AB'nin Bekleme Salonundaki Türkiye

14 Aralık 1999

Türkiye şimdiye kadar Avrupa Birliği'nin kapısını döverek "beni de içeri alın" diyordu. Bu kapı dövme işi yıllar sürdü. Sonuçta günler öncesinden gürültüsü çıkarılan Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin bekleme salonuna alınması kararlaştırıldı. Aslında bu gelişme Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girebileceğinin garanti edilmesi anlamına gelmiyor. Alınacağı garanti edilse bile bekleme salonunda ne kadar bekletileceği konusunda net bir şey yok. Buna rağmen Türkiye'nin aday ülke olarak kabul edilmesi büyük bir zafer olarak lanse edilmeye çalışılıyor. Apo'nun teslim edilmesi olayında olduğu gibi bu hadise de birilerinin siyasi gelecekleri için prim olarak değerlendirilmeye çalışılıyor. Adaylığın kabul edilmesiyle artık her şey olmuş bitmiş, vize alınmış geriye sadece bilet alıp yola çıkma işlemi kalmış gibi bir hava oluşturulmaya çalışılıyor.

Kıbrıs Konusunda Tavizler Verildiği Açıktır

Birçoklarının da dile getirdiği üzere AB, Türkiye'yi tümüyle kaybetmemek için bekleme salonuna almayı kararlaştırmıştır. Ama bu da ne yazık ki Türkiye'ye özellikle Kıbrıs konusunda bir hayli pahalıya mal olacak gibi görünüyor. Biz Kıbrıs meselesini bundan önceki yazılarımızda da gündeme getirerek, özellikle New York dolaylı görüşmelerinin Helsinki Zirvesi öncesine denk getirilmesinin bir sinsi oyun olduğuna dikkat çekmiştik. Helsinki Zirvesi sonrasında ortaya çıkan manzara bu iddiamızın haklı olduğunu gözler önüne serdi. Hükümet yetkilileri Kıbrıs konusunda herhangi bir taviz verilmediğini iddia ediyorlar. Bu hükümetin daha yakın zamanda, bazı depremzedeler için yapılan prefabrike evlerin 1 Aralık 1999 tarihinde teslim edileceğine dair vaadlerin gerçekleştirildiğini göstermek için bitmemiş evlerin anahtarlarını bitmiş diye teslim ettiğini de herhalde unutmamışsınızdır. Görünen köy kılavuz istemez. Javier Solana'nın Ankara'ya getirdiği mektup, Helsinki'de alınan kararlar ve yapılan açıklamalar AB'nin Rum yönetimini Kıbrıs'ın tek temsilcisi olarak kabul ettiğini ve Türkiye'nin Kıbrıs Rum yönetiminin "Kıbrıs Cumhuriyeti" sıfatıyla birliğe girmesine engel olamayacağını bu ülkedeki yönetime kabul ettirdiğini gözler önüne seriyor. Yani adaylık bu yöndeki şartların kabul edilmesinden sonra geçerli hale gelmiştir. Şimdi Türkiye de, Kıbrıs Rum yönetimi de bekleme salonuna alınmış durumda. Ama Rum yönetimi, Kıbrıs Rum yönetimi sıfatıyla değil tüm Kıbrıs adasını temsil eden Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla bekletiliyor. Üstelik içeri alınma işleminde öncelik sırası onda. Yani onun aldığı sıra numarası Türkiye'nin aldığı numaradan önce geliyor. Türkiye de işte bu manzarayı resmen kabullenmiş bir şekilde sırasını bekliyor.

KKTC cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın bu duruma razı olmadığı apaçık ortada. Ama onun Türkiye'den başka sırtını dayayacağı bir yer olmadığından tabii ki Türkiye'deki yönetimin kabullerine karşı bir tavır alması söz konusu olamaz. O, bu konudaki tepkisini daha çok AB'nin ve Rum yönetiminin izlediği tutuma karşı çıkışlar yaparak sergilemeye çalışıyor.

Kıbrıs konusunda sadece AB değil, ABD ve BM de apaçık bir şekilde Rum tarafından yana tavır sergiliyor. Adaylığın kabul edilmesi tartışmalarının yoğunlaştığı günlerde Clinton'un Türkiye'deki devlet yetkililerini arayarak AB'nin şartlarını kabul etmeleri tavsiyesinde bulunduğu haberlere yansıdı. Aslında Clinton'un Türkiye'nin hayrı için bu tavsiyeyi yapmış olabileceğini pek tahmin etmiyorum. Çünkü ABD ile AB arasında artık gizli tutulması mümkün olmayan bir rekabet var. Bu açıdan ABD'nin Türkiye'nin AB içinde yer almasını gönülden arzuladığı kanaatinde değilim. Ama Türkiye'nin adaylığının kabulü Kıbrıs konusunda ciddi tavizleri beraberinde getirdiğinden Clinton'un söz konusu teşvikte bulunmuş olması mümkündür. Yani o, Türkiye'deki yetkililere AB'ne girmeleri için değil Kıbrıs meselesinde önemli tavizler ve geri adımlar içeren şartları kabul etmeleri için teşvikte bulunmuştur. Zaten dediğimiz gibi henüz herhangi bir giriş filan da yok. Sadece bekleme salonuna alınma işlemi var. Clinton bundan önce Türkiye'yi ziyaret ettiği sırada da Kıbrıs meselesinde açıkça Rum tarafının lehine olacak açıklamalar yapmış, bu yönde tutumlar sergilemişti.

