Düşmanlık ve Davet

6 Şubat 2005 Pazar, Vakit gazetesi

ABD'nin öncülüğünü ettiği ve İslâm âleminin tümünü hedef alan saldırgan tutumun temelde haçlı zihniyetine dayandığı günden güne netlik kazanıyor. Bu yüzden genelde Müslümanlara ve İslâm'a karşı düşmanlık temeline oturmaktadır. Uluslar arası Siyonizmle de ittifak halinde olan çağdaş haçlı dünyası söz konusu düşmanlığında ve saldırgan tutumunda her ne kadar İslâm'ı ve Müslümanları tümüyle hedef alsa da kendini haklı gösterebilmek için makul gerekçeler oluşturmaya çalışıyor. Bunlardan en yaygın kullanılan ise "terör"dür.

Birçokları kendilerinin terörle ilişkilerinin olmadığını, hatta teröre karşı olduklarını düşünerek bu konuda Amerikan emperyalizminin saldırgan tutumuna malzeme oluşturacak çıkışlar bile yaptılar. Çünkü ABD saldırganlığının temel felsefesini anlayamamış ve ateşin kendilerine yaklaşacağını hesap edememişlerdi. Şimdi dikkat ederseniz herhangi bir örgütle ilişkinizin olduğuna bakılmaksızın belli bir ulustan olmanız da "terörist" damgası yemeniz için yeterli olabiliyor. Bir sonraki merhalede bunun çerçevesi daha da genişletilecek ki bunun sinyalleri de verilmiştir.

Saldırganlığı temel dinamik olarak kabul eden çağdaş emperyalizme hâkim zihniyet bu olsa da önce kendilerini teknolojinin çarkları arasında bulan şimdi ise elektronik teknolojinin gelişmesiyle birlikte manyetik alana giren ama kendilerini tutunacakları bir saptan yoksun hisseden kitlelerin tümü aynı zihniyette değil.

Avrupa İslâmî Teşkilatlar Birliği'nin Doğu Avrupa Birimi başkanı Eymen Ali Seyyid Ahmed yaptığı bir açıklamada Doğu Avrupa'nın İslâmî davet açısından oldukça verimli bir alan olduğunu dile getirmiş. Ben de şahsen Bulgaristan'dan Macaristan'a, Makedonya'dan Romanya'ya birçok Doğu Avrupa ülkesini dolaştım ve bende de böyle bir kanaat hâsıl oldu.

Ortaçağ'ın haçlı zihniyetini Siyonizmle işbirliği içinde yeniden hayata geçirmeye çalışan ABD ve yardakçıları tüm İslâm coğrafyasını "korku hegemonyası" ile hâkimiyet altına almaya çalışırken, misyoner örgütleri de bu coğrafyayı içten kuşatmaya gayret ediyorlar. Hıristiyanlıktan dönen eski başpapaz İlker Çınar'ın da dile getirdiği üzere misyonerlik aslında bir din tebliği değil, Batı'nın siyasi yayılmacılığının dini boyutudur. Biz bunu daha önce "Misyonerlik" başlıklı bir araştırma dosyamızda dile getirmiştik.

Misyonerliğin zararlı etkilerinden korunmanın yolu yetişen nesle ihtiyaç duyduğu inanç temelini kazandırmaktır. Ayrıca yukarıda belirttiğimiz gibi Avrupa'da da kitleler bir inanç susamışlığı içindeler ve o insanlara misyonerler yahut yerel dini kiliseler fazla bir şey veremiyorlar. İslâm sahih bir metotla ve sahih şekilde anlatılırsa inanç susamışlığı içindeki insanları kuvvetli bir ihtimalle etkileyecektir. Ben şahsen Doğu Avrupa'da tanıştığım sonradan Müslüman olmuş birçok kişide bunu müşahede ettim.

Biz sürekli çağdaş haçlı güçlerinin medya mekanizmasını da kullanarak yürüttüğü saldırgan tutumuna karşı savunma konumunda kalıyoruz. Onlar "terörist" damgası vuruyor biz de "yok efendim, bizim terörle ilgimiz yok" diyerek savunma konumuna geçiyor, bunu ispat için kırk dereden su getiriyoruz. Oysa bununla uğraşmak yerine davetin sınırlarını genişletelim. İnanç susamışlığı içindeki Avrupalıya ulaşalım. Bu susamışlık sadece Doğu Avrupa'da değil Batı'da da var. Ama ne yazık ki Müslümanlar orada İslâm'ı iyi bir imajla temsil edemediler. Bu da onların İslâmî bilgi ve bilinç yönünden yetersiz olmalarından ileri geliyordu.

Burada şunu da ifade edelim ki çağdaş haçlı zihniyetinin saldırgan tutumu aslında Batı insanında bir merak ve ilgiyi de canlandırıyor. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in mesajının insanlara ulaşmasında böyle bir ilgi ve merakın büyük rolü olmuştu. İnkârcılar, aleyhine propaganda yaparken bir yandan da öyle birinin ortaya çıktığından insanları haberdar ettiklerinin farkında olmuyorlardı. Ama Peygamber (s.a.s.) kendilerinde merak ve ilgi uyananlara ulaşabilmek için yoğun çaba sarf ediyor ve onlara kendisine vahy edildiği şekilde İslâm'ı tebliğ ediyordu. Biz de eğer, Peygamber (s.a.s.)'e vahy edildiği şekliyle, bidatlerden ve hurafelerden arı olarak İslâm'ı insanlara tebliğ edersek davet etkisini gösterecektir. Bunu yapabilecek birçok teşkilatın olduğunu sanıyoruz.

Ama bunu bir anti-misyonerlik veya İslâm misyonerliği olarak düşünmek yanlış olur. Öyle olursa İslâm âlemindeki siyasi yapılanmaların kuyruğu tarzında bir davet yapılmış olur ki o zaman yapılan davet siyasi mekanizmanın çizgisine göre şekil alır. İslâm'ın çağrısını değil hâkim zihniyetlerin çağrısını "İslâm" kılıfına sokarak ulaştırma hatasına düşeriz.