İKÖ Tahran Zirvesi -I

İslam Konferansı Örgütü'nün temelinin atılmasında Kudüs davası rol oynamıştır. İlk İslam Zirvesi, Mescidi Aksa'nın yakılması için yahudiler tarafından yangın çıkarılması olayından sonra Suudi Arabistan'ın eski kralı Faysal'ın çağrısıyla 22-25 Eylül 1969'da Fas'ın başkenti Rabat'ta toplanmıştı. Bu zirvede İslam dünyasında bir dayanışmaya gidilmesi amacıyla örgüt kurulması ve bu amaçla İslam ülkeleri dışişleri bakanlarının ayrıca toplanması kararlaştırıldı. Dışişleri bakanlarının toplantısı 22-26 Mart 1970 tarihlerinde Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde gerçekleştirildi ve bu toplantıda İslam Konferansı Örgütü (İKÖ)'nün temeli atıldı.

İKÖ'nün kuruluşuyla İslam aleminde siyasi bir yakınlaşmanın ilk adımı atıldıysa da daha sonraki yıllarda yaşanan birtakım problemler yüzünden arzulanan bütünleşme, globalleşme gerçekleşmedi. Aslında bir siyasi yakınlaşma ve işbirliği zemini oluşturulmuş olsaydı, İKÖ İslam aleminde en azından Avrupa Birliği'ne benzer bir yapılanmanın şartlarını hazırlayabilirdi. Böyle bir şeyse İslam aleminin ABD ve Batı baskıları karşısında biraz daha başı dik durmasını sağlayabilirdi. Çünkü günümüz dünyasında küçük ülkelerin siyasi açıdan bağımsız olduklarını söylemeleri uluslararası platformda çok fazla bir anlam taşımamaktadır. Gerçek bağımsızlık ancak ekonomik ve askeri güçle ortaya konabilmektedir. İslam ülkelerinin her birinin tek başına bunu başarması mümkün olmadığına göre bir araya gelerek bunu başarmaya çalışmaları zorunludur. Ancak ne yazık ki, İslam alemindeki bazı yöneticilerin bilinen tercihleri arzulanan işbirliğinin önünde önemli bir engel teşkil etmektedir.

İKÖ'nün yeni zirvesi İran'ın başkenti Tahran'da gerçekleştiriliyor. Bu zirvenin Tahran'da gerçekleştirilmesi ABD'nin özellikle Ortadoğu'daki otoritesinin sarsılmaya başladığının yeni bir göstergesidir. Bilindiği üzere geçen haftaki yazımızda ABD'nin son Körfez krizinde Arap ülkelerinden destek alamadığına, ayrıca İsrail ve Amerika açısından büyük önem taşıyan Doha Zirvesi'nin tam bir fiyaskoyla sonuçlandığına temas etmiş ve bu gelişmelerin onun Ortadoğu'da otoritesinin sarsıldığının göstergesi olduğuna dikkat çekmiştik. Doha Zirvesi'ni boykot eden Arap ülkeleri Tahran'daki İKÖ zirvesine büyük önem veriyorlar.

İKÖ'nün hamurunda maya rolü oynayan Kudüs davası daha sonra unutulmuştu. Ancak Tahran'daki zirvenin en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Ayrıca siyonist rejimin işgalci ve saldırgan tutumundaki ısrarı yüzünden İsrail'le işbirliğine karşı tavır konulması konusu da görüşülüyor. Bu yüzden Türkiye'nin zirvede yalnızlık hissedeceği kesin.

