İslam Dünyası ve Fitne

İslam tarihine baktığımızda fitnenin Müslümanların yıpratılmasında önemli rol oynadığını, hatta en şiddetli saldırılarla dışarıdan düşürülemeyen İslam kalelerinin fitne yoluyla içeriden düşürüldüğünü, yüzyıllarca ayakta kalabilen İslam devletlerinin fitne yoluyla içeriden yıpratılıp çökertildiğini görürüz. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de: "Fitne öldürmekten daha kötüdür" (Bakara, 2/191) diye buyurmaktadır.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de ayrıca yahudilerin fitne ve fesat konusundaki maharetlerine dikkat çekerek Müslümanları uyarıyor ve şöyle buyuruyor: "Onlar ayrıca yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çabalarlar. Allah ise bozguncuları sevmez." (Maide, 5/64)

Fitne ve fesadın insanlara zararının büyük olması sebebiyle Yüce Allah bir ayeti kerimesinde fesadı yani bozgunculuğu, Allah'a ve Resulüne karşı savaşmakla birlikte anmakta ve bunun cezasının çok ağır olduğunu bildirmektedir. Bu hususta şöyle buyurur: "Allah'a ve Peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya uğraşanların cezaları ya öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onlar için dünyada bir aşağılıktır; ahirette ise onlara büyük bir azap vardır." (Maide, 5/33)

İslam ümmetinin fitneden, bozgunculuktan en çok zarar gördüğü dönem belki de sonuna yaklaştığımız şu yirminci yüzyıldır. Çünkü Müslümanlar tarihte hiçbir zaman bu kadar darmadağın olmamışlardı. Bundan dolayıdır ki, ilim adamları, Peygamberimizin bir hadisi şerifinde işaret ettiği şekilde Müslümanların suyun sürükleyip götürdüğü köpük gibi bir hale geldikleri, sayıca çokluklarına rağmen terazide bir ağırlıklarının olmadığı dönemin bu dönem olduğunu dile getirmişlerdir.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyılda Müslümanları parçalamakta ve darmadağın etmekte en etkili fitne unsuru kavmiyetçilik fitnesi olmuştur. Bu fitne sayesinde basit bir dil hatta lehçe farklılığı bile ayrı bir devlet kurup İslam coğrafyasını parçalamak böylece Müslüman toplumları çağın canavarlarının önünde kolay yutulur lokmalar haline getirmek için yeterli sebep sayılmıştır. Dünya Müslümanlarını bu hale getiren çağdaş sömürgeciler, kendi aralarında güç birliği oluşturabilmek için basit bir çıkar ortaklığını bile değerlendirirken İslam ümmetinin mevcut parçalanmışlığını bile yeterli görmemekte, onu daha küçük parçalara ayırabilmek için yeni yeni sebepler üretmeye çalışmaktadırlar. Bundan dolayı kendilerinin ortak yanlarını, Müslümanların ise ihtilaflarını, farklılık arz eden cihetlerini öne çıkarıyorlar.

Çağdaş sömürgeci güçler İslam coğrafyasını, kavmiyetçilik fitnesi başta olmak üzere değişik fitne araçlarını kullanarak parçalarken aynı zamanda uzun vadeli hesaplar ve programlar için birbirine komşu İslam ülkelerinin hemen hemen hepsi arasında ihtilafa ve sürtüşmeye yol açacak ikili problemler bırakmışlardır. Bu yüzden bir sınır problemi veya benzeri problemden dolayı sürtüşme halinde olmayan iki komşu İslam ülkesine rastlamak imkansız gibidir. Üstelik sömürgeci güçler, bu problemleri ellerindeki basın yayın araçlarından yararlanarak sık sık kaşımakta ve böylece unutulmasına, tarihe gömülmesine engel olmaya çalışmaktadırlar. Bu problemlerin İslam dünyasında birçok bölgesel savaşa sebep olduğu bilinmektedir. İran'la Irak arasında sekiz yıl süren savaş Şah döneminden buyana kesin çözüme kavuşturulamamış olan bir sınır meselesi kullanılarak çıkarılmıştır. Saddam, Kuveyt'e saldırırken de bu ülkeyle arasındaki bir sınır problemini gerekçe olarak kullandı. Yine benzer bir sınır probleminin kullanılması suretiyle 1977 - 78'de Etyopya'yla Somali savaştırıldı.

Bu tür ikili problemlerden sadece savaş çıkarmakta yararlanılmıyor. Aynı zamanda İslam dünyasında herhangi bir dayanışma ve işbirliğinin önüne geçmek için de yararlanılıyor. Çünkü İslam dünyasının birlik ve dayanışma içine girmesi, mevcut parçalanmışlıktan büyük çıkarlar elde eden çağdaş sömürgeci güçlerin işine gelmeyecektir.

Bu tür fitne araçlarının çağdaş sömürgeci güçlerin işlerine yarayan bir yanı da İslam aleminde ekonomik ve siyasi yönden güçlü, otoriter bir devletin ortaya çıkmasını önlemekte kullanmaya elverişli olmasıdır. Çünkü herhangi bir İslam ülkesi ekonomik ve siyasi yönden güçlenmeye, sömürgeci güçlerin baskılarına kafa tutabilecek bir konuma gelebilmek için ilerlemeye başlayınca hemen söz konusu ikili ihtilaflardan yararlanılarak komşularından biriyle çarpıştırılmakta ve böylece göze batan tarafları törpülenmektedir.

