Zulmün Mısır ve Cezayir'deki Uzantıları

İsrail başbakanı İzak Rabin'in İslâmi hareketlerle ilgili özel müsteşarı Emanuel Sewen Fransa ziyareti esnasında yaptığı açıklamasında: "Köktenci İslâmi hareketler tehlikesinin atlatılması konusunda Mısır yönetiminin başarılı olacağına inandıklarını" söylüyor ve bunu da şu düşüncesine dayandırıyor: "Baskı ve kuvvete başvurulmasının köktenci İslâmi hareketlerden kurtulmayı sağlamayacağı görüşü doğru değildir. Ancak meseleyi kökten çözebilecek bir şekilde kuvvete başvurulması şarttır." Yahudi Emanuel Sewen bu konuda Suriye tecrübesini örnek veriyor ve Suriye'nin İslâmcılara göz açtırmamak suretiyle bu konuda başarıya ulaştığına işaret ediyor. Mısır yönetiminin de işi iyi götürdüğünü ve baskı politikasını şartlarına uygun bir şekilde yürüttüğünü ifade ediyor.

Emanuel Sewen'in bu açıklamaları bana, Kudüs'teki bir İslâmi yüksek okulun müdürlüğünü yapan ve Filistin'deki İslâmi mücadelenin önde gelenlerinden olan bir zâtın bir sözünü hatırlattı. Bu zatla bir görüşmemiz esnasında ben, İsrail başbakanı İzak Rabin ile Mısır cumhurbaşkanı Hüsni Mübarek arasında bir fark olmadığını söyleyince: "Hayır aralarında önemli bir fark var: Mübarek, Rabin'in memurudur" demişti. Rabin'in İslâmi hareketlerle ilgili özel müsteşarı Sewen'in açıklamaları bu sözün doğruluğunu bütün açıklığı ile ortaya koyuyor.

İslâmi anlayış sahiplerine zulüm konusunda selefleri Cemal Abdünnasır ve Enver Sadat'ın yolundan giden Hüsni Mübarek 1992 yılının ortalarından itibaren ülkedeki İslâmi hareketlere karşı açık bir savaş ilan etti. Bu savaş çerçevesinde özellikle İslâmi cemaatlerin güçlü olduğu ve halkla bütünleştiği Güney Mısır bölgelerine zaman zaman havadan hareketler düzenlendi. Cemaati İslâmiye'nin emirlerinden olduğunu ileri sürdükleri Cabir Reyyan'ın ele geçirilmesi için başkent Kahire'nin bir banliyösü durumundaki İmbaba günlerce kuşatma altında tutuldu ve bu kuşatma süresince İmbaba'ya çevreden otomatik tüfeklerle ateş edildi. Imbaba kuşatmasında 14.000 asker, 800 subay ve onlarca zırhlı araç kullanıldı. Kuşatmadan sonra Imbaba'nın manzarası gerçek bir savaştan çıkmış şehir manzarasıydı. Kuşatma sonunda İmbaba'daki Cemaati İslâmiye'nin emiri olduğu ileri sürülen Cabir Reyyan'ın tutuklanışı haberini Mısır televizyonu normal yayınını keserek verdi.

İmbaba'daki Cemaati İslâmiye'nin emiri olduğu ileri sürülen Cabir Reyyan gençliğinde bir müzik ekibinin içinde çalgı çalıyordu. O zaman tehlikeli değildi ve istediği her yerde "çalgı çalma hürriyeti"ni kullanabiliyordu. Yani inandığı gibi yaşayabiliyordu. Ama İslâmi bir kimlik ve kişilik kazanınca tehlikeli olmaya başladı ve dolayısıyla inandığı gibi yaşama hürriyeti elinden alındı.

Askerler Imbaba'nın içine yayıldıktan sonra sokak, sokak, ev ev dolaşarak kim olduğu, her hangi bir İslâmi cemaatle ilişkisinin olup olmadığı sorulmadan İslâmi kılıklı binlerce insanı tutukladılar. Mısır cumhurbaşkanı Hüsni Mübarek, bazı Arapça yayın organlarının "İmbaba Savaşı" başlığıyla verdikleri olayların arkasından yaptığı basın toplantısında göğsü kabara kabara teröristlerin yüzde doksanını tutukladıklarını açıkladı. Oysa tutuklananların yüzde doksandan fazlası hiç bir ön soruşturmaya tabii tutulmadan sırf İslâmi bir görünüme sahip olduklarından dolayı tutuklanmışlardı. Olaylardan sonra çok sayıda İmbabalı basit soruşturmalardan sonra idam edildi.

Askerler İmbaba olayları esnasında sadece evlere baskın düzenlemekle kalmamışlardı. Aynı zamanda camileri basmışlar, cami cemaatlerine insanlık dışı muamelede bulunmuşlar, bazı camileri de askerŒ teçhizat deposu haline getirmişlerdi. Rahman camisi, İhlas camisi ve Davet camisi olaylar sırasında basılan camilerdendi. Seyyidu'l-murselin camisi de teçhizat deposu olarak kullanıldı. Firdevs camisinin kapısı tuğlayla örülerek içerisine kimsenin girmesi önlendi. Askerler Cemaati İslâmiye ile hiç bir bağlantısı olmayan Tevbe camisinin kapısını kırarak içeri girdiler, kütüphanesindeki kitapları olduğu gibi yerlere serdiler ve kütüphanede bulunan bazı vaaz bantlarını da suç unsuru olarak aldılar.