Cumhurbaşkanının İKÖ zirvesine katılmak üzere Tahran'a gittiği sırada Türkiye, İsrail Savunma bakanı İzak Mordohay'ı ağırlıyor. Türkiye Savunma bakanı İKÖ kararlarının Türkiye'yi bağlamayacağını ifade etti. Doğrudur. Çünkü İKÖ kararlarının bağlayıcılığı yok. Ama Türkiye, İslam aleminde yalnızlığa itilmenin bir acısını, ızdırabını duymayacak mı acaba? Türkiye bütün dış siyasetini İsrail - ABD eksenine endekslemiş durumda. Ama İsrail'in katı ve saldırgan tutumundan dolayı; onu destekleyen ABD, Ortadoğu politikasında ciddi yaralar alıyor. Bu yüzden ABD bile İsrail'in tutumundan rahatsızken Türkiye hala İsrail işgal rejimiyle yeni yeni işbirliği anlaşmaları imzalamaya çalışıyor.

İKÖ Zirvesi öncesinde yine Tahran'da gerçekleştirilen İslam ülkeleri dışişleri bakanları toplantısında Türkiye'yi üstü kapalı bir şekilde kınayan ve İsrail'le ilişkilerini gözden geçirmesini isteyen bir karar alındı. Ama Türkiye, İslam aleminden tecrit edilme pahasına da olsa tercihini yine İsrail'den yana koymakta ısrar ediyor. Bu konuda kendini "haklı (!)" çıkarabilmek ve tatmin edebilmek için de İKÖ kararlarının bağlayıcı olmadığı gerekçesine sığınıyor. Oysa şu bir gerçek ki, İsrail merkezli "Yeni Ortadoğu Düzeni" teorisi son Doha Zirvesi'nde ortaya çıkan manzarayla iflas etmiştir. ABD'nin "Yeni Dünya Düzeni" teorisi de tarihe karışmanın eşiğindedir. Dünya tek kutuplu değil, birtakım global yapılanmaların söz sahibi olduğu bir geleceğe hazırlanmaktadır. Türkiye'nin de böyle bir geleceğe hazırlanmak için kendisine İsrail'in yanında değil İslam aleminin içinde bir yer araması gerekmektedir. Çünkü İsrail, 1099-1187 yılları arasında Filistin toprakları üzerinde devam eden haçlı işgali gibi iğreti bir devlettir ve tamamen ABD desteğiyle ayakta durmaktadır. ABD'nin İsrail yükünü sırtında daha ne kadar taşıyabileceği ise meçhuldür ve daha şimdiden bu yükten duyduğu rahatsızlığı hissettirmeye başlamıştır. Yoksa Türkiye, ABD'nin sırtından atmaya çalıştığı bu yükü sırtlanmaya mı hazırlanıyor? Eğer öyle düşünüyorsa İsrail'in pek ağır, külfetli ve sorunlu bir yük olduğunu hatırlatmakta yarar görüyoruz.

İKÖ Tahran Zirvesi -II

(İslam Konferansı Örgütü)'nün kuruluşunda Kudüs davası önemli rol oynamıştır. 21 Ağustos 1969'da Denis Ruhan adlı fanatik bir yahudi Mescidi Aksa'yı yakma girişiminde bulundu. Bu olay üzerine o zamanki Suudi Arabistan kralı Faysal, İslam ülkelerinin liderlerini bir zirve toplantısına çağırdı. Bu çağrı üzerine ilk "İslam Zirvesi" 22-25 Eylül 1969 tarihlerinde Fas'ın başkenti Rabat'ta gerçekleştirildi. Bu zirvede, İslam ülkelerinin Dışişleri bakanlarının 22-26 Mart 1970 tarihlerinde Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde toplanmaları kararlaştırıldı. Kararlaştırılan tarihte toplantı gerçekleştirildi ve bu toplantıda İslam Konferansı Örgütü'nün temeli atıldı. Böylece daha sonraki mutad "İslam Zirveleri" yani İslam ülkelerinin liderlerini bir araya getiren toplantılar bu örgütün organizasyonuyla gerçekleştirilmeye başlandı.