Biz bu ay bu konuyu, son zamanlarda ciddi endişelere yol açan İran - Taliban sürtüşmesi dolayısıyla gündeme getirme gereği duyduk. Afganistan'da, İranlı diplomatların hiç bir sebebe dayanılmaksızın ve Amerika'nın İran'a ve Afganistan'a yönelik birtakım sinsi planlarının gündemde olduğu sırada öldürülmesinin tam anlamıyla bir provokasyon olduğu gayet net bir şekilde hissedilmektedir. Bu öldürme olayının Taliban'ın bilgisi dahilinde mi yoksa onun bilgisi olmadan mı gerçekleştiğini kesin şekilde bilmiyoruz. Bilindiği üzere Taliban yönetimi bunun kendi bilgileri olmadan gerçekleştiğine dair açıklama yaptı. Ancak çağdaş sömürgeci güçlerin fitne ve oyunlarını bozabilmek için üzerine düşeni yapması, olayın büyümesini önlemek için yapılanın bir haksızlık olduğunu açık şekilde ifade etmesi, İran'dan özür dilemesi ve bu insanlık suçunu işleyenlerin hak ettikleri şekilde cezalandırılacaklarını açıklaması, hatta İran'ın bu cezalandırmalarda gözlemci olarak bulunabileceğini bildirmesi gerekirdi. Çünkü birtakım düşünce ve anlayış farklılıkları güvence altında olmaları gereken diplomatları öldürmeyi asla haklı kılmaz. Diplomatlar elçi konumundadırlar ve elçilerin savaş ortamında bile güvence altında olmaları gerekir. Örneğin bir savaş ortamında düşman tarafıyla ateşkes sağlansa ve o esnada düşman tarafı Müslümanların tarafına bir elçi gönderecek olsa o elçinin hayatının güvence altına alınması gerekir. İslam şeriatını uyguladıklarını ileri sürenlerin de sadece işlerine geldiği yerde değil bütün her konuda Allah'ın hükümlerini eksiksiz bir şekilde uygulamaları gerekir.

Öte yandan İran'ın bu olay dolayısıyla yeni bir fitne ve oyunla karşı karşıya olduğunu düşünmesi ve yakın geçmişinde yaşadığı tecrübelerden ibret alması gerekir. Resulullah (s.a.s.) bir hadisi şerifinde: "Mü'min aynı delikten iki kere ısırılmaz" diye buyuruyor. Geçmişte oynanan bir fitne oyunuyla İran, komşusu Irak'la tam sekiz yıl süreyle savaştırıldı. Bu savaş geçmişte Batı için önemli bir kukla olan Şah'ın eline teslim edilmiş ancak onun saltanatına son verilmesinden sonra İran İslam Cumhuriyeti'ni kuranların eline geçmiş silahların imha edilmesini sağladığı gibi İran'ın ekonomik yönden ciddi bir şekilde yıpratılmasında da çok işe yaradı. O zaman İran'a karşı Saddam'ı her türlü silah ve teçhizat yönünden destekleyen ABD ve diğer Batı ülkeleri daha sonra Saddam'ın elindeki silahları da imha edebilmek için onun Kuveyt'e girmesini sağlamak amacıyla önce çanak tuttu sonra hep birlikte üzerine çöreklendiler. İran bu iki fitneden birini bizzat yaşadı, diğerini ise yakın mesafeden gördü. Artık bunlardan ibret alması ve Afganistan'da Taliban'ın tecrübesizliğinden yararlanan bir takım provokatörlerin oyunlarına gelmemesi gerekir. Meseleye intikam duygularıyla yaklaşılması olayın bir kan davasına dönüşmesine yol açacaktır ki, kan davaları da Resulullah (s.a.s.)'ın kesin olarak yasakladığı cahiliye adetlerindendir.

Taliban'la İran arasındaki sürtüşmeyle ilgili gelişmeler konusunda dikkatimizi çeken önemli bir unsur da Türkiye'de İslami bilinçlenmeye karşı cephe oluşturmuş olan basın yayın organlarının izlediği tutumdur. Bu basın yayın organlarının olayları Türkiye kamuoyuna yansıtırken adeta Afganistan'la İran arasında savaş çıkmasının özlemini taşıyorlarmış gibi bir hava içine girdiklerine hep birlikte şahit olduk. Onların bu tutumları kimlerin yanında olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Gerçi biz onların kimlerin sözcülüğünü yaptıklarını Körfez Savaşı esnasında da bariz bir şekilde görmüştük. Ancak onların bu tutumlarının bizim gözümüzü açması gerekir. Çünkü bu tür sözde "haber" organları gerçekte fitne araçları olarak kullanılmaktadırlar. Bu tür haber araçlarına karşı Yüce Allah'ın şu uyarısını her zaman aklımızda tutmamız zorunludur: "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun aslını araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat, 49/6) Bugün sömürgecilerin İslam ülkelerine ve İslami cemaatlere yönelik fitne planlarının uygulamaya geçirilmesinde çoğunlukla bu sözde "haber" organlarından birinci derecede yararlanıldığını düşünürsek konunun ehemmiyetini daha iyi anlarız.