Asya'da Büyük Deprem

Şubat 2005, Vuslat dergisi

Geçtiğimiz ay içinde bütün dünyada gündemin en önemli konusu Bengal Körfezi'nin merkezinde meydana gelen deprem ve ardından gerçekleşen dalga yükselmesi olayıydı. Gerek bu deprem ve gerekse yaygın bir şekilde tsunami olarak isimlendirilen dalga yükselmesi olayı Güney Asya bölgesinde büyük bir felakete sebep oldu. Felaketten etkilenenlerin büyük çoğunluğunu Müslümanlar oluşturuyordu. Çünkü felaketten birinci derecede etkilenen ve Endonezya'ya bağlı Sumatra adasının ahalisini Müslümanlar oluşturmaktadır. Yine felaketin en çok vurduğu ülkelerden olan Sri Lanka'da en çok zarar gören bölgeler doğal olarak kıyı bölgeleriydi. Bu ülkede ise kıyı bölgelerde ikamet edenlerin çoğunluğunu Müslümanlar oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu ülkede de felaketten birinci derecede zarar görenler Müslümanlar oldu.

Son dönemde her depremin ve doğal felaketin arkasından gündeme gelen tartışmalar, komplo teorileri bu depremin arkasından da gündeme geldi. Biz bu konularla ilgili kanaatlerimizi ve tespitlerimizi muhtelif yazılarımızda ve özellikle Özel FM'de yayınlanan "Dünya Döndükçe" adlı programımızda dile getirdiğimizden burada tekrar etmeye gerek görmüyoruz.

Burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz konu yardım konusudur. Deprem bölgesine yönelik yardımlarla ilgili tartışmalarda çoğunlukla Müslümanların, İslâm âleminin ihmalkâr davrandığı iddiaları gündeme geldi. Oysa bu iddialar gerçekleri yansıtmamaktadır. Ne yazık ki Batı dünyası ve özellikle de ABD yaptığı hatta yapmadığı ama yapacağını söylediği yardımları ve kendince yardım paketlerini abartarak dünya kamuoyuna yansıtmayı başarabilmektedir. Çünkü dünya kamuoyunu etkilemede kullanılan medya ve reklam araçlarının çoğu onun hizmetindedir. Oysa yaptıkları yardımdan ziyade doğal felaketi istismar ederek bölgeye siyasi ve askeri yatırım yapmaktan ibarettir. Gerçekte ise sadece İslâm Kalkınma Bankası'nın yaptığı yardımlar bile ABD'nin yaptığı yardımlardan çok fazladır.

Bir de bazı yorumcuların dikkat çektikleri ve bizim de dikkatlerinize sunmakta yarar gördüğümüz bir husus var: ABD'nin deprem bölgesine yaptığı yardımların tümü Irak'ı işgal etmek ve işgal altında tutmak için bugüne kadar yaptığı harcamanın sadece beş yüzde birine tekabül etmektedir. İşte bunu gören ve hadiselere insani açıdan yaklaşan yorumcular soruyorlar: Irak'ı işgal edebilmek için yakıp yıkmaya, katliam yapmaya, tahribata, onca parayı bulabilen ABD neden bir doğal felaketten etkilenenlere yardım için para bulamıyor?

Durumun böyle olmasına rağmen ne yazık ki yine de ABD ve Batı, felaket bölgesine en büyük yardımı yapmış İslâm âlemi ise ihmal etmiş olarak gösteriliyor.

İşin gerçeğinde, İslâm âleminde bazı yönetimler ihmalkâr davranmış olsalar da Müslüman halklar duyarlılık gösterme konusunda iddia edildiği kadar ihmalkâr davranmamışlardır.

