AGİT Zirvesi ve Türkiye'nin "İnsan Hakları" Puanı

9 Kasım 1999

Bilindiği üzere bugünlerde Türkiye AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) Zirvesi'ne ev sahipliği yapıyor. Bu zirve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği yolunda büyük bir önem arz ediyor. Bu yılki zirvenin en önemli gündem konusu insan hakları meselesi olduğundan dünyanın değişik ülkelerinden insan haklarıyla ilgilenen çeşitli sivil kuruluşların temsilcileri de İstanbul'da bulunuyorlar. Bu kuruluşlar doğal olarak en başta zirveye ev sahipliği yapan Türkiye'nin insan hakları konusundaki tutumunu ve puanını gündeme getiriyorlar. Ancak ilginçtir ki, Türkiye'de 28 Şubat süreciyle başlayan baskı uygulamalarının AGİT Zirvesi'nin hemen öncesine denk gelen günlerde iyice zirveye tırmandığına şahit olduk.

Son günlerde Türkiye'nin insan hakları konusundaki puanını düşüren gelişmeleri sıralamak istersek sözü bir hayli uzatmamız gerekir. Ancak birçoğunuzun bildiği bazı önemli gelişmeleri kısa yorumlarla yeniden hatırlatmakta yarar görüyoruz. Bu olayların birincisi Adana'da polisler tarafından gerçekleştirilen ev baskını, yani "hücre evi" diye bir ailenin evinin basılması ve ailenin erkeğinin öldürülmesi olayıdır. Normalde bir hukuk devletinde polislerin görevi suçluları yakaladıkları yerde öldürmek değil yakalayıp adalete teslim etmektir. Hukuk devletinde polisin herhangi bir mukavemetle karşılaşmaması durumunda zora başvurma, cop ve silah kullanma hakkı olamaz. Silah kullanabilmesi için ise mutlaka silahlı bir mukavemete maruz kalması gerekir. Ama Adana'da polislerin baskın düzenledikleri ev bir hücre evi olmadığı gibi öldürülen kişinin üzerinde ya da ikamet ettiği evde silah da bulunamamıştı. Dolayısıyla polislere silahlı mukavemette bulunmuş olması ihtimali de yoktu. Buna rağmen polisler onun evine baskın düzenleyerek kendisini kurşun yağmuruna tutmuş ve eşinin ve çocuklarının gözlerinin önünde feci bir şekilde öldürmüşlerdi.

İnsan hakları konusundaki puanı düşüren önemli olayların ikincisi hepinizin de tahmin edeceği üzere bir bayan milletvekilinin evinin gece yarısı basılması ve saatlerce kapısında nöbet tutulması olayıydı. Yanına aldığı birkaç polisle birlikte adeta silahlı bir çetenin ev basması gibi bir milletvekilinin evini basan Nuh Mete Yüksel'in bu yaptığıyla yetinmeyerek bir de: "Gerekirse kapıyı kırıp içeri girerim" diyerek tehdit savurması bu ülkede insanların hukuk güvencelerinin ne alemde olduğu hakkında bize bilgi vermektedir.

Bu olayın gündemdeki sıcaklığı devam ederken, eski Kültür bakanı ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Prof. Ahmet Taner Kışlalı'nın öldürülmesi olayı yaygın tabirle gündeme tam bir bomba gibi düştü ve Türkiye günlerce bu olayı konuştu. Öldürülen kişi laik ve kemalist kesimden olduğundan olaydan hemen sonra özellikle İslami camiaya yüklenilmeye başlandı. İslami kesime saldırmak için bütün fırsatları değerlendiren basın yayın organları Ahmet Taner Kışlalı'nın öldürülmesini de bu açıdan iyi bir fırsat olarak değerlendirmeye çalıştılar. Oysa bir hukuk devletine yakışan bu tür cinayetlerin gerçek faillerini ortaya çıkarmak için gerekeni yapmak ve "beraeti zimmet esastır" ilkesine dayanarak suçsuz insanların haksız bir şekilde suçlanmalarına fırsat vermemektir.