Evlerinin yanı başındaki caminin askerler tarafından basılması ve kapatılması karşısında hislerini tutamayarak: "Camiyi açın ve içinde namaz kılın. Rabbimizden başkasından korkmayın. Onların bizim camimizi kapatmaları haramdır" diye bağıran Sabah Abdurrahman Bedran ve Kerime Abdurrahman Bedran adlı iki genç kız emniyet teşkilatının emirlerine itiraz ettikleri gerekçesiyle önce kendi evlerinde gözetim altına alındılar. Ertesi sabah evin önüne gelen askeri araçtan inen bir binbaşı, Kerime Abdurrahman'ın evinin merdivenlerine kadar giderek yüzüne bir tokat attı. Sonra beraberindeki beş asker bu genç kızı sürükleyerek sokağın ortasına getirdiler. Genç kız askerlere karşı gelince binbaşı kızcağıza, sokağın ortasında tecavüz etme tehdidinde bulundu. Bu olayı Radovan Karaciç'in adamlarıyla Hüsni Mübarek'in adamları arasında bir karşılaştırma yapmanız için anlattım.

İmbaba olayları esnasında Mısır içişleri bakanı olan ve kısa bir süre önce görevden alınan Muhammed Abdulhalim Musa da yaptığı açıklamada: "Hiç bir şekilde müsamaha gösterilmeyecektir ve bu aşırıların mutlaka cezalandırılmaları gerekir" dedi.

İmbaba olaylarıyla ilgili olarak dikkate değer bir gelişme de Mısır yönetiminin nüfusu bir milyondan fazla olan bu fakir banliyöye, Reuter Ajansı'nın yayın organlarına dağıttığı bir haber üzerine baskın düzenlemesiydi. Reuter Ajansı'nın söz konusu haberinde İmbaba'nın adeta Kahire'den bağımsız bir devlet sıfatı kazandığı ve bu devlete İslâmcıların hükmettiği ileri sürülüyordu. Cabir Reyyan'ı İmbaba emiri olarak ilan eden de Reuter ajansıydı. Bu gelişme, Mısır yönetiminin baskı politikasına dış güçlerin ve özellikle siyonizme hizmet eden uluslararası haber ajanslarının ve yayın organlarının yön verdiğini ortaya koyuyordu.

Mısır yönetimi, İmbaba'da gerçekleştirdiği baskının benzerlerini Said'de, Asyut'ta, Deyrut'ta, Ayni Şems'te ve İsmailiye'de de gerçekleştirdi. İmbaba baskınından bir kaç ay önce gerçekleştirilen Deyrut baskınında Cemaati İslâmiye'ye mensup yirmi bir genç öldürüldü. Bugün Deyrut sokaklarında dolaşan bir kişi kendini adeta bir Filistin şehrinde dolaşıyormuş gibi hisseder. Çünkü her sokağın başında bir askeri araçla, her apartmanın girişinde silahı tetikte bir askerle karşılaşır. Emniyet güçleri Deyrut'u Batı Deyrut, Doğu Deyrut diye ikiye ayırmışlardır. Birinden diğerine geçmek bir ülkeden diğerine geçmek kadar zordur. Kendileri Deyrut'un bir bölgesinde, akrabaları ise diğer bölgesinde oturanların neler çektiklerini artık siz düşünün.

Beşte dördünü, adaletten son derece uzak bir seçim sistemiyle seçilmiş iktidar partisi milletvekillerinin oluşturduğu Mısır parlamentosunun, 16 Temmuz 1992 tarihinde kabul ettiği Terörle Mücadele Kanunu, emniyet güçlerine şüpheli gördüğü kişileri anında tutuklayarak mahkeme önünde çıkarmadan altı ay tutuklu bulundurma yetkisi tanıyor. Emniyet güçleri de bu yetkiyi sonuna kadar kullanıyorlar. Emniyet güçleri bu kanunun verdiği yetkiyle, sokakta İslâmi kılıklı üç genci bir arada görecek olsalar üçünü de tutukluyorlar. Bu yüzden özellikle başkent Kahire'nin sokaklarında sakallı üç gencin bir arada dolaştığı pek görülmez.

Mısır yönetimi, İzak Rabin'in özel müsteşarı Emanuel Sewen'in: "Meseleyi kökten çözebilecek bir şekilde kuvvete başvurulması şarttır" tavsiyesine uyarak baskı ve zulmünü gittikçe artırıyor. Bundan dolayıdır ki, Hüsni Mübarek; "hiç bir şekilde müsamaha gösterilmeyecektir ve bu aşırıların mutlaka cezalandırılmaları gerekir" diyen bir içişleri bakanını bile İslâmi gruplar karşısında yeterince sert davranmadığı gerekçesiyle görevden alıp yerine daha sert davranacağını umduğu birini tayin etti.

Hüsni Mübarek aşırı dincilere karşı savaş verdiği iddiasında. Ancak Mısır'ın tanınmış yazarlarından Adil Hüseyin artık Hüsni Mübarek'e göre Ezher şeyhinin ve Şeyh Şa'ravi'nin bile aşırılardan olduğuna dikkat çekiyor. Böyle olunca Mübarek, halkının en azından yüzde doksanına karşı savaş veriyor demektir.