Allah Resulü (s.a.s.) bir hadisi şerifinde: "Mü'min aynı delikten iki kere ısırılmaz" diye buyurmaktadır. Tabii bu bir haber niteliğinden ziyade bir uyarı manası taşımaktadır. Yani iman bilinci taşıyanların başlarından geçenlerden ibret alma duyarlılığı içinde olmaları, dolayısıyla bir kere düştükleri tuzağa ikinci kez düşmeme basireti göstermeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Ama ne yazık ki, son yüzyılda insanlarımızın İslami yönden bilgilenmeleri önlendiği gibi Hz. Peygamber (s.a.s.)'in üzerinde durduğu iman basiretini kazanmaları da büyük ölçüde önlenmiştir. Bundan dolayıdır ki son yüzyılda ümmete yönelik bazı önemli tuzaklar İslam coğrafyasının birçok bölgesinde tekrarlanabilmiştir. Bu tuzakların en önemlisi ve başta geleni ise Müslüman halkların bağımsızlık mücadelelerinin, başlangıçta kişilikleri kamufle edilen birtakım şahısların kullanılması suretiyle saptırılması, amacı dışına çıkarılmasıdır. Bu açıdan baktığımızda bugün Endonezya'da da tehlikeli bir oyunun oynandığını görüyoruz. Ne yazık ki diktatör Suharto tahttan düşürülmüş olsa da yıllarca onun yanında zulmün ortaklığını yapmış Yusuf Habibi birtakım reform vaadleriyle yönetimi ele alabilmiştir. Şimdilik bu reform vaadlerinin hatırına onun yönetimde kalmasına müsaade edildiği, ancak Suharto gibi bir diktatörlük düzeni kurmasına izin verilmeyeceği söyleniyor. Ancak öte tarafta onu iş başına getirenler ona tanınan süreyi ülkedeki rejimi restore etmek, çıkan çivileri yeniden yerine yerleştirmek ve uluslararası sömürgeci güçlerin bu ülke üzerindeki çıkarlarını korumak için değerlendirmek istiyorlar.
Sömürgeci güçler son yüzyıldaki İslami mücadeleleri amacından saptırmak için piyasaya sürdükleri adamlarını toplumlara değişik metotlarla kabul ettirdiler. Bunların başta geleni bu kişilerin topluma karşı gerçek kimliklerini saklayarak İslami bir kimlikle ortaya çıkmalarıydı. Tunus'ta Habib Burgiba buna bir örnektir. Bazı yerlerde yine sömürgecilerin hesapları için kullanılan kişiler, her ne kadar İslami bir kimlikle ortaya çıkmış olmasalar da bağımsızlık mücadelesinin ve direnişin yönünü kendi düşünceleri doğrultusuna çekebilmek için birtakım ulusal değerleri öne çıkarmak ve mücadeleci görünmek suretiyle kendilerini topluma kabul ettirmeyi başarmışlardır. Bunda tabii ki halkın İslami bilinçten yoksun bırakılmasının önemli rolü olmuştur. Ancak belli bir merhaleden sonra bu kişilerin gerçekte mücadeleci bir anlayışa sahip olmadıkları, bilakis arkalarına topladıkları yığınların uzlaşmacı ve teslimiyetçi tavra razı olmalarını sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yaptıkları görülmüştür. Filistin'de Yasir Arafat buna örnektir. Bunun bir başka örneği ise henüz "uzlaşmacı ve teslimiyetçi" kimliği gizlenen, sömürgeci güçlerin çıkarları uğruna Kosova Arnavutlarının bağımsızlık mücadelelerini saptırması için dünya kamuoyuna "Kosova'nın karizmatik lideri" olarak lanse edilmesi istenen İbrahim Rugova'dır. İbrahim Rugova gerçekte tam anlamıyla bir İslam düşmanıdır. Kosova Arnavutlarına yönelik Sırp zulmünün temelinde ise bu insanların Müslüman kimliklerine yönelik kin yatmaktadır. Bu zulüm tümüyle Arnavutların etnik kimliklerine yönelik olsaydı, Bosna - Hersek'teki Müslümanların Sırp zulmüne maruz kalmamaları gerekirdi. Çünkü kendilerine "Boşnak" denilen Bosna - Hersekli Müslümanlar Sırplarla aynı etnik kökenden gelmektedirler. Ama Kosova Müslümanlarının bağımsızlık ve hak mücadelelerinin saptırılması için Sırpların onlara Arnavut olduklarından dolayı zulmettikleri fikri işlenmekte ve bu yüzden aralarında Arnavut kavmiyetçiliğinin yayılması istenmektedir. Tabii bu arada sömürgeci güçlerin kolayca uzaktan kumanda edebilecekleri İbrahim Rugova da Arnavut kavmiyetçiliğinin ve Kosova'daki halk hareketinin karizmatik lideri olarak dünya kamuoyuna lanse edilmektedir. Rugova ise şimdilik halkın direnişini sahipleniyor. Çünkü halka kendini kabul ettirebilmesi için buna ihtiyacı var. Ama yarın bir gün kendisi bir yerlere getirilir de Kosova Müslümanlarının direnişlerinin bizzat kendisinin kontrol altına alması istenirse bu görevi belki de çekinmeden kabul edecek, inançları için direnmekte kararlı davranan Müslümanlara Sırpların yapmadığını yapacaktır. Tıpkı bugün Arafat'ın Filistinlilere yaptığı gibi. Arafat'ın polislerinin inançları ve kutsal değerleri için direnmekte ve mücadele etmekte kararlı davranan Filistinli Müslümanlara zulmetmekte siyonist işgal kuvvetlerinden hiç de geri kalmadıkları, hatta onları bir hayli solladıkları bilinmektedir.