Yardım duyarlılığında en çok öne çıkanların ise İslâmi bilinç sahipleri olduğunun dikkatlerden kaçırılmaması gerekir. Bu da kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma duyarlılığında İslâmî bilincin büyük rol oynadığını gözler önüne sermektedir. İşte bu gerçeği görenlerin oturup düşünmeleri ve İslâmî bilinçlenmeyi sürekli "radikal İslâm" diye tehlike olarak göstermeye çalışanların ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını anlamaları gerekir. İslâmi bilinçlenme bir tehlike değil aksine insanlık için bir sigortadır. Çünkü bu bilinçlenme yardımlaşma ve dayanışma ruhunu güçlendirdiği gibi toplumlarda suç oranlarının düşürülmesinde de önemli etki göstermektedir. İslâmî bilinçlenmeden korkanların, asıl kendi duyarsızlıklarından, çıkarcılıklarından, ahlâkî değerlerden uzaklaşılmasına sebep olan ifsat politikalarından, eyyamcılıklarından, nefsani arzulara, zevklere esir olmalarından korkmaları gerekir.

Bir kıyaslama yapıldığında depremden zarar görenlere gönüllü yardım ve ilgide İslâmî bilinç ve duyarlılık sahiplerinin öne çıktıkları inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Ancak bu, yapılanları yeterli ve tatmin edici görmeyi de haklı kılmaz. Mutlaka bu bilinç ve duyarlılığın aktivitesini ve kapsama alanını genişletmek gerekir.

Depremle Birlikte Gündeme Taşınan Açe

Güney Asya'daki deprem ve dalga yükselmesi felaketinden en çok zarar gören bölgenin Endonezya'ya bağlı Sumatra adası olduğunu belirtmiştik. Bu ada içinde de en çok zarar gören bölge Açe oldu. Çünkü Açe, Sumatra adasının depremin merkez noktasının bulunduğu Bengal körfezine bakan bölgesidir. Dolayısıyla depremin merkez noktasına en yakın durumdaki büyük kara parçası Açe bölgesiydi. Merkez noktasına daha yakın durumdaki küçük adalar da vardı. Hatta bazı adaların tamamen sulara gömülerek kaybolduğu da söylendi. Ancak buralar küçük adalar olduğundan zararları büyük kara parçalarının zararları kadar dikkat çekmedi. Bu durumda depremden ve dalga yükselmesi felaketinden en çok zarar gören bölge Açe olmuştu.

Bağımsızlık mücadelesi sebebiyle uzun süre İslâm coğrafyasının gündemini meşgul eden ancak son yıllarda gündemden düşen Açe deprem felaketiyle birlikte yeniden gündeme taşındı.

Asırlar boyunca bağımsız yaşayan ve İslâm'ı benimsemesi sebebiyle hilafet devleti Osmanlı'ya bağlanan Açe sömürgecilik döneminde Hollanda, İkinci Dünya Savaşı sırasında da Japonya tarafından işgal edilmişti. Sonra yeniden Hollanda'nın sultasına verilen Açe, doğrudan sömürgecilik merhalesinden dolaylı sömürgecilik merhalesine geçiş döneminde birtakım siyasi oyunlarla Endonezya'nın hâkimiyetine verildi. Ancak Açe halkı Hollanda sömürgeciliğinin bir devamı olarak gördüğü Endonezya hâkimiyetini de tanımayarak bağımsızlık mücadelesini sürdürdü. Fakat sömürgeci güçler Endonezya hükümeti vasıtasıyla tüm bölge adalarını kontrol altında tutabilmek için Açe'nin bağımsızlık mücadelesine karşı da Jakarta hükümetine hem diplomatik hem de askeri yönden yardım ettiler. Buna rağmen Açe'deki bağımsızlık mücadelesi sona ermiş değil.

İlginçtir ki dalga yükselmesi felaketinin insanları perişan ettiği ortamda bile Jakarta hükümeti askerleriyle insan avına çıktı. Üstelik "şecaat arz ederken merd-i Kıpti sirkatin söyler" sözünde ifade edildiği gibi o şartlarda gerçekleştirdiği cinayetlerle övünerek, deprem felaketinden sonra düzenlenen operasyonlarda "120 ayrılıkçı militanın öldürüldüğünü" beyan etti. Açe Sumatra Ulusal Kurtuluş Cephesi tarafından yapılan açıklamada ise öldürülenlerden 100 kişinin sivil olduğu bildirildi.

Irak'ta Seçim Çözüm Olacak mı?

