileceği pek çok avantajı bulunmaktadır. Ama ne yazık ki Türkiye'deki yönetim hatada ısrarı sebebiyle bu avantajlarını değerlendirme cesareti gösteremiyor. Bu ise ülkeyi dış politikada zor durumda bırakıyor. İşte bu konudaki yanlışlıklara, acziyete gerekçe bulunması için Ermeni lobilerinin Amerika'da çok güçlü oldukları iddialarının arkasına sığınılmaktadır. Türkiye'nin devlet olarak lobilerden daha güçlü olabileceği, daha çok şey yapabileceği, hele hele Amerika'nın Ortadoğu'da kendisine büyük çapta ihtiyaç duyduğu bir devletin lobilerden her hal ü karda daha avantajlı konumda olduğu gözden uzak tutuluyor.
Bu noktada son olarak üzerinde durmak istediğimiz bir husus da karşıt lobi faaliyetleridir. Bilindiği üzere Türkiye'ye yön veren anlayış Türkiye aleyhindeki lobi faaliyetlerinin etkisinin azaltılması için birtakım karşıt lobi faaliyetlerine yöneliyor. Bunun için de kendi adına bir şeyler yapmak yerine genellikle Amerika'daki yahudi lobilerinin gücünden istifade etme yoluna gidiyor. Oysa bu tutarlı bir yol değildir. Bu yolla Türkiye'nin bir bakıma bir lobiye karşı başka bir lobiye mahkum edilmesi söz konusu oluyor. Üstelik karşıt faaliyette bulunacağı iddia edilen lobilere bir sürü imkanlar sağlanmasına rağmen onların çalışmalarından da herhangi bir sonuç elde edilemiyor. Aslında bu da gerçekte bir karşıt lobi faaliyeti değil, karşıt olduğu söylenen lobiye bir sürü imkan sağlanmasına gerekçe oluşturulmasıdır. Oysa Türkiye böyle bir yola başvurmak yerine kendi avantajlarını kullansa, bu arada Müslüman kamuoyunun aktif desteğini elde etmek için birtakım ataklar yapabilse çok daha büyük sonuçlar elde etmesi mümkündür. Sözde karşıt lobi faaliyetlerinin Türkiye'yi aynı zamanda İsrail'e mahkum ettiğini bunun ise ülkemizi İslam aleminde sürekli yalnızlığa ittiğini de unutmayalım.