Açe Hakkında

16 Ocak 2005 Pazar, Vakit gazetesi

Açe bizim öğrencilik yıllarımızda yoğun bir şekilde gündemdeydi. Çünkü o yıllarda bağımsızlığını ilan etmesi, sonra Endonezya tarafından ilhakı ve bu yüzden çıkan çatışmalar uzun süre Müslümanların gündemlerini meşgul etmesine sebep olmuştu. Bağımsızlık mücadelesi sona ermedi. Ancak 1976'da bağımsızlık ilan edenlerin başlattıkları çizgiden kayıldı. Ayrıca rutinleşmesi sebebiyle gündemden düştü.

Açe'nin gündemden düşmesinden sonra yetişen gençlik genellikle o bölgede yaşananlardan habersiz kaldı. Bugün 35 yaşın altında olanların çoğu bir zamanlar Açe'deki bağımsızlık mücadelesiyle ismi özdeşleşen Dr. Tungku Hasan di Tiro'nun adını bile duymadı.

Son deprem ve dalga yükselmesi olayıyla birlikte Açe yeniden gündeme geldi. Çünkü felaketten en fazla etkilenen bölge Sumatra adası oldu. Açe ise bu adanın depremin merkezinin bulunduğu Bengal Körfezi'ne bakan kuzey kesimindedir.

Açe'nin deprem vesilesiyle gündeme gelmesi üzerine geçmişinden de söz edilmeye başlandı. Bölgede iç barışın sağlanamaması sebebiyle bunun Yüce Allah'tan bir uyarı olduğunu söyleyenler oldu. Biz bu konularda kesin konuşulmasını isabetli bulmadığımızı daha önce bir yazımızda ifade etmiştik. Evet, tabii afetler Yüce Allah'tan insanlara imtihandır. Hayat boyunca çekilen zorluklar da imtihandır. Bazen bir ceza, bazen bir uyarı, bazen de bir sabır imtihanı. Ama bu tür afetlerden yola çıkılarak birilerinin cezalandırıldığına hüküm vermek ithamı da içerir. Allah'tan bir ceza ile felakete uğratılmış geçmiş kavimler hakkında Kur'an-ı Kerim'de açık deliller olduğundan rahat konuşabiliriz. Ama böyle vahye dayalı kesin bilgilerin olmadığı olaylar hakkında kendimizi o kadar rahat hissedemeyiz.

Biz bu konuda sözü uzatmadan Açe'nin özgürlük mücadelesi yıllarına yetişemeyen gençlere ve o yılları unutanlara bölge hakkında biraz bilgi vermek istiyoruz.

Bugün Endonezya sınırları içinde bulunan Açe, Sumatra adasının kuzeyindedir. Açeliler ayrı bir ulustur. Kendilerine özel gelenekleri ve dilleri vardır. Güney Asya'da İslâm'la ilk tanışmış ve topluca benimsemiş bir halktır. Bugün de tümü Müslüman olan Açeliler, İslâm'a bağlılıklarıyla tanınırlar. Tarih boyunca da bölgede İslâm'ın bayraktarlığını yapmışlardır.

Açe bölgesi tarihte uzun süre bağımsız yaşamış, sonra bağımsızlığı sömürgeciler tarafından gasp edilmiş, onların çekilmesinden sonra da Endonezya bölgeye el koymuştur.

Bölgede 1514'te Ali Mugayat Şah tarafından Açe Sultanlığı adında bir İslâm devleti kuruldu. Bu devlet Osmanlı devletiyle yakın ilişki içine girmiş ve 16. yüzyılın sonlarına doğru da hilafeti temsil etmesi itibariyle Osmanlı padişahına bağlanmış, bu vesileyle orada artık hutbeler Osmanlı devleti adına okunur olmuştur.