Irak'ta 30 Ocak 2005 tarihinde seçimler yapılmış olacak. Biz bu yazıyı seçimlerden önce yazıyoruz. Ama siz okurken kuvvetli ihtimalle yapılmış olacak. Kuvvetli ihtimalle diyoruz, çünkü zayıf bir ihtimal de olsa şartlar sebebiyle ertelenmesi ihtimali de var. Ama biz yapılacağı ihtimalini esas alarak değerlendirme yapacağız. Seçim sonrası durumu ise, Allah izin verirse, bir sonraki sayıda değerlendireceğiz.

ABD emperyalizmi Irak'ta siyasi planlarını oturtabilmek için bundan önce iki ayrı oyun oynadı. Birincisinde, işgal yönetimine bağlı bir geçici yönetim oluşturdu. İkincisinde ise görünüşte bir geçici ulusal yönetim oluşturdu. Güya kendi valisiyle bu yönetim arasında bir ortak inisiyatif oluşturarak işgal güçlerini de bu yönetime bağladı. Artık resmiyette işgal kuvvetleri tüm baskınları, saldırıları bu yönetimin emriyle ve isteğiyle gerçekleştiriyordu. Tabi bu yönetim de senaryonun tutturulması için tüm saldırıları üstleniyordu. Hatta binlerce insanın hunharca şehit edildiği, koca bir şehrin harabeye çevrildiği Felluce saldırısını bile sahiplenme ihtiyacı duydu ve üstelik: "Felluce halkı bizden askeri güç istedi. Bizim de elimizde yeterli yerli askeri güç olmadığından ABD güçlerini gönderdik" diye son derece gülünç ve saçma bir gerekçe bile kullandı.

Ama bunların hepsinin mantıksız, tutarsız, inandırıcı olmaktan tamamen uzak senaryolar olduğunu, ortada ne bir yerel ne de bir ulusal yönetim olduğunu, bu şekilde öne sürülenlerin işgalcilerin maşası ve sopası olarak kullanılmaktan öteye bir fonksiyon icra etmediklerini bütün herkes açıkça görüyordu.

Bu kez işgalci ABD yeni bir oyun oynayarak seçim yaptırma, böylece Irak halkının istediği ve seçtiği kişileri iş başına getirme suretiyle bir yönetim ortaya çıkarmış gibi görünme çabası içine girdi. Ama ortada yine sinsice bir oyun vardı. Yapılması istenen halkın iradesinin ortaya çıkmasına ve gerçek anlamda bir ulusal yönetim oluşturulmasına fırsat vermek değil işgalci ABD'ye hizmet edecek yönetimi meşrulaştırma ve halka onaylatmaydı. Gelişmelere gerçekçi ve tutarlı bir şekilde yaklaşabilenler bunun farkında olduklarından işgalin gölgesinde seçim tuzağına düşmek istemiyor, önce her ne şekilde olursa olsun işgalcilerin çıkarılması için mücadeleye ağırlık verilmesi seçim ve ulusal yönetim konularının ondan sonra ele alınması gerektiğini vurguluyorlardı. Ama bunun yanı sıra bazıları da işgalcilerle siyasi pazarlıklar yaparak bir şeyler elde edebilmek için seçimi önemsiyor, bunu da kendi açılarından "siyasi mücadele" olarak görüyor, silahlı mücadele yerine siyasi mücadele verilmesi gerektiğini söylüyorlardı.

30 Ocak 2005 seçimleri Irak'taki durumu hiçbir şekilde değiştirmeyecek, bu yolla iş başına gelecek yönetim de halkın iradesini yansıtmayacak aksine kendilerini işgalci saldırganların tuzağında bulacaklardır. Siyasi mücadele dediklerinin de aslında kendilerini bir çıkmaza sürüklediğinin belki geç de olsa farkına varacaklardır.

Irak'ta bağımsızlık mücadelesi artık seçim oyunuyla önü kesilemeyecek kadar yaygınlaşmış ve etki alanını genişletmiştir. Seçim gününün yaklaşmasıyla birlikte gerek işgalcilere ve gerekse onların kuklalarına verdirilen zararlar bu mücadelenin önünün kesilmesinin artık öyle kolay olamayacağını gözler önüne sermiştir. Irak'ta çözümün tek yolu işgale karşı ciddi ve samimi bir mücadele vermektir. Bunun yanı sıra mücadele sonrasında Afganistan'dakine benzer bir manzaranın ortaya çıkmaması için ihtilafları şiddete dönüştürmemek, fitnenin ateşini alevlemeye çalışanlara kesinlikle fırsat vermemek gerekir.

