Amerika'nın Dümen Suyu

Adaletin hükmünün kalmadığı bir ortamda ne yazık ki saltanatı kuvvet ele geçirmektedir. Daha sonra bu kuvvete dayalı saltanatın devamı için belli bir "yasal" düzenleme de yapılıyor. Böylece zulüm ve haksızlıklar tabir yerindeyse kitabına uydurulmuş oluyor. Günümüz dünyasında başta İslam ülkeleri olmak üzere dünyadaki pek çok ülkenin, BM başta olmak üzere çeşitli uluslararası kurumların hep Amerika'nın dümen suyuna gitmeleri de işte bundan kaynaklanıyor. Tabii çeşitli yahudi lobilerinin Amerika'daki yönetimi kendi çuvallarına koymuş olmaları da uluslararası siyonizmin ABD vasıtasıyla dünyaya hükmetmesine imkan sağlıyor. Zaten tarihi incelediğimizde de yahudilerin genellikle güçlünün yanında yer aldıklarını, onun şemsiyesi altına girerek gemilerini yürüttüklerini görürüz. Güçlünün şemsiyesinin altına girebilmek için de paranın gücünden büyük ölçüde istifade etmişlerdir. Bundan dolayı paraya büyük önem vermiş, mal varlıklarını artırabilmek için her yolu meşru görmüşlerdir. Hz. Musa (a.s.)'nın Tur dağına gitmesinden sonra, eritilmiş altınlardan yapılma buzağı heykeline tapmalarında da onların altının cazibesine olan ilgilerinin bir yansımasını görmek mümkündür. Altının rengi olan sarı rengi yahudi milletinin sembolü haline getirmeleri de onların bu meyillerini dışa yansıtmaktadır.

Siyonistler başkalarını çuvallarına sokabilmek için paranın cazibesini kullandıkları gibi insanların birtakım zaaflarından yararlanmayı da ihmal etmemektedirler. Amerika'yı uzun süre etkileyen, başkan Clinton'un adeta ipte oynatılmasına imkan sağlayan Monica skandalı bu yönden ibret verici bir örnektir. Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkün.

Netice itibariyle günümüz dünyasında Amerika, ekonomik, askeri ve bilimsel gücünden yararlanarak dünyaya hükmederken kendisi uluslararası siyonizmin çuvalına girmiş olmanın sıkıntısı içindedir. Bundan dolayı özellikle son dönemde dünyadaki pek çok gelişmede ne yazık ki, Amerika'nın ve uluslararası siyonizmin çıkar hesaplarının öne çıktığını görüyoruz. Biz de bu ayki yazımızda, özellikle İslam dünyasında son dönemde cereyan eden bazı gelişmelerin bu yönden bir tahlilini yapmak istiyoruz.

* Kosova konusunu geçen ayki yazımızda tahlil etmiş ve bu meselenin çözümü konusunda başta Amerika olmak üzere genel olarak NATO'nun arkasında duran güçlerin çıkar hesaplarının rolünü ortaya koymaya çalışmıştık. Meselenin çözümünde NATO rol oynadığından şimdi siyasi yapının belirlenmesinde de NATO'nun arkasında duran güçlerin sözleri geçiyor. Aslında Kosova'nın siyasi yapısında söz sahibi olmak bütün bir Balkanlar'ın siyasi yapısında söz sahibi olmak demektir. Çünkü Kosova bir üs olarak seçilmiştir. Bu açıdan ABD ve Avrupa Birliği, Kosova vasıtasıyla Balkanlar'ın siyasi geleceğini rehin almış durumdadırlar. Bu arada ABD ve Batı'nın; her ne kadar birbirleriyle rekabet halinde olsalar da şimdilik birbirlerinin kuyruklarına basmamaya özen gösterdiklerine, çıkar hesaplarının çakışması durumunda bir uzlaşma noktası yakalama yoluna gitmeyi tercih ettiklerine işaret edelim.

