Ankara'da Diplomasi Trafiği

25 Ocak 2000 Salı

Ankara geçtiğimiz günlerde önemli bir diplomasi trafiğine sahne oldu ve birçok dış ziyaretçiyi ağırladı. Ancak ne yazık ki son günlerde yaşanan ve ikinci bir Susurluk skandalı olduğu birçok kişi tarafından dile getirilen facia pek çok gelişmeyi gölgede bıraktı. Bazı siyasetçiler artık Apo olayının unutturulması gerektiğini dile getiriyorlardı ve söz konusu olay Apo hadisesini tümüyle gölgede bıraktı. Ortada gerçekten dehşet verici bir vahşet manzarası bulunuyor. Ancak bu vahşet manzarasının perde arkasının aydınlatılıp aydınlatılmayacağı konusunda herkes tereddütte. İslami bilgilenmeye ve bilinçlenmeye karşı kampanya başlatmak için her fırsatı değerlendiren kartel medyasının böyle bir fırsatı değerlendirmeden geçeceğini beklemek saflık olurdu. Zaten böyle vahşet manzaraları sergileyebilen bir örgütün dini bir çağrışım yapan adla adlandırılmasının ve kendisine de "dini" bir kılıf geçirilmesinin amaçlarından biri de onlara bu fırsatları vermekti. Şimdi söz konusu medyanın, PKK'ya karşı kurdurulduğu veya en azından gelişmesine müsamaha edildiği söylenen bir örgütün görünüşte "din" adına yaptığını iddia ettiği çirkin eylemlerden sıçrayan çamurları tüm İslami kimlik sahiplerine bulaştırmak için yoğun çaba harcadığını görüyoruz. Bu yüzden söz konusu örgütün elemanları tarafından köşe bucak kovalanarak canlarına kastedilen insanlar bile bu örgütün bir elemanı olarak gösteriliyorlar. Biz ortaya çıkan vahşet kadar bu vahşeti masum insanlara yükleme, bu yüzden belli kişileri hedef gösterme çabasının da çirkin ve insanlık dışı olduğuna inanıyor; kartel medyasının bu şekildeki hedef gösterme çabalarına aldanılmaması gerektiğini hatırlatmakta yarar görüyoruz.

Her şeyden önce kaçırılan ve vahşice katledilen insanların büyük bir çoğunluğunun İslami camiadan olması aslında düşünen insanların gözlerini açmak ve olayın arka planı hakkında fikir edinmek için yeterlidir. Yine birçoklarının da dikkat çektiği üzere özellikle Güneydoğu'da faili meçhul cinayetlerin on binleri aşmasına rağmen bu cinayetlerin üzerine ciddi şekilde gidilmemesi ve bir düğmeye basılmasıyla her şeyin çorap söküğü gibi ortaya çıktığı imajının verilmesi de düşündürücüdür. Biz terör meselesine ve son gelişmelere Cuma dergisinin bu sayısı için yazdığımız "Terör, Şiddet ve İslam Alemi" başlıklı yazımızda daha ayrıntılı olarak temas etmeye çalıştık. Dolayısıyla burada bu noktalara değinmekle yetinerek başta temas ettiğimiz ziyaretler hakkında kısa değerlendirmeler yapmak istiyoruz.

Son dönemde Türkiye'ye yönelik diplomasi trafiğinin hızlanması öncelikle Türkiye'nin sahip olduğu stratejik önemi ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Türkiye'ye ilgi de günden güne artmaktadır. Ama ne yazık ki yönetimin bunu gereği gibi değerlendiremediğine, ulusal çıkarların korunması konusunda başarılı bir siyaset ortaya koyamadığına şahit oluyoruz. Bu başarısızlık birtakım güçlerin adeta Türkiye'nin sahip olduğu stratejik konumu çıkar kavgalarının bir arenası olarak değerlendirmelerine fırsat vermektedir. Bazılarının son dönemde yaşanan olaylarda bu çıkar kavgalarının da rolünün olabileceğine işaret ettiklerine de bu arada dikkat çekelim.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye'ye yönelik diplomatik ziyaretlerin biri İran Dışişleri bakanı Kemal Harrazi'nin ziyaretiydi. Aslında hem İran'ın hem Türkiye'nin aralarındaki ilişkileri geliştirmeye, bu arada aralarındaki ticaret hacmini artırmaya taraftar olduklarına inanıyoruz. Ancak bu iki komşu ülke arasında yukarıda sözünü ettiğimiz çıkar planlarını şekillendirenlerin ördüğü bir duvar bulunuyor. Bu duvar bir türlü aşılamıyor.

Önemli bir ziyaret de Yunanistan Dışişleri bakanı Yorgo Papandreu'nun ziyaretiydi. Yunanistan'la Türkiye arasındaki yakınlaşma olumlu bir gelişmedir. Ancak bunun AB'ne girme sürecinde Kıbrıs ve Ege konusunda ciddi tavizleri de beraberinde getirmesi ihtimali var. Bu açıdan yakınlaşmanın neler getireceği üzerinde iyi tahliller yapmak gerekir.

Önemli bir ziyaret de Ürdün Su ve Sulama bakanı Kamil Iydullah Mahadin'in ziyaretiydi. Bu ziyaret Manavgat Suyu Projesi'yle ilgiliydi. Türkiye'nin Manavgat suyuyla ilgili projesinin birinci hedefi aslında bu suyun İsrail'e satılması. Ancak suyun sadece İsrail'e satılmasının gerek Türkiye kamuoyunun gerekse genelde İslam dünyasının tepkisine yol açacağı düşünüldüğünden "Barış Suyu Projesi" adıyla diğer bazı bölge ülkelerine de satılması planlanıyor. Suyun akıtılması istenen ülkelerden biri de Ürdün. Fakat bu konuda kesin bir neticeye varılabilmesi için İsrail'in tavrını belirlemesinin bekleniyor olması mümkündür.

Yine geçtiğimiz günlerde Türkiye'yi ziyaret eden Rusya Dışişleri bakan yardımcısı Igor Ivanov, Kafkaslar'daki dayanışmanın dışında kalmamak için Türkiye'ye geldiğini söyledi. Bu açıklamasından onun Demirel'in Gürcistan ziyareti esnasında gündeme gelen konular sebebiyle Türkiye'ye geldiği sonucu çıkarıldı. İlginçtir ki Demirel söz konusu ziyaretinden sonra Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesi konusunda hiçbir engel kalmadığını söylediği halde son Azerbaycan-Gürcistan görüşmelerinde bu konuda herhangi bir anlaşma sağlanamadı.

Sözü daha fazla uzatmamak için İsrail genelkurmay başkan yardımcısının, ABD dönem başkanının ve IMF heyetinin ziyaretleri hakkında herhangi bir değerlendirme yapmamayı tercih ediyoruz.