HRW'nin Samimiyetsiz Raporu

Human Rights Watch (HRW) yani İnsan Hakları İzleme Komitesi adlı kuruluş geçtiğimiz ayın sonlarına doğru yayınladığı bir raporda Irak'taki yerel yönetimin ve polislerinin de işkence yaptığına dair bir rapor yayınladı. Daha önce ABD işgal güçlerinin Ebu Gureyb hapishanesi başta olmak üzere birçok yerde gerçekleştirdikleri işkenceler karşısında suskunluğu tercih eden HRW'nin söz konusu raporu medyada bayağı ilgi gördü ve Irak'ın yerel yönetiminin de işgal güçlerinden geri kalmadığına dikkat çekildi. Zaten HRW'nin amaçladığı da Irak'ta insanlara yapılan işkencelerin ortaya çıkarılması, insan hakları ihlallerinin durdurulması değil, yerel yönetimin adamlarının da işkence yaptıklarına dikkat çekilerek ABD işgal güçlerine yönelen tepkinin paylaştırılması ve bu güçlerin gerçekleştirdikleri işkencelerin kısmen kamufle edilmesiydi. Ne yazık ki kendini İnsan Hakları İzleme Komitesi olarak lanse etse de HRW gerçekte haksızlıkların üzerine samimi bir şekilde gitmek yerine bu alanda Amerikan emperyalizmine hizmet etmektedir. Kamuoyunu sinsi bir şekilde yönlendirmek suretiyle ABD emperyalizminin ve Siyonist İsrail'in uygulamalarının gölgede kalması için uğraşmaktadır. Bu itibarla HRW bizim nazarımızda güven kaybetmiştir ve gerçek anlamda bir insan hakları kuruluşu vasfı taşımamaktadır.

Özerk Yönetimin Yeni Lideri

Filistin özerk yönetiminin Arafat sonrası yeni liderinin seçilmesi için geçtiğimiz ay seçim yapıldı. Seçimleri başta HAMAS olmak üzere muhtelif direniş örgütleri boykot etti. Bu örgütler kendileri boykot ederken halkı boykota çağırmak amacıyla herhangi bir faaliyet yürütmedikleri halde söz konusu boykot kararları oy kullanımında bayağı etkisini gösterdi. Bu sebeple oy kullanma oranının düşük olması sebebiyle akşam oy verme süresi iki saat uzatıldı. Üstelik 15 bin kişinin isimlerinin seçmen listelerine geçmediği iddiasıyla listelerdeki kayıtlara bakılmaksızın kimliğini gösterene oy kullanma hakkı tanındı. Bu uygulamanın amacı ise insanları ikinci kez oy kullanmaya teşvik etmek suretiyle oy kullanma oranını yüksek göstermekti. Bütün bu çabalara rağmen tekrarlarla birlikte oy kullanma oranı % 66'da kaldı. İşte bu oran içinde karşısında etkin bir rakip bulunmayan Mahmud Abbas, % 62,5 civarında oy alarak özerk yönetimin yeni başkanı seçildi. Kullanılan oyların çoğunun Abbas'a gitmesi karşısında güçlü bir rakip bulunmamasından ileri geliyordu. Ne var ki zikrettiğimiz hususlar dikkatlerden uzak tutularak sanki Mahmud Abbas tüm seçmenlerin oylarının % 62,5'ini almış gibi bir intiba verilmeye çalışılıyor. Oysa resmi rakamlara göre oy kullanma oranı % 66 civarında olduğundan bu kadar oyun % 62,5'i tüm oyların % 41'ine tekabül eder. Tabii söz konusu oylar içinde mükerrer olanların miktarını bilemiyoruz. Ama belki yarısı bile mükerrer olabilir. Üçte biri mükerrer olsa bile Abbas'a verilen oyların oranı tüm oyların % 30'unu geçmez. Oy verme oranının düşük olması seçim sistemine ve kurulan senaryoya bir tepki mahiyeti taşımaktadır. Sonuç itibariyle Filistin özerk yönetimi başkanlığı için yapılan seçimlerden çıkan sonuçlar gerçekte halkın iradesini yansıtmamaktadır. Seçim Kurulu'ndan 41 kişinin uygulamaları protesto ederek istifa etmesi de bu gerçeği teyit eden bir gelişme olmuştur.

