Mısır-Sudan Gerginliği

Geçmiş dönemde yani Sudan'da İslâm kanunlarının uygulamaya geçirilmesi kararının alınmasından önce Mısır'la Sudan'ın arası iyiydi. Hatta Mısır'ın Kahire Üniversitesi Sudan'ın başkenti Hartum'da bazı fakülteler açmıştı. Bunun yanı sıra çok sayıda Sudanlı öğrencinin Mısır üniversitelerinde öğrenim görmelerine imkân veriliyordu. Bu iki komşu ülke arasındaki işbirliği sadece eğitim alanına münhasır da değildi ve daha birçok alanı kapsıyordu. Ancak Sudan'da 30 Haziran 1989'da gerçekleştirilen askeri darbeyle işbaşına gelen yönetimin 1991 başından itibaren tedrici bir şekilde İslâm kanunlarını uygulamaya geçirme kararı almasıyla sular bulanmaya başladı. Tabii bunda Mısır yönetiminin benimsemiş olduğu Batıcı ve İslâm aleyhtarı anlayışın etkisi olduğu gibi ABD'nin ve onun güdümündeki yayın organlarının fitne çıkarmak amacıyla yaydığı haberlerin de önemli katkısı oldu.

ABD Sudan'la Mısır'ın arasını açmak için önce Sudan'ın kuzeyde kurduğu birtakım kamplarda Mısır'daki rejime muhalefet eden bazı İslâmcılara silahlı eğitim verdiğini ileri sürdü. Hatta bu iddialarına gerekçe olarak uydudan çekilmiş birtakım fotoğrafları basın yayın organlarına dağıtmayı da ihmal etmedi. Gerçi fotoğraflarda ABD'nin iddialarını ispatlayacak görüntüler yoktu. Ama, ABD'nin uydudan çekilmiş fotoğrafları bizimkilerin laiklik anlayışları gibi her türlü yoruma açık olduğundan Sudan yönetimini itham etmek isteyenler: "Bakın şuradaki siyahlık bir silahlı eğitim kampı. Şu siyah nokta da Cemaati İslâmiye militanlarından filanca" demekte zorluk çekmiyorlardı. O zaman bu uydudan çekilmiş fotoğraflar hikâyesine İslâmi anlayış sahibi olduklarını bildiğim bazı yabancı gazeteci arkadaşlarımın da inandıklarını görünce şaşırmıştım. Demek ki adamlar uydurdukları yalanlara dünya kamuoyunu inandırmayı becerebiliyorlar.

Mısır yönetimi, Sudan'ın Mısır'daki rejime karşı savaşan İslâmcılara askeri eğitim verdiği iddialarını gerekçe göstererek bir süre bu ülkeyle ticari bağlantılarını kesti. Daha sonra işi biraz daha ileri götürerek Sudan'ın kuzeyindeki Halayib bölgesinin kendisine ait olduğunu ileri sürmeye başladı. Halayib, Sudan'ın bağımsızlığına kavuştuğu tarihten beri bu ülkenin sınırları içinde bulunuyor. Mısır da zaten Sudan yönetiminin İslâmi çizgiyi benimsemesine kadar böyle bir sınır meselesini gündeme getirmemişti. Demek ki mesele sırf Sudan'ı sıkıştırmak ve aradaki fitneyi büyütmek amacıyla ortaya çıkarılmıştı. Bu meselenin ortaya çıkarılması bir hak arayışı amacını taşımıyor, sadece Sudan'ın siyâsi çizgisine karşı bir tepki niteliği taşıyordu.