Yapılan araştırmalar neticesinde olayın arkasında İslamcı kesimin olmadığı, cinayetin dış bağlantılı profesyonelce işlenmiş bir cinayet olduğu ortaya çıktı. Polis araştırmaları, cinayette Türkiye'deki İslami oluşumların elde etmesi mümkün olmayan malzemelerin kullanıldığını ortaya çıkardı. Bu gerçek ortaya çıkınca artık İslami kesime karşı cephe alan basın yayın organları bile Kışlalı cinayetinde "İslamcı senaryosu"nun tutmadığını itiraf ederek tükürdüklerini yalamak zorunda kaldılar.

Kışlalı cinayetinden değişik kesimler farklı şekillerde yararlanmaya çalıştılar. Kimisi İslami camiaya saldırmak, kimisi rant toplamak, kimisi gövde gösterisi yapmak, kimisi şeriata hakaret etmek, kimisi Ecevit'i başbuğ ve molla diye niteleyerek onu politik yönden zayıflatmak, kimisi gazetelerine ilgiyi artırmak, kimisi partilerine oy toplamak için değerlendirdi. Ancak son yılların en medyatik savcısı olarak da niteleyebileceğimiz Yargıtay Cumhuriyet başsavcısının istifade ediş tarzı oldukça ilginçti. O da bu cinayet vesilesiyle ülkenin tam anlamıyla totaliter ve baskıcı bir rejime geçmesi yönündeki taleplerini dile getirdi. Kanaatimizce Savaş'ın 26 Ekim 1999 tarihinde düzenlediği basın toplantısında dile getirdiği talepler aslında "laikçi" olarak nitelendirilen kesimin ortak talepleridir. Bu kesim ülkenin bütün fertlerini tek renge boyamak ve kendi düşüncelerinden başka hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımamak istediğinden buna imkan verecek yasal düzenlemenin de bir an önce yapılmasını arzuluyor.

Savaş'ın açıklamalarının hemen MGK toplantısından önceye denk gelmesi elbette bir tesadüf değildi. Zaten birçokları onun bu açıklamalarını hemen MGK toplantısının öncesinde yapmasının amacının ne olduğunu dile getirdiler. Savaş'ın toplantıda Akit gazetesini bizzat isim vererek hedef göstermesi de boşuna değildi.

27 Ekim 1999 tarihli MGK toplantısının Kışlalı cinayetinin ve Savaş'ın o ilginç açıklamalarının ardından gelmesi sebebiyle herkeste bir tedirginlik vardı. Çünkü 28 Şubat süreciyle birlikte her MGK toplantısı yeni birtakım kısıtlamaları ve yasakları beraberinde getirdiğinden bu toplantıların gerçekleştiği günler tedirginliklerin arttığı günler oluyor. Saydığımız olayların oluşturduğu hava ise bu tedirginliğin artmasına yol açmıştı.

MGK toplantısının hemen ertesi günü Akit'in İstanbul'daki merkezinin kalabalık bir polis ekibiyle basılıp didik didik aranması olayı yaşandı. Gerçi açıklamalara göre İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, Akit gazetesinde arama yapılmasını MGK toplantısından bir gün önce istemişti. Ancak baskının MGK toplantısından hemen bir gün sonra gerçekleştirilmesi düşündürücüydü. Belki MGK toplantısında basın yayın organları üzerindeki denetimin artırılması talebi Akit'e baskın düzenlemek isteyenlere cesaret kazandırmıştır. Bu baskının gerçekleştiği saatlerde Marmara Üniversitesi'nde de 19 kız ve 2 erkek öğrenci başörtüsü yasağını protesto etmelerinden dolayı yaka paça tutuklanarak emniyete götürüldüler.

