Aşk Skandalından Körfez Krizine

Geçen haftaki yazımızda, bu hafta Clinton'un aşk maceralarıyla ilgili olarak son günlerde yaşanan skandalın arkasında duran siyonist parmaktan ve niçin böyle bir skandal çıkarılmasına gerek görüldüğünden söz edeceğimizi söylemiştik. Ancak bu günlerde ABD Körfez'de savaş rüzgarları estirdiğinden kamuoyu artık bu konuyu konuşmaya başladı. Fakat her iki hadise birbiriyle ilgili olduğundan biz yine birinci konuya biraz temas etmek istiyoruz.

Bazı yabancı gazeteci arkadaşlarımdan duyduğum bir fıkra vardı: Endonezya'nın bundan önceki cumhurbaşkanı Sukarno bir dış geziye çıkar. Gece yanına cazibeli bir kız gönderirler. Tabii Sukarno kızı geri çevirmez. Ancak yattığı odaya gizli kamera yerleştirildiğinin farkında değildir. Sabah özel bir görüşme esnasında Sukarno'ya: "Biz akşam yaptıklarınızı gizli bir kamerayla kayda aldık. Şu isteklerimizi kabul etmezsen bu görüntüleri basına sızdıracağız" denir. Sukarno da: "Siz o kaseti bana verin. Çünkü benim ülkemde bu tür porno kasetlere ilgi var" cevabını vererek yapılan şantajın kendisini pek etkilemeyeceğini hissettirmeye çalışır. Böyle bir olayın olup olmadığını tam bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir gerçek var; "çağdaş diplomasi"de veya "günümüz politikası"nda bu tür şantaj metotlarına sıkça başvurulduğu. Bunun için de şantaj malzemeleri önceden hazırlanır, zamanı gelince kullanılır. Günümüzde insanların özellikle cinsel zevklerine düşkün hale getirilmeleri veya birtakım cinsel taşkınlıklar için gerekli şartların oluşturulması şantajcıların işlerini kolaylaştırmaktadır.

Şantaj politikasından en çok yararlanan organizasyonların başında ise bugün uluslararası siyonizme hizmet eden yahudi lobileri gelmektedir. Özellikle Amerika'nın sürekli uluslararası siyonizmin kontrolünde tutulması için yöneticilere karşı şantaj malzemelerinin önceden hazırlanmasına daha büyük özen gösterilmektedir. Clinton'la aşk macerasına girmiş olan Monica Lewinsky adlı bayanın yahudi kökenli olması bu konuda biraz fikir veriyor.

Ancak meselenin perde arkasının aralanmasını sağlayan asıl gelişme Clinton'u sıkıştırma operasyonlarının son Vaşington görüşmelerinden sonra yoğunlaşması oldu. Geçtiğimiz hafta üzerinde durduğumuz Vaşington görüşmelerinde Clinton biraz Netanyahu'yu sıkıştırmaya ve Filistin'in Batı Yaka bölgesinde askerden arındırılacak kesimin oranının artırılmasını sağlamaya çalıştı. Bu görüşmelerden birkaç hafta önce de Netanyahu'nun Amerika ziyareti esnasında onunla görüşmemiş ve Batı Yaka meselesinde birtakım olumlu adımlar atmaması durumunda görüşmeyeceğini bildirmişti.

Clinton'un Netanyahu'ya bu baskıyı yapma ihtiyacı duyması ise daha önceki yazılarımızda üzerinde durduğumuz birtakım gelişmelerde Amerika'nın Ortadoğu'da yalnız kalmasından ve bölge üzerindeki saltanatının biraz yara almasından kaynaklanıyordu. Onun için önemli olan Filistin halkının haklarının geri verilmesi değil, görünüşte "barış" çarkının dönüyor gösterilmesi ve böylece uluslararası güçlerin rekabet alanına dönüşen Ortadoğu'da ABD saltanatının korunmasıydı. Ama uzlaşmaz tutumuyla öne çıkan Netanyahu yine de onu anlamadı ve inatçı tavrını sürdürdü. Bu kez Clinton bazı siyasi baskılarla onu yola getirmeye kalkıştı. Ama bu kendisine hayli pahalıya mal oldu. Yahudi lobisinin elindeki şantaj malzemeleri hemen ortaya döküldü ve Clinton'un koltuğunu sallandırabilecek kadar işi ileri götürmeyi başarabildi.

Bu gelişmelerin ardından hemen Körfez'de savaş rüzgarları estirilmeye başlandı. Ancak bu krizde de, Kasım krizinde olduğu gibi Amerika hayli yalnızlık çekiyor. Dolayısıyla kolay kolay silahlı saldırıya cesaret edebileceğini sanmıyoruz. Çünkü Irak Amerikan güçlerini durduramasa da, Amerika uluslararası platformda hayli zorluk çekecek. Kabadayılık etmesi dünyayı ayağa kaldırmak, dünya kamuoyunun dikkatlerini bir süre bu yöne çekmek ve sonuçta Saddam'ı bir şeylere razı ederek: "Bakın ben hala güçlüyüm" mesajı verebilmek için.