Yönetimde Söz Sahibi Herkes AB Üyeliğini İstiyor mu?

Bu noktalara temas ettikten sonra Türkiye'de yönetimde sözü geçen kesimlerin AB'ne bakış açılarının genel bir tahlilini yapmakta yarar görüyoruz. Bizim anladığımız kadarıyla Türkiye'deki mevcut yönetimde belli bir role sahip olanların tümü AB'ne giriş konusunda ortak bir fikre ve tavra sahip değiller. Bu, önceleri açıklamalara pek yansımıyordu. Ama iş ciddiye binince biraz açıklamalara da yansımaya başladı. Özellikle İslami camiaya yönelik despotik politikaların sürmesinden yana olanlar AB'ne pek sıcak bakmıyorlar. Çünkü üyelik işinin baskıcı, despotik uygulamalara karşı birtakım kısıtlamaları beraberinde getireceğini, belli ideolojik prensiplerin sömürüsüne dayandırılan sultanın sarsılacağını düşünüyorlar. Kanaatimizce AGİT İstanbul Zirvesi öncesinde baskıcı uygulamalarını iyice artırmaları da Türkiye'nin Avrupa ülkeleri nezdindeki imajını daha da yıpratma ve Helsinki Zirvesi'nde alınacak kararı etkileme amacına yönelikti. Fakat AB daha başka hesapları öne çıkardığından söz konusu uygulamaları pek ciddiye almadı. Aslında bu durum, AB'nin insan hakları, demokrasi, düşünce özgürlüğü konusunda öne sürdüğü ilkelerindeki samimiyeti konusunda tereddütler de uyandırmaktadır. Gördüğümüz kadarıyla AB, siyasi hesapları, insan hakları, özgürlük ve demokrasi konusundaki ilkelerinden her zaman önde tutmaktadır. Bunun yanı sıra mevcut yöneticilerin AB üyeliğinin, halen uygulanmakta olan baskıcı politikalar önünde bir engel teşkil etmeyeceğini rahatça söyleyebilmeleri de bu konudaki tereddütleri artırıyor. Bu açıklamalar belki, AB üyeliğinin, varlıklarını ve saltanatlarını, ideolojik istismardan güç alan baskıcı politikalara dayandırmış olanların endişelerini giderme ve onların gönüllerini rahatlatma amacına yönelik de olabilir. Fakat ne açıdan bakılırsa bakılsın, bir yandan Türkiye'nin siyasi ve sosyal yapısını Kopenhag kriterlerine uygun hale getirmesi tartışılırken öte yandan "özgürlük için elele" zinciri oluşturduklarından dolayı insanların coplanması, göz altına alınmaları ve mahkemeye sevk edilmeleri özgürlük yönündeki beklentileri buruk hale getirmiştir.

Ekonomik Yönden Avrupalı Olabilmek Ne Kadar Zaman Alacak?

Konunun bir de ekonomik boyutu var. Ekonomik boyut konusunda muhtelif yorumlar yapılıyor. Ama hal-i hazırdaki AB üyesi ülkelerle Türkiye'nin ekonomik kalkınmışlık boyutları arasında büyük bir fark olduğu apaçık ortadadır. Türkiye'de asgari ücret bir ev kirasını karşılamazken Almanya'da dört çocuklu işsiz bir babanın aldığı işsizlik sigortası ve diğer sosyal yardımların toplamı 2.000 Markı (yani beş yüz kırk beş milyon Tl.'yi) geçiyor. Böyle bir durumda serbest dolaşım hakkının tanınması halinde gelir düzeyinin yüksek olduğu Avrupa ülkelerine büyük bir göç dalgasının olacağı kesindir. Bu göç dalgası ise o ülkelerde önemli sorunlara sebep olacaktır. Bu durumdan dolayıdır ki Avrupa ülkeleri bırakın serbest dolaşma hakkını, Türkiye'de kendisini tatmin edecek geliri ve istikrarlı bir işi olduğuna kesin kanaat etmedikleri Türk vatandaşına vize bile vermiyorlar. Bu durumda ya daha önce AB üyeliğine kabul edilen bazı ülkeler için yapıldığı gibi Türkiye'ye de büyük miktarda mali yardımda bulunularak ekonomik durumunu düzeltmesi sağlanacak, ya da kendi imkanlarıyla ekonomik durumunu düzeltinceye kadar "bekleme salonu"nda beklemesi istenecek. Birinci yolun denenmesi halinde çözüm alınabilmesi için en önce siyasi istikrarın gerçekleşmesi, rüşvet, adam kayırma, siyasilerin mafya babalarıyla ilişki içine girmeleri gibi sorunların ortadan kaldırılması gerekir. Çünkü yapılacak mali yardımın amaca uygun bir fonksiyon icra edebilmesi için derhal yatırıma dönüştürülmesi, birilerinin kayrılmasında kullanılmaması gerekir. Aynı şey Türkiye'nin kendi imkanlarıyla ekonomik durumunu düzeltmesi için de söz konusudur. Bu ise yönetimde köklü bir değişikliği gerektirmektedir. Ama "Türkiye radikal İslam'a kayar" endişesiyle toplumun değerlerine saygılı kesimlerin önüne sürekli set çekilirse siyaset alanında halen yaşadığımız sorunların çözülmesi epey zaman alacaktır.