İKÖ'nün kuruluşundan sonra bu örgütün çatısı altında gerçekleştirilen II. İslam Zirvesi 22-24 Şubat 1974 tarihlerinde Pakistan'ın başkenti Lahor'da gerçekleşti. III. İslam Zirvesi'nin açılışı 25 Ocak 1981'de Mekke'de oldu. Açılıştan sonra Taif'e geçilerek çalışmalar orada sürdürüldü. IV. İslam Zirvesi 16-19 Ocak 1984 tarihlerinde Fas'ın ed-Daru'l-Beyza (Kazablanka) şehrinde gerçekleştirildi. V. İslam Zirvesi 1987'de Kuveyt'te, altıncı zirve 1991'de Senegal'in başkenti Dakar'da, yedinci zirve de 1994'te yine Fas'ın Kazablanka şehrinde gerçekleştirildi. Sekizinci İslam Zirvesi de geçtiğimiz ay İran'ın başkenti Tahran'da gerçekleştirildi.

İKÖ'nün kuruluşuyla İslam aleminde siyasi bir yakınlaşmanın ilk adımı atıldıysa da daha sonraki yıllarda yaşanan birtakım problemler yüzünden arzulanan bütünleşme, globalleşme gerçekleşmedi. Aslında bir siyasi yakınlaşma ve işbirliği zemini oluşturulmuş olsaydı, İKÖ İslam aleminde en azından Avrupa Birliği'ne benzer bir yapılanmanın şartlarını hazırlayabilirdi. Böyle bir şeyse İslam aleminin ABD ve Batı baskıları karşısında biraz daha başı dik durmasını sağlayabilirdi. Çünkü günümüz dünyasında küçük ülkelerin siyasi açıdan bağımsız olduklarını söylemeleri uluslararası platformda çok fazla bir anlam taşımamaktadır. Gerçek bağımsızlık ancak ekonomik ve askeri güçle ortaya konabilmektedir. İslam ülkelerinin her birinin tek başına bunu başarması mümkün olmadığına göre bir araya gelerek bunu başarmaya çalışmaları zorunludur. Ancak ne yazık ki, İslam alemindeki bazı yöneticilerin bilinen tercihleri arzulanan işbirliğinin önünde önemli bir engel teşkil etmektedir.

İKÖ'nün ilk yedi zirvesi büyük ölçüde birer protokol toplantısı olmanın ötesine geçemedi. İslam coğrafyasında yaşanan sorunlar toplantılarda gündeme getirilip konuşulduysa da bu sorunların çözümü konusunda pratiğe yansıtılan bir şey olmadı. Hatta İslam ülkelerinin kendi aralarındaki sorunlarının çözümünde bile söze gelir bir rolünün olduğunu söylememiz mümkün değildir.

Sekizinci zirvenin Tahran'da gerçekleştirilmesine ABD karşı çıkıyordu. Bundaki amaç ise ABD'nin İran'ı yalnız bırakma ve kendisinin sömürgeci uygulamalarına boyun eğmeye zorlama politikasının başarılı olmasını sağlamaktı. Ama buna rağmen zirve yine de kararlaştırıldığı şekilde Tahran'da gerçekleştirildi. Böylece ABD Ortadoğu bölgesinde, Irak'a karşı başlatılan son krizde destek görememenin ve Doha Zirvesi'nde yaşanan fiyaskonun ardından üçüncü bir tokat yemiş oluyordu. Bu açıdan Tahran zirvesinin en azından mânâ itibariyle öncekilerden farklı bir yönü vardı. Ayrıca Tahran'da liderler zirvesinin yanı sıra Dışişleri bakanlarının ve D-8'e üye ülkelerin ayrı birer toplantısı oldu. Bu açıdan da öncekilere nispetle daha verimli geçtiğini söylemek mümkün. Tahran Zirvesi'nin bir başka farklı yönü ise İKÖ'nün kuruluşunda rol oynamış olan Kudüs davasının öncelikli gündem maddesi olarak ele alındığı bir toplantı olmasıydı. Siyonist işgal rejiminin Netanyahu vasıtasıyla gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koyması İslam aleminde ister istemez İsrail'e karşı bir tavır konmasına yol açtı. Netanyahu'nun siyonizmin işgalci, saldırgan ve vahşi karakterini gözler önüne sermesi İslam dünyasındaki bazı yönetimlerin bu rejime karşı kendi aralarında bir işbirliğine gitme ihtiyacı duymalarına sebep oldu.