Sömürgeciler Açe Sultanlığı'nı daha ilk dönemlerinden itibaren rahatsız etmeye başladılar. Ancak Açeliler sömürgeciler karşısında oldukça başarılı bir mücadele verdiler. 1599'da Hollandalı ünlü bir kumandan Açeliler tarafından öldürüldü. Bu olay Hollandalılar için iyi bir darbe oldu ve sömürgeci güçler bir daha 1873'e kadar Açelilere saldırmaktan çekindiler. Ancak Hollandalılar 1821'de Sumatra'daki Menangkabau Krallığı'nı ele geçirdikten sonra bütün savaş hazırlıklarını yaparak 26 Mart 1873'te Açe Sultanlığı'na bir ültimatom verdiler. Bu ültimatomda sultanlıktan bayraklarındaki İslâm'ı temsil eden hilal ve yıldızı kaldırmasını ve hilafet merkezi olan İstanbul'la ilişkilerini kesmesini istiyorlardı. İsteklerinin kabul edilmemesi durumunda ise savaş açacakları tehdidinde bulundular. Açe Sultanlığı bu istekleri kabul etmenin dinini değiştirip başka bir dine geçmeyi kabul etmek anlamı taşıdığını bildirerek red cevabı verdi. Bunun üzerine Hollandalıların saldırılarıyla başlayan savaş 1904'e kadar sürdü. Bu tarihte Hollanda, Açe'yi Sumatra adası için tayin etmiş olduğu genel valiye bağladı.

Hollandalıların bölgeden çekilmesinden sonra kurulan Endonezya Cumhuriyeti, Açe bölgesini de hâkimiyetine aldı. Daha doğrusu Hollanda dolaylı sömürgecilik dönemine geçerken tüm bölgeyi uzaktan kumanda edebileceği bir yönetimin kontrolüne verebilmek için Jakarta'da kurulan hükümetin Açe'yi de ele geçirmesine yardımcı oldu.

Açe'nin tarihinden söz ederken Hollanda'nın bu bölgeyi işgal için başvurduğu taktiklerden söz etmenin de gerekli olduğunu sanıyoruz. Çünkü bu taktikleri incelediğinizde ABD'nin bugünkü taktikleriyle ne kadar benzeştiğini görecek ve haçlı zihniyetinin dünden bugüne hiç değişmediğini anlayacaksınız. Bunları da inşallah müteakip yazımızda ele alacağız.

Haçlı Zihniyeti Değişmedi

19 Ocak 2005 Çarşamba, Vakit gazetesi

Açe'den söz etmeye devam ediyoruz.

Haçlı dünyasının İslâm âlemine saldırma ve Müslümanları zayıflatma amaçlı politikalarına baktığımızda dünden bugüne söze gelir bir değişiklik olmadığını görürüz. Belki taktiklerde bazı değişiklikler olmuştur, ama temel felsefe ve siyaset aynıdır. 19. yüzyılın sonlarında Hollandalıların Açe'ye hâkim olmak için izledikleri siyasetle bugünkü ABD'nin ve genelde Batı'nın İslâm âlemine karşı izlediği siyaseti karşılaştırdığımızda bu benzerlik kendini hemen göstermektedir.

Bundan önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere Hollanda önce Açe'yi işgal etmek için gerekçe oluşturmaya çalıştı. "Suyu bulandırıyorsun" hikâyesinde olduğu gibi. ABD'nin özellikle son dönemde gerçekleştirdiği saldırılarda yaptığı da budur.

Hollanda 1873'te verdiği ültimatomda Açelilerden, bayraklarından İslâm'ı temsil eden ay ve yıldızı kaldırmalarını ve hilafet devletiyle ilişkilerini kesmelerini istiyor. Yani tam can damarlarına basıyor. Yapmaları en zor olan şeyi istiyor. Çünkü saldırmaya ve işgal etmeye kesin karar vermiş.

Açeliler kabul etmeyince de Hollanda yönetimi bunu o zamanın literatürüyle "militan İslâm" olarak nitelendiriyor. Sonra da sadece Açe'de değil tüm Uzakdoğu takımadalarında "militan İslâm"ın önlenmesi ve İslâm'ın "apolitik" hale getirilmesi için politikalar geliştiriyor. Bu, aynı zamanda Hollanda'nın resmi devlet politikası oluyor.

Günümüzde "militan İslâm" kavramının yerine "radikal İslâm" ve "İslâm terörü" gibi kavramlar üretildi. Eğer dinine sahip çıkıyor, İslâm'ı Allah'ın vahyettiği, Resulullah (s.a.s.)'ın tebliğ ettiği gibi yaşamak istiyorsan, baskıcı politikalara karşı çıkıyorsan, inancının sembolü olan örtünü çıkarmıyorsan radikal İslâmcısın. Dolayısıyla ikna odalarına alınarak veya başka metotlarla yola getirilmen gerekir. Eğer inandığın gibi yaşamayı kendin için meşru hak olarak görüyor ve bu hakkından vazgeçmemekte diretiyorsan o zaman "İslâm terörü" ile bir irtibatın vardır. Bu durumda iş Guantanamo toplama kampında veya Ebu Gureyb hapishanesinde Amerikalı işkenceci askerin avukatlığını yapan adamın nitelemesiyle "akrobasi" yaptırmaya kadar varabilir.