İslami Kesimdeki Fikir Değişikliği

Hadiseye bir de İslami camia açısından bir yorum getirmekte yarar görüyoruz. Bilindiği üzere İslami kesim yakın zamana kadar AB üyeliğine temelden karşı çıkıyordu. Yakın zamanda bu konuda biraz farklı sesler yükselmeye başladı ve insanların inanç ve düşünce özgürlüklerine sahip olacakları AB üyesi bir Türkiye'nin, bu özgürlükleri kısıtlayan bir Türkiye'den daha iyi olacağı söylenmeye başlandı. Bizce bu konuda her şeyin iyi değerlendirilmesi ve yerli yerine oturtulması gerekir. AB üyeliği eğer gerçek anlamda bir inanç ve düşünce özgürlüğü getirecekse bu olumlu bir gelişme olacaktır elbette. Ama bu arada nelerin kaybedileceğini de iyi değerlendirmek gerekir. Yani iyi tahlil edilmeyen red gibi gözü kapalı bir şekilde kabul de olumsuz sonuç getirebilir.

Hadisenin Uluslararası Boyutu

Meselenin bir de uluslararası politikalar ve global yapılanmalar açısından değerlendirilmesinde yarar var. Bilindiği üzere doğu bloğunun çökmesinden sonra ABD, "Yeni Dünya Düzeni" teorisine sarılarak "tek kutuplu dünya" fikri üzerinde durmaya başladı. Bu teorinin temel hedefi ise ABD'nin rakipsiz bir şekilde dünyaya hükmetmesiydi. Körfez Savaşı'nın amaçlarından biri de bu teorinin pratiğe geçirilmesinde önemli bir mesafe kat etmekti. Savaşın da ABD'nin bu hedefine yaradığını söylememiz mümkündür. Fakat bugün bu teorinin yıpranmaya yüz tuttuğunu, ABD'nin rakipsiz bir sulta süreceği tek kutuplu dünya fikrine itirazların yükselmeye başladığını görüyoruz. Buna itiraz edenlerden biri de AB'dir. Bu birliği oluşturan ülkelerin her biri tek başına ABD'yle rekabet edemese de ortaya çıkarılan global yapıyla rahatça rekabet edebilmektedirler. Bu rekabette başarılı olabilmeleri için etki alanlarını artırmalarına, Amerika'ya ihtiyaç duymadan kendi güvenliklerini sağlamalarına vs. ihtiyaç duyuyorlar. NATO'ya ihtiyaç duymayacak bir ortak Avrupa Ordusu kurma fikri bundan kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakarsak Türkiye'yi kaybetmekle kastettikleri sadece Türkiye'nin radikal İslam'a kayması değil, aynı zamanda iyice ABD'nin yörüngesine oturmasıdır. Bu söylediklerimiz belki Clinton'un teşvikleriyle çelişkili görünebilir. Ama Clinton'un içiyle dışının çoğu zaman farklı olduğunu unutmayalım. Bir de yukarıda üzerinde durduğumuz Kıbrıs meselesini gözden uzak tutmayalım. İsrail'in de Türkiye'nin AB üyeliğine pek sıcak bakacağını sanmıyoruz. AB, her ne kadar İsrail'le işbirliği içinde olsa da siyonist işgalcilerle ilişkilerinde ve onun saldırgan tutumu karşısındaki politikasında yine bir dengeyi yakalamaya çalışıyor. Ayrıca siyonistlerin "Büyük İsrail" emellerini de Avrupa'nın Ortadoğu'yla ilgili hesapları açısından bir tehdit olarak görüyor. Bu açıdan İsrail'in Türkiye'yle ilgili politikaları açısından AB üyeliğinin bir engel teşkil etmesi mümkündür.

Sonuç olarak şunu söyleyelim ki AB üyeliği konusunda Türkiye'nin önünde henüz epey uzun bir mesafe görünüyor. Şu an gelinen noktayı Türkiye açısından bir kazanç olarak değerlendirmek de oldukça zor.