20 Nisan 1995 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan "Müslümanlarda anti-semitik eğilimler" başlıklı yazınızı okudum. Yazınızda bazı gerçeklere parmak basılmakla birlikte düzeltilmesi zorunlu bazı yanlışlıklar da yapıldığına dikkat çekmek istiyorum. Her şeyden önce anti-semitizm ideolojik olarak Müslümanlar arasında hiçbir zaman taban tutturamamış, taraftar kitlesi toplayamamıştır. Yazınızda anti-semitik eğilimlerin sebepleri olarak gösterdiğiniz şeyleri İsrail ve siyonizm aleyhtarlığının sebepleri olarak gösterseydiniz daha yerinde olurdu. İsrail'e ve siyonizme karşı çıkmak ise Müslümanların hakkıdır. Çünkü İsrail Müslümanların topraklarını haksız yere gasbetmiştir ve gasbettiği topraklar üzerindeki hâkimiyetini meşru göstermeye çalışmaktadır. Oysa Rusların Çeçenistan, Sırpların Müslümanlara ait Bosna-Hersek toprakları üzerindeki işgalleri neyse İsrail'in Filistin toprakları üzerindeki işgali de odur. Hatta Filistin toprakları İslâm'ın kutsal toprakları olduğundan İsrail'in bu topraklar üzerindeki işgali Müslümanları daha çok rahatsız etmektedir. Siyonizmin de bir tür ırkçılık ve ırk ayrımı olduğu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 10 Kasım 1975 tarihli ve 3379 sayılı kararıyla tescil edilmişti. Bu karar daha sonra ABD başkanı Georges Bush'un özel gayretleriyle ilga edildiyse de siyonizmin "ırkçı" karakteri değişmemiştir. Bu itibarla İslâm dünyasında haklı olarak ortaya çıkmış olan İsrail ve siyonizm aleyhtarı eğilimleri anti-semitik eğilimler olarak nitelemek son derece yanlış hatta uluslararası siyonizmin ekmeğine yağ süren bir değerlendirmedir. Ayrıca şunu da dikkatten uzak tutmamalıyız ki yahudileri Kur'an'ın tanıttığı ve nitelediği şekilde tanımak da Müslümanların hakkıdır. Yüce Allah bir âyeti kerimesinde şöyle buyuruyor: "İnsanların içinde iman edenlere düşmanlıkta en katı olanların yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün." (Maide, 5/82) Bir âyeti kerimede de şöyle buyurulmaktadır: "Yahudiler "Allah'ın eli bağlıdır" dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lânetlendiler! Hayır Allah'ın iki eli de açıktır, dilediği gibi sarf eder. Rabbinden sana indirilen onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Onların aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Ne zaman savaş için bir ateş yaksalar Allah onu söndürür. Onlar ayrıca yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çabalarlar. Allah ise bozguncuları sevmez." (Maide, 5/64) Kur'an'da yahudilerin gerçek kimliklerini ortaya koyan birçok âyeti kerime bulunmaktadır. Onları bu âyeti kerimelerin ışığında tanımaya çalışmak her bir Müslümanın hakkıdır ve hiç kimse bundan dolayı anti-semitistlikle suçlanamaz. Çünkü Kur'an-ı kerim bizlere yahudilerin kimlik ve kişiliklerini tanıtırken onlara anti-semitik duygularla yaklaşmamızı değil kendilerini hakka çağırmamızı öğütleyerek şöyle buyuruyor: "De ki: "Ey kitap ehli! Aramızda eşit olan bir söze gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirlerimizi Rabb edinmeyelim." Eğer yüz çevirirlerse: "Şahit olun ki, biz Müslümanlarız" deyin." (Ali İmran, 3/64)
Yazınızın bir yerinde: "Esasında tarihte hiçbir Müslüman devlet, ne bir din olarak yahudiliğe son vermek istemiş ne de belli şartlarda yahudilerin kutsal topraklara gelip yerleşmelerine karşı çıkmıştır" diyorsunuz. Bu cümlenin birinci kısmı doğru olmakla birlikte ikinci kısmı tarihi gerçekleri yansıtmamaktadır. Birtakım entellektüel propagandaların etkisiyle tarihi ve dini gerçekleri görmezlikten gelmenin uygun olmayacağını bilmenizi isterim.
Öncelikle şunu ifade edeyim ki, Osmanlı Devleti yahudilerin kutsal Filistin topraklarına yerleşmelerini kanunla yasaklamıştı. (Gerek görülürse bununla ilgili tarihi kaynakları bildirebilirim.) Çünkü yahudilerin bu topraklara yerleşmekteki gayeleri "vaadedilmiş topraklar" olarak niteledikleri bölgeyle ilgili hayallerini gerçekleştirmekti. Siyonizmin babası olarak bilinen T. Hertzl başkanlığındaki yahudi heyetinin Osmanlı sultanı II. Abdülhamid'den istediği de kendilerine Osmanlı sınırları içinde bağımsız ya da özerk bir yahudi devleti kurma hakkı verilmesi değil sadece Filistin topraklarından bazı yerlerin satılması ve buralara yahudilerin yerleşmelerine imkân tanınmasıydı. Bunun karşılığında oldukça cazibeli vaadlerde bulunmalarına rağmen II. Abdülhamid bu isteği kesinlikle reddetmiş ayrıca yahudilerin Filistin'e yerleşme oyunlarına karşı bir tedbir olarak yahudi hacılarının pasaportlarını gümrük kapılarında bırakmalarını ve vize süreleri biter bitmez o toprakları terk etmelerini şart koşmuştur.