Dün Hollanda saldırganlığının gerekçesi, inancına, kendini ifade eden sembollere, bağlantılarına sahip çıkma şeklinde dışa yansıyan "militan İslâm" idi. Bugün ABD saldırganlığının gerekçesi ise meşkûk terördür. Ama bu öyle bir terördür ki bir eylem tehdidine karşılık ABD'ye koskoca bir şehri yerle bir etme hakkı verir.

Aslında Açelilerin İslâmî değerlerine sahip çıkmaları ve bu konuda gösterdikleri kararlılık onları Hollanda saldırıları karşısında güçlü kıldığı için özellikle onların dini kimlikleri hedef alınmıştı. Bu kimliği korudukları sürece silahların onları deviremeyeceğini anlayan Hollandalılar önce kimliklerinin yıpratılması gerektiğini düşündüler. Christian Snouck Huurgronje adlı gerilla uzmanı bir misyoner sosyolog bu yöndeki çalışmalara bilimsel kılıf da geçirerek "Huurgronje Planları" adı verilen teoriler geliştirdi. Arapça'yı ve Açe dilini iyi bilen Huurgronje, siyasal bir din olan İslâm'ın siyasal yönünün tamamen ortadan kaldırılıp ritüel hale getirilmesi gerektiğini savunuyordu. Bu amaca kısa süre içinde değil yavaş yavaş ve büyük bir titizlikle çalışma yürütülerek ulaşılacağını söylüyordu. Huurgronje, Açe'yi de içine alan Uzakdoğu takımadalarında yaşayan Müslüman halkların ancak ritüel ve seküler (laik) bir İslâm yoluyla "çağdaş Batı uygarlığı"nı benimsemesinin ve onunla özdeşleşmesinin mümkün olabileceği görüşündeydi.

Bunları inceleyince bugün "siyasal İslâm" kavramı etrafında koparılan fırtınaların, geliştirilen teorilerin ve Müslümanın sekülerleştirilmesi için yapılan çalışmaların sanıldığı gibi yeni olmadığını, haçlı felsefesinde bayağı bir geçmişinin olduğunu anlıyoruz. Hele şu "çağdaş Batı uygarlığı"! Teknoloji ile uygarlığı birbirinden ayıramadıklarından kendi öz kimliklerinden soyutlanıp dünyevi hazların mahkûmu olmayı uygarlık sananların avlanması için kullanılan sinsi tuzak.

Huurgrnoje'nin planlarında dile getirilen hususlar ve Hollanda'nın Açe Müslümanlarının İslâmî kimliklerini ortadan kaldırma çabaları bunlardan ibaret değil. Ama genel anlamda haçlı zihniyetinin geçmişte ve günümüzde dayattığı uygulamaların benzerleri. Dolayısıyla bu konuda sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Biraz da Açelilerin Hollanda dayatmalarına ve işgale karşı verdikleri mücadeleden söz etmek lazım. İnşallah müteakip yazımızda da bu konu üzerinde duracağız.

Özgürlüğün Yolu Direniştir

20 Ocak 2005 Perşembe, Vakit gazetesi

Yazımızın başında tüm okuyucularımızın ve bütün Müslümanların Kurban bayramlarını tebrik ediyor, Yüce Allah'ın bu mübarek günleri tüm İslâm âleminin yeniden birlik, bütünlük ve izzete kavuşması için vesile kılmasını diliyorum. Her ne kadar bu bayramı da çeşitli acı ve ızdıraplar içinde karşılıyor isek de bizleri gelecek için ümitli olmaya yöneltecek önemli kıpırdanışlar, hareketlenmeler de görülüyor. Bu sebeple karamsar olmak yerine ümitli olmayı seçmek, geleceğe ümitle bakmak gerekir. En azından bu mübarek bayramların ulusal sınırların içine kapatılmayarak tüm ümmeti kapsayacak bir duyarlılıkla ihya edilmesi çabalarının gittikçe artması ümitli olmamıza vesiledir. Bu çabalar pratik hayatta da etkilerini gösteriyor ve bazı kardeşlerimiz bayramlarını savaşın veya depremin sarstığı mü'minlerle birlikte olmak, onlara da bayram sevinci yaşatabilmek için kendi ailelerinden ve yakınlarından uzakta geçiriyorlar. Bu konuda da IHH başta olmak üzere iman kardeşliği ve ümmet bilinci içinde faaliyet yürüten tüm İslâmî ve insanî yardım kuruluşlarına minnettarız.