* Keşmir meselesi normalde Kosova meselesinin tıpatıp aynısı olduğu halde Amerika'nın dayatmaları sebebiyle haklı taraf geri adım atmak zorunda bırakıldı. Pakistan başbakanı Nevaz Şerif'in Amerika'da Clinton tarafından ikna odasına alınması ve Şerif'in de geri adım atmayı kabul etmesi, gelişmelerin tamamen Hindistan lehine dönmesine sebep oldu. Çünkü Clinton'un ikna odası gerçekte bir tehdit odasıydı. Pakistan, Amerika'nın dayatmalarını kabul etmemesi durumunda "terörü destekleyen ülkeler" listesine dahil edilmekle ve sınırlı bir ambargoya maruz bırakılmakla tehdit edilmişti. "Pakistan'ın desteklediği terör"le kastedilen ise Keşmir'deki bağımsızlık mücadelesiydi. Oysa Keşmir halkının verdiği mücadele de aynen Kosova halkınınki gibi bir hak ve hayatta kalma mücadelesidir. Ama Amerika'nın Asya'ya yönelik hesapları Hindistan'ın yanında yer almasını gerektiriyor. Özellikle Çin'in önemli bir tehdit unsuru haline gelen askeri gücü karşısında Hindistan'ın bir emniyet sübabı olarak kullanılmasına, dolayısıyla desteklenmesine ihtiyaç duyuluyor. Hindistan da zaten Amerika'nın bu desteğine güvenerek Pakistan'a bu kadar yüklenme, Keşmir'e karşı böylesine geniş çaplı bir hava operasyonu gerçekleştirme cesareti göstermişti.

* Keşmir'deki bağımsızlık mücadelesini bir terör olarak niteleyen Amerika ve onun dümen suyunda giden BM, Endonezya'dan ayrılarak bağımsız bir devlet kurmak isteyen Doğu Timorlu hıristiyanları haklı bulmaktadır. Bu yüzden BM'in dayatmaları sonucunda Endonezya, Doğu Timor'un siyasi geleceğini belirlemek için bir referandum gerçekleştirmeyi kabul etti. Oysa Hindistan işgali altında bulunan Cammu - Keşmir bölgesinin siyasi geleceğinin belirlenmesi için bölge halkı arasında bir referandum yapılmasına dair BM'in bundan ta elli yıl önce almış olduğu bir kararı var. Hindistan bu kararı elli yıldır uygulamadığı halde BM ve ona yön veren Amerika, Hindistan'a hiçbir yaptırım uygulamıyor. Bilakis bu haklarını elde etmek için silahlı mücadeleye başvuran Keşmirlileri terörist olarak nitelendiriyor. Ama Doğu Timor'la ilgili olarak alınan kararın hemen takipçisi oldu. BM şimdi Doğu Timor'da serbestçe bir referandum yapılabilmesi için bölgeye sürekli heyetler gönderiyor. Endonezya hükümetinden de bölgedeki şiddet eylemlerine karşı bu heyetlerin güvenliğini sağlamasını istiyor. Oysa Doğu Timor meselesi yapay bir meseledir. Buradaki hıristiyan azınlık da Hollanda işgalinin devam ettiği dönemde göçler yoluyla ve misyonerlik faaliyetleri sonucunda yapay bir şekilde oluşturulmuştur.

* Siyonist işgal devletinin başına Ehud Barak'ın geçmesiyle birlikte sözde "Ortadoğu barışı" konusu yeniden gündemi işgal etmeye başladı. İşin gerçeğinde Netanyahu'nun varmak istediği hedefle, Barak'ın varmak istediği hedef arasında hiçbir fark yoktur. Ancak izledikleri metotlar değişmektedir. Birinin gasp ve işgal yoluyla elde ettiğine, ikincisi "barış" kavramından istifade ederek tapu almakta, yani gasp edilenler üzerindeki hakimiyetini meşrulaştırmaktadır. Bu açıdan bakıldığında ikisinin metotlarının farklı olmasının gerçekte hedefe doğru ilerlenmesini kolaylaştırdığı görülür. Ancak bu konuda "barış" kavramının bir yanıltma aracı olarak kullanılmasında ABD'nin güdümündeki basın yayın organlarının önemli etkisi olmaktadır. Tabii Amerika'nın özellikle İslam ülkelerini kendi dümen suyunda yürütmesinin de bu ülkelerin sözde "Ortadoğu" politikalarının Amerika'nın politikasına paralel olmasını sağlamakta bu da işgalci siyonistlerin işini kolaylaştırmaktadır.