Bu resmi politikanın yanı sıra Müslüman ilim adamları da Filistin'de yahudilere toprak satmanın dine ihanet sayılacağına dair birçok fetva yayınlamışlardır. Örneğin, her biri kendi çevresinde etkili, çoğu belli bir bölgenin kadısı veya müftüsü olan 249 ilim adamının imzaladığı 26 Ocak 1935 tarihli fetvada, konunun bütün şer'i delilleri sıralandıktan sonra şöyle denmektedir: "Saydığımız bütün bu gerekçelerden, ortaya çıkan durumlardan, görüşlerden, şer'i hükümlerden ve fetvalardan anlaşıldığına göre, yukarıda zikredilen sonuçları bile bile, ister doğrudan isterse dolaylı yollardan olsun Filistin'de yahudilere toprak satan yahut bu satışta simsarlık veya aracılık eden ya da bu satış işini kolaylaştıran, bu konuda herhangi bir şekilde yardımcılık yapan kimsenin üzerine cenaze namazı kılınmaz ve cenazesi de Müslümanların mezarlığına gömülmez. Baba, oğul, kardeş veya eş gibi yakın akrabalardan olsalar bile bu gibilerin tecrit edilmeleri, kendileriyle ilişkinin kesilmesi, değerlerinin düşürülmesi, kendilerine sevgi ve yakınlıkla yaklaşılmaması gerekir." Bu fetvaya imza atan 249 ilim adamı arasında Kudüs müftüsü Muhammed Emin el-Huseyni, Kudüs fetva emini Muhammed Emin el-Avri başta olmak üzere çok sayıda müftü, kadı ve tanınmış alim vardır. Aralık 1988 - Kasım 1989 arasında 63 Müslüman ilim adamının ve davetçinin imzaladığı bir başka fetvada da şöyle denmektedir: "Hiçbir şahıs veya kurum, yahudilerin Filistin topraklarının bir karışı üzerinde bile hak sahibi olduklarını ileri sürme hak ve yetkisine sahip değildir. Böyle bir iddia Allah'a, peygamberine ve korumaları üzere Müslümanlara yüklenmiş olan emanete hıyanet anlamı taşır." Hakkında bazı tartışmalar olsa da son yüzyılda ortaya çıkmış olan İslâmi akımları etkilediği inkâr edilemeyen Muhammed Reşid Rıza'nın konuyla ilgili bir fetvasında da şöyle denmektedir: "Filistin ve çevresinden yahudilere veya İngilizlere bir şey satan onlara Mescidi Aksa'yı yahut vatanın tümünü satmış gibidir. Çünkü onlar buraları buna (vatanın tümüne hâkim olma gayesine) bir vesile olması için ve Hicaz'ı tehlikeye sokmak amacıyla satın almaktadırlar." Zamanın Hindistan Alimler Cemiyeti başkanı Muhammed Süleyman el-Kadiri'nin 11 Şubat 1935 tarihli el-Cami'atu'l-Arabiyye gazetesinde yayınlanan fetvasında da şöyle denmektedir: "Yahudilerin buraları, sırf Müslümanları oradan çıkarmak, Mescidi Aksa'nın yerine Süleyman heykelini dikmek ve bir yahudi devleti kurmak amacıyla satın aldıklarını bile bile günümüzde kutsal Filistin topraklarını yahudilere satan Müslümanlar Allah katında küfürle barışıp İslâm'a karşı savaş açmış ve İslâm'ın düşmanlarına yardım etmiş gibidirler."
Yahudilerin, Filistin toprakları üzerinde iki bin yıllık bir emellerinin olduğunu, bu topraklara yerleşme arzularının dünyanın herhangi bir yerine yerleşme arzularından farklı olduğunu ve bu topraklara yerleşmekteki asıl gayelerinin "vaadedilmiş topraklar" diye niteledikleri bölgenin tümüne hâkim olmak ve bu bölge üzerinde bir siyonist yahudi devleti kurmak olduğunu bile bile oralardan yahudilere toprak satmanın dine ihanet sayılacağına dair bunların dışında da pek çok fetva yayınlanmıştır.
Yazınızda "otantik yahudiler" olarak nitelediğiniz yahudilerin bugünkü İsrail'e karşı çıkmaları onların söz konusu emellere sahip olmamaları sebebiyle değildir. Sözünü ettiğiniz yahudiler dini kaynaklardaki vaadlere çok önem verdiklerinden mevcut İsrail'in vaktinden önce kurulduğuna inanmakta ve bu yüzden bugünkü devlete karşı çıkmaktadırlar. Yoksa "vaadedilmiş topraklar" inancında ve Müslümanları o topraklardan tamamen çıkarma arzusunda onlar öteki yahudilerden daha katıdırlar.