Filistin'e "Barış" Nasıl Gelecek?

Mahmud Abbas özerk yönetimin başına gelmesinden sonra hemen sözde barış alanında yeniden bir hareketlilik gerçekleştirmek için birtakım çalışmalar yapmaya başladı. Bu amaçla Filistin direniş gruplarıyla görüşmeler yaparak onlardan işgal devletiyle ateşkesi kabul etmelerini istedi. Yapılan çalışmalar sanki barış ve ateşkesin sağlanabilmesi için Filistin tarafındaki grupların kendi aralarında anlaşmaya varmalarına ihtiyaç olduğu gibi bir intiba uyandırdı. Oysa bu konuda engel teşkil eden taraf İsrail işgal devletidir. Siyonist işgal devletinin istediği Filistinlilerin bütün eylemleri durdurmaları ama kendisinin saldırılarını sürdürmesine herhangi bir şekilde karşı çıkılmaması, engel olunmamasıdır. Böyle bir şeye ateşkes adı verilemeyeceğini her akıl sahibinin tahmin edebilmesi gerekir. Bu itibarla ateşkesin ve barışın önündeki engel işgalci Siyonist devlettir. Dolayısıyla Mahmud Abbas'ın çabalarıyla ortaya koyduğu amaçlar arasında büyük bir tenakuz bulunmaktadır.

İran'a Yönelen ABD Tehdidi

Geçtiğimiz ay içinde gündemi en çok meşgul eden konulardan biri de ABD'nin İran'a yönelttiği tehditlerdi. Hatta Bush, İran'a saldırının da "masalarında olduğu" iddiasında bile bulundu. Bir Amerikalı gazeteci de Amerikalı komandoların İran topraklarına girerek keşif yaptıkları iddiasında bulunarak dünya kamuoyunda heyecanlı bir bekleyişin oluşmasına bile sebep oldu.

Bizim kanaatimize göre Amerikalı gazeteci yazar Seymour Hersh'in iddiası tamamen spekülasyondan ibaretti ve ABD'nin İran topraklarında keşif yapmaları için komando sokma cesaretini mevcut şartlarda göstermesi pek mümkün değildir.

Bush'un İran'a yönelttiği tehditler de tamamen psikolojik savaştan ibarettir. Çünkü Irak'ta yediği darbeler ABD'nin korku hegemonyasının ciddi şekilde sarsılmasına sebep olmuştur ve bu sarsıntı gittikçe daha da etkili olmaktadır. Bundan dolayı ABD yönetimi o korku hegemonyasının yıpranan taraflarını tamir edebilmek için böyle tehditler savurmaktadır.

Bizim tahminimize göre ABD'nin böyle bir tehditte bulunmasının önemli sebeplerinden biri de Irak'taki Şii cemaatlerle seçim sonrası siyasi durum hakkında anlaşmakta zorlanması ve araya bir gerginlik girmesidir. Dolayısıyla ABD Irak'taki Şii cemaatleri kendisiyle anlaşmaları ve seçim sonrasında ülkedeki siyasi mekanizmayı ele geçirip kendi işgalci güçlerini çıkmaya zorlama teşebbüsünde bulunmamaları için İran'a yönelik bir tehditten yararlanmak istemiştir. Çünkü Irak'taki Şii cemaatlerle araya gerginlik girmesi durumunda kendi işgal güçlerinin bayağı zorlanacaklarını ve Irak'taki tüm hesaplarının alt üst olacağını tahmin etmektedir.

Şu var ki ABD'nin mevcut şartlarda İran'la askeri bir çatışmaya girmeyi göze alması pek de kolay olmayacaktır. Böyle bir şeyi göze alması durumunda ise bunun ABD'ye maliyeti İran'a maliyetinden daha fazla olacaktır.