Bu durum karşısında Türkiye'nin İsrail'le askeri istihbarat alanına varıncaya kadar her alanda işbirliğine gitmesi İslam aleminde bir rahatsızlığa yol açacaktı. İşte bu rahatsızlık İKÖ Tahran Zirvesi'nde ortaya konuldu. Tam bu zirvenin gerçekleştirildiği günlerde Türkiye'nin İsrail Savunma (gerçekte Saldırı) bakanı İzak Mordohay'ı ağırlaması ve Akdeniz'de gerçekleştirilecek Türkiye - İsrail - ABD ortak deniz tatbikatıyla ve geniş kapsamlı silah alış verişiyle ilgili görüşmeler yapması bu rahatsızlığı daha da artırdı. Ama Türkiye bu rahatsızlık karşısında İsrail'le ilişkilerini gözden geçirerek İslam ülkeleriyle özellikle de komşularıyla diyalogunu geliştirmenin yollarını aramayı denemek yerine İKÖ Tahran Zirvesi'ni protesto yolunu tercih etti.

Gerek Tahran Zirvesi öncesinde gerçekleştirilen İslam ülkeleri Dışişleri bakanları toplantısında ve gerekse Zirve'nin kapanış bildirisinde İsrail'le işbirliği içindeki İslam ülkelerinin bu tutumlarını eleştiren ve kastedilen ülkelerin bu işbirliğini gözden geçirmelerini isteyen kararlar alındı. İran ve Mısır, daha sonra yaptıkları bir açıklamada da Türkiye'nin İsrail'le işbirliğini sürdürmesi halinde D-8 üyeliğinin dondurulabileceği hatta D-8'in merkezinin İstanbul'dan Kahire veya Tahran'a taşınabileceğini açıkladılar. Ama Türkiye, İslam aleminden tecrit edilme pahasına da olsa tercihini yine İsrail'den yana koymakta ısrar ediyor. Bu konuda kendini "haklı (!)" çıkarabilmek ve tatmin edebilmek için de İKÖ kararlarının bağlayıcı olmadığı gerekçesine sığınıyor. Oysa şu bir gerçek ki, İsrail merkezli "Yeni Ortadoğu Düzeni" teorisi son Doha Zirvesi'nde ortaya çıkan manzarayla iflas etmiştir. ABD'nin "Yeni Dünya Düzeni" teorisi de tarihe karışmanın eşiğindedir. Dünya tek kutuplu değil, birtakım global yapılanmaların söz sahibi olduğu bir geleceğe hazırlanmaktadır. Türkiye'nin de böyle bir geleceğe hazırlanmak için kendisine İsrail'in yanında değil İslam aleminin içinde bir yer araması gerekmektedir. Çünkü İsrail, 1099-1187 yılları arasında Filistin toprakları üzerinde devam eden haçlı işgali gibi iğreti bir devlettir ve tamamen ABD desteğiyle ayakta durmaktadır. ABD'nin İsrail yükünü sırtında daha ne kadar taşıyabileceği ise meçhuldür ve daha şimdiden bu yükten duyduğu rahatsızlığı hissettirmeye başlamıştır. Yoksa Türkiye, ABD'nin sırtından atmaya çalıştığı bu yükü sırtlanmaya mı hazırlanıyor? Eğer öyle düşünüyorsa İsrail'in pek ağır, külfetli ve sorunlu bir yük olduğunu hatırlatmakta yarar görüyoruz.