Bütün bu gelişmelerden sonra Mısır'la Sudan'ın yıldızı hiç barışmadı. Bu sürtüşmeler en çok da Sudan'da İslâmi yapının oturtulmasını istemeyen ve bu ülkedeki yönetimi sıkıştırmaya çalışan ABD ile İsrail'in işine yaradı. Bilindiği üzere son olarak da Etyopya'nın başkenti Adis Ababa'da Mısır cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'e bir suikast düzenlenmesi üzerine, Mübarek elinde hiçbir delil olmadığı halde olayın hemen ardından bu suikastın arkasında Sudan'ın olduğunu iddia ederek bu ülkeye karşı içinde depolamış olduğu bütün kinleri kustu. Sudan yönetiminin kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmesine rağmen Mısır basını da Sudan'a karşı resmen savaş ilan ederek: "Artık ne duruyoruz!" naraları atmaya başladı. Gerçi Mısır'daki ABD güdümlü yönetim yapay Halayib meselesini ortaya attığı günden beri Sudan'a diş biliyor. Kendine güvenebilseydi Sudan'a çoktan savaş ilan etmiş olacaktı. Ama kendi halkıyla zaten savaş halinde olan bu yönetim ikinci bir cephe açmanın geleceğini tehlikeye sokabileceğini bildiğinden pek böyle bir şeye cesaret edemiyor. Sürekli savaş tahrikleri yapan ABD'yi de: "Sudan'da İslâmileşmenin önüne geçmeye çalışırken Mısır'daki ABD yanlısı rejimi riske atmak akıllıca bir iş olmaz" diyerek ikna etmeye çalışıyor. Yani Mısır yönetimi Hartum'a pirince giderken Kahire'deki bulgurdan olacağından korkuyor.

Mısır cumhurbaşkanı Adis Ababa'daki suikastın arkasında Sudan'ın olduğunu iddia ederken Etyopya yönetimi yapılan soruşturmadan sonra saldırıyı düzenleyenlerin Mısırlı olduğunu açıkladı. Böylece bay Mübarek, tıpkı ABD başkanı Clinton'ın Oklahoma olayı karşısında düşmüş olduğu duruma düştü. Ama Clinton Oklahoma olayının gerçek faillerinin ortaya çıkmasından sonra Müslümanlardan özür dileme onurluluğunu gösterebilmişti. Mısır'da Müslümanların kanını emmekten zevk alan adamda bu kadarcık onur bile yokmuş ki, Sudan'dan özür dileyeceğine: "Nasıl olur da benim istediğim gibi bir suçlu ortaya çıkarmazsınız" diyerek Etyopya'ya kızmaya başladı. Bu "suçlu beğenmeme" hastalığının İslâm topraklarında İslâm aleyhtarlığının bayraktarlığını yapanlarda eski bir hastalık olduğunu bilirsiniz. Hani ülkemizde de, Onat Kutlar'ın öldürülmesinden dolayı İslâmcıları suçlayanlar gerçek katillerin ortaya çıkarılmasından pek memnun kalmamışlardı. Çünkü onlar kendilerinin önceden yargıladıkları kişilerin suçlu olarak gösterilmesini istiyorlardı. Aynı şekilde bay Mübarek de gerçek suçluların ortaya çıkarılmasını değil kendisinin parmaklarıyla gösterdiği kişilerin suçlu olarak gösterilmesini istiyordu. Mısır'ı tanıyanlar bu ülkedeki yargı mekanizmasının nasıl işlediğini bilirler. Bu ülkede herhangi bir siyâsi suç işlenmeden önce suçlular belirlenir. Sonra bir suç işlendiğinde o potansiyel suçlular tutuklanır, mahkeme önüne çıkarılır, Terörle Mücadele Kanunu'na göre yargılanır ve cezaevine gönderilirler. Hatta bazen sadece bir kişi tarafından işlendiği kesin olan bir suç için binlerce insan mahkum edilir. Bunlardan biri fail olarak diğerleri de onun yardımcıları olarak mahkum edilirler. Mübarek kendi halkına karşı uyguladığı bu yargı anlayışının Sudan'a karşı da uygulanmasını istiyor.

ABD, ne yapıp yapıp Sudan'la Mısır'ı karşı karşıya getirmek istiyor. Ama Mısır yukarıda zikrettiğimiz sebepten ve Sudan'daki yönetimin arkasında ciddi bir halk desteği olduğunu gördüğünden dolayı böyle bir şeye cesaret edemiyor. Öte yandan Mısır'daki zulmün son zamanlarda eski Firavunlara rahmet okutacak düzeye ulaşması da tedirginliğe yol açmaktadır. Bakalım günler ne getirecek. Bizim arzumuz, Müslümanların, şeytani dünya düzeninin başını çeken ABD'nin ve onun uzaktan kumanda ettiği çağdaş Firavunların oyunlarına gelmemeleri; son yüzyılda kendilerine yutturulan ve parçalanmalarına yol açan kavmiyetçilik anlayışlarını değil İslâm kardeşliğini öne çıkarmalarıdır.