Akit'e baskın düzenlenmesi olayının üzerinden fazla zaman geçmeden, bir çete başının hezeyanları gerekçe gösterilerek bu gazetenin iki önemli ferdi tutuklanıp söz konusu çete başına gösterilmek üzere Ankara'ya götürüldü. Hiçbir hukuk devletine yakışmayan bir şekilde, mücerret iftiralardan yola çıkılarak insanların mağdur edilmesi olayının bir komplo olduğu üzerinde bütün akli selim sahipleri ittifak etmektedirler.

İçerde bu olaylar yaşanırken dışarıda da başbakan Bülent Ecevit, Çeçenistan'da çoluk çocuk demeden insanları topluca katleden Rusya'yı ziyaret ederek bu ülkeyle teröre karşı işbirliği anlaşması imzaladı. Oysa bundan bir süre önce Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de düzenlenen zirvede Avrupa Birliği, Rusya'yı sigaya çekmiş ve Çeçenistan'daki katliamı en kısa zamanda durdurmasını istemişti. Yani Avrupa Birliği siyasi amaçla da olsa en azından Çeçenistan'daki katliama karşı tavır koymuş ve bunu bir insanlık suçu olarak nitelemişti. Ama Bülent Ecevit, Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı sıfatıyla yaptığı açıklamada Çeçenistan'ı Rusya'nın iç meselesi olarak değerlendirdi ve ziyareti esnasında Rusya'yla "teröre karşı işbirliği anlaşması" imzaladı. Böyle bir işbirliği anlaşmasını imzalamak her şeyden önce karşı tarafın "terör" konusundaki değerlendirmelerini kabullenmek anlamına gelir. Rusya ise kendi değerlendirmesinde Çeçenistan halkının kendi öz yurtlarında varlıklarını ve bağımsızlıklarını sürdürme mücadelelerini terör olarak nitelemektedir. Bu insanlara karşı sürdürdüğü utanç verici savaşı ve gerçekleştirdiği insanlık dışı katliamı da "teröre karşı mücadele" olarak nitelemektedir. Türkiye böyle kritik bir dönemde Rusya'yla "teröre karşı işbirliği" anlaşması imzalayarak aynı zamanda bir başka ülkedeki insan hakları ihlallerini de onaylama hatası işlemiş, böylece dış politikada da insan hakları konusundaki puanını düşürmüştür.

İşte Türkiye "insan hakları" dosyasında her biri bir kara sayfa olarak göze çarpan bu ilginç olayların ardından AGİT Zirvesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Bu olayların birbiri ardından yaşanmasının Türkiye'nin insan hakları puanını düşüreceğini düşünen herkesin tahmin etmesi mümkündür. Buna rağmen bütün bu olayların hemen AGİT Zirvesi öncesinde ve birbiri ardından sahnelenmesi perde arkasında bazı hesapların yapıldığı şüphesi uyandırmaktadır. Aslında Türkiye'nin geleceğini düşündüklerini ileri sürenlerin bu şüphenin üzerine gitmeleri ve suçsuz günahsız insanların birtakım saçma sapan hezeyanlarla mağdur edilmesine fırsat vermek yerine bu önemli şüpheyi aydınlığa kavuşturmaları çok daha yerinde olurdu.

Biz bu yazıyı hazırladığımızda AGİT toplantıları yeni başlamıştı. Onun için bu yazımızda daha çok bu toplantıların öncesinde Türkiye'nin insan hakları dosyasını gündeme getirmeyi uygun gördük. Ancak şunu bilmek gerekir ki bu konudaki ayıplar bu ülkenin halkının değil yönetiminin ayıplarıdır. Biz bu ayıpların ortadan kalkmasını, Türkiye'nin insan hakları konusundaki puanlarının yükselmesini, bu ülkenin insanlarının bir hukuk güvencesi içinde, adaletin gölgesinde yaşamalarını istiyoruz. Ama böyle bir temenniye sahip olmamız gerçekleri görmemize ve gündeme getirmemize engel değildir. Bilakis bu acı realitenin değişmesi temenni ettiğimiz ortama kavuşabilmemiz için bu gerçekleri gündeme getirmemiz zorunludur.