Sömürgecilerin kendi adamlarını bir yerlere getirmekte başvurdukları bir başka metot ise onların kendilerine özel ayrı birtakım gruplar oluşturmalarını sağlamak sonra bu grupları maddi yönden destekleyerek güçlendirmek ve mücadeleye yön verecek konuma getirmektir. Bunun en çarpıcı örneği Eritre'de yaşanmıştır. Bilindiği üzere Eritre meselesi İslami camianın yıllarca gündemde tuttuğu önemli bir meseleydi. Buradaki bağımsızlık mücadelesine hep İslami duygularla sahip çıkıldı. Bugün Eritre bağımsız oldu. Ama başında hıristiyan kökenli ve sosyalist - ateist anlayışa sahip Asyas Afewerki adında bir devlet başkanı var. Devletin bütün kadrolarını da onun sosyalist zihniyetteki Eritre Halk Kurtuluş Cephesi'nin militanları işgal etmiş durumda. Bu yüzden Eritre şu an kendi halkına yön vermek yerine İsrail ve Amerika'nın bölgeye yönelik birtakım operasyonlarında bir ön karakol görevi görüyor. Eritre halkı yiyecek ekmek bulamazken, geçmişteki bağımsızlık savaşının açtığı yaraları sarmaya fırsat bulamazken devlet, İsrail'in ve Amerika'nın hatırına bir savaştan çıkıp diğerine giriyor. Önce Yemen'i köşeye sıkıştırmak amacıyla onun Kızıl Deniz'deki bazı adalarını işgal etti. Bunun tek sebebi Yemen'in o zaman İslami bir partiyi hükümete ortak etmesi ve İsrail'le diplomatik ilişkiye girmeyi kabul etmemesiydi. Eritre'den Kızıl Deniz'deki Yemen'e ait adaları işgal etmesini isteyen de İsrail ve Amerika'ydı. Daha sonra Sudan topraklarına saldırdı. Bunun da sebebi Sudan'ın İslami kimlikte ısrar etmesiydi. Geçtiğimiz aylarda da Etyopya'ya karşı savaşa girişti. Kanaatimizce Etyopya'nın Müslümanlara zulmetmesine rağmen Eritre'nin bu ülkeye karşı bir cephe açmasının en önemli sebebi daha önce Etyopya'nın başkenti Adis Ababa'da Mısır devlet başkanı Hüsni Mübarek'e karşı düzenlenen suikast girişiminin arkasında ABD'nin istihbarat örgütü CIA'nin olduğunun ortaya çıkarılmasına kısmen de olsa yardımcı olmasıydı. Ancak Eritre - Etyopya savaşı bu iki ülkenin Sudan'ın güneyindeki ayrılıkçı gerillalara sağladıkları lojistik desteği tehlikeye soktuğundan Amerika hemen devreye girerek savaşın çok fazla uzamasını engelledi. Amerika'nın yapmak istediği Eritre vasıtasıyla Etyopya'ya bir göz dağı vermekti. Sonuç olarak oynanan oyun neticesinde Eritre bugün bağımsız bir devletten çok Doğu Afrika'nın çıban başı ve bu bölgede sömürgeci güçlerin ön karakolu haline gelmiştir. Eritre'yi Doğu Afrika'nın çıban başı haline getiren Eritre Halk Kurtuluş Cephesi ve onun lideri Asyas Afewerki, Eritre'nin bağımsızlık mücadelesinin devam ettiği dönemde dış güçlerin sağladıkları maddi imkanlarla güçlenmiştir. Eritre Halk Kurtuluş Cephesi'nin militanlarının çoğu İsrail tarafından özel eğitimden geçirilmişlerdir.
Sonuç olarak, bağımsızlık ve hak mücadelesinde öncülük edecek kişilerin kimliklerine de önem verilmesi gerektiğini vurgulamak istiyoruz. Liderlerin "karizmatik" kimliğe sahip olmalarından çok İslami kimliğe sahip olmaları önemlidir. Karizmatik şahsiyetler belki bazen arkalarına kalabalık kitleleri toplayabilir, hatta direnişin halk tabanına yayılmasını sağlayabilirler. Ama direnişin onlar tarafından halk tabanına yayılması aynı zamanda bu halk tabanının onlar vasıtasıyla kontrol altına alınması anlamına gelir. Onlar da yeri geldiğinde, boğazlarına takılan ipleri ellerinde tutan efendilerinin istekleri doğrultusunda kontrol altında tuttukları halkın direniş ve mücadelesini amacından saptırabilir, yönünü değiştirebilirler. Bu gibilerin amaç ve niyetlerini anlamak için kahin olmaya da gerek yoktur. İzledikleri çizgi ve özellikle zor dönemlerde sergiledikleri tavır onları açığa verir. Bu gibiler eğer kendilerini İslami kimlikle kamufle ediyorlarsa rahatlarına düşkünlükleriyle, hakim sistemlerin sıkıştığı dönemlerde o sistemleri rahatlatıcı açıklamalar yapmalarıyla, yönlendirdikleri oluşumların ve kurdukları kurumların çıkarlarını ümmetin çıkarından üstün tutmalarıyla, baskıcı yönetimlerin İslami anlayış sahiplerine yaptıramadıklarını şer'i dayanağı olmayan birtakım sapık fetvalar vererek yaptırmalarıyla, yerine göre Yüce Allah'ın te'vile mahal bırakmayacak derecede açık hükümlerini ve emirlerini hakim sistemlerin işine gelecek şekilde te'vil etmeleriyle vs. tavırlarıyla tanınırlar. Onların bu tavırlarının basiret sahiplerinin gözlerini açması gerekir.