* Türkiye, özellikle son döneminde İsrail işgal devletiyle hemen her alanda işbirliğini geliştirdi. Cumhurbaşkanı üç yıl içinde ikinci İsrail ziyareti gerçekleştirdi. Bu son ziyaretle birlikte Türkiye ile İsrail arasında deniz seferleri de fiilen başlatıldı. Şimdi de Manavgat suyunun İsrail işgal devletine satılması gündemde. Cumhurbaşkanı Demirel bu projeye olumlu baktığını açıkladı. Zaten Türkiye bundan önce bu konuda çeşitli teknik hazırlıklar yaparak böyle bir projeye sıcak baktığını ima etmişti. Şimdi Türkiye'nin suyunun, Filistinli Müslümanların sırtında boza pişiren, onların kemiklerini kıran, evlerini başlarına yıkan, sokakta yürüyen çocuklarına arabalarla çarparak ölümlerine ya da yaralanmalarına sebep olan, secde halinde oldukları sırada üzerlerine kurşun yağdırarak onlarcasını topluca katleden, Mescidi Aksa'nın altına tüneller kazarak yıkılması için oyunlar çeviren işgalci siyonistlere satılması için hazırlıkların başlatılması söz konusu. Tabii ki bunda da Türkiye'deki mevcut yönetimin izlediği siyasetin Amerika'nın dümen suyunda gitmesinin önemli rolü var. Türkiye uzun süren çabaları neticesinde Avrupa'dan sıcak yüz göremediğinden Amerika'yla ilişkilerine daha çok önem vermeye başladı. Amerika ise, Türkiye kendisine yaklaştıkça onu daha çok İsrail'in kucağına itti.

* Amerika geçtiğimiz ay Afganistan'a füze saldırısında bulunabileceği tehdidi savurdu. Gerekçe ise Usame bin Ladin'in bu ülkede barındırılmasıydı. Ancak bizim kanaatimize göre Amerika gerçekte, Taliban'ın özellikle son dönemde biraz yan çizmesine karşı onu dize getirmek istiyordu. Nitekim Amerika'nın tehdidi etkisini gösterdi ve Taliban, Usame bin Ladin konusunda Amerika'yla görüşme talebinde bulundu.

Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki Amerika özellikle Doğu blokunun dağılmasından sonra, ekonomik ve askeri gücü elinde bulundurmanın rahatlığıyla dünyaya istediği gibi yön vermeye, bütün dünyayı kendi dümen suyunda yürütmeye çalışıyor. Bazıları bu saltanatın epey uzun ömürlü hatta kalıcı olacağına inandıklarından kendilerini adeta Amerika'ya ve onun uzantılarına mahkum gibi görüyorlar. Bu yüzden, görünüşte "İslami" ve/veya "milliyetçi" kimlik sergilerken İsrail işgal devletiyle işbirliğini savunanlar, "Amerika'ya karşı olmak akıllıca bir politika mıdır?" sorusunu soranlar çıkabiliyor. Ancak biz bu saltanatın geçici olduğuna, Yüce Allah'ın izniyle zulüm ve karanlık döneminden sonra dünyayı yeniden adalet ve mutluluğun kuşatacağına inanıyoruz. Nitekim Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde: "Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz" (Ali İmran, 3/140) diye buyuruyor. Yani dünyada kimsenin saltanatı, hakimiyeti sürekli değildir. Bütün baskılara, aleyhte kampanyalara ve karalamalara rağmen İslam bayrağının sürekli yücelmesi, insanların bu kutsal nizama ilgilerinin ve Müslümanlardaki bilinçlenmenin sürekli artması da parlak bir geleceğin müjdecisidir.