Zulüm ve haksızlık tarih boyunca her zaman olagelmiştir. Zulmün ortadan kalkması için de çeşitli yollara başvurulduğu olmuştur. Bazen zalimlerden insaf dilenmiş, onların insafa geleceği ümit edilmiştir. Ama bunun gerçekleşmesi son derece nadirdir. Tunus'ta Bin Ali'nin cellatlarından biri imani duyarlılığından dolayı zindana atılan bir kadına işkence ediyor. Kadın, belki insafa gelir diye hamile olduğunu hatırlatarak hiç olmazsa bebeğe acımasını rica ediyor. Cellat bunu öğrenince bu kez özellikle kadının karın boşluklarına vurmaya başlıyor. İşte zalimler böyledir. Siz onlardan insaf dilenirseniz, sizin onların ayaklarına kapandığınızı görerek kendilerini daha da güçlü hisseder, daha da gaddar ve zalim olurlar. Üstelik insafa gelmeleri için zayıf taraflarınızı onlara açarsanız ellerine koz vermiş olursunuz. Bu kez özellikle zayıf taraflarınızı hedef alarak sizi daha da yıpratmaya çalışırlar.

Tarihi okuduğumuz zaman da görürüz ki özgürlük ve bağımsızlığın yolu her zaman direniş ve kararlılıktan geçmiştir. Bu itibarla Filistin'deki direnişin yarar getirmediğini iddia edip de işgalci Siyonistlerle pazarlık ederek işi halledeceğini zanneden Mahmud Abbas yanılgıdadır. Bakın onu iş başına gelmeden önce pohpohlayan Siyonistler daha ilk günden nasıl tepesine oturup boğazını sıkmaya, şantaj politikalarını devreye sokmaya başladılar.

Açe Müslümanları da kendilerine dayatmada bulunarak İslâmî kimliklerini değiştirmelerini isteyen Hollandalılara boyun eğmeyerek red cevaplarını vermişlerdi. "Bayraktan hilal ve yıldızı çıkarmakla bir şey olmaz. Bunun için halkımızı tehlikeye sokmayalım" deyip boyun eğselerdi, ikinci merhalede hacca gitmelerini yasaklayacaklardı. Çünkü planları öyleydi ve bir önceki yazımızda üzerinde durduğumuz Huurgronje planlarında bu özellikle belirtiliyor, Uzakdoğu Müslümanlarının diğer Müslüman halklarla irtibatlarının koparılması için hacca gitmelerinin çok sıkı kontrol altına alınması isteniyordu. Buradan Müslümanlar arasında kaynaşma ve etkileşimi sağlama açısından haccın ne kadar büyük bir ehemmiyet arz ettiği de anlaşılıyor.

Açeliler, Hollanda saldırılarına direniş ve mücadeleyle karşı durdular. Hollandalılar Açe'ye saldırmadan önce bütün diplomatik hazırlıkları yapmalarına rağmen 23 Nisan 1873'te on bin askerle gerçekleştirdikleri ilk saldırılarında Bandar Açe kıyısında beklemedikleri şekilde bozguna uğratıldılar. Saldırının başkumandanı General Köhler de esir edilerek Açe Müslümanları tarafından savaş suçlusu olarak yargı önüne çıkarıldı.

Hollandalılar bu kez intikam peşine düşerek yeni saldırılar planlamaya başladılar. Sonra daha büyük bir ordu toplayarak ikinci saldırı düzenledi ve Açe içlerine girmeyi başardılar. Ancak bölgeye tümüyle hâkim olamadılar. Bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi kesintisiz devam etti. Bu savaş Hollandalıların sömürgecilik tarihleri boyunca gördükleri en uzun soluklu ve en etkili savaş oldu. Bu gerçeği bizzat Hollanda tarihçileri de itiraf etmişlerdir.

Açe, 1945'te bağımsız Endonezya'nın ilan edilmesinden sonra yine Hollanda'nın siyasi ve diplomatik oyunlarıyla bu ülkeye bağlandı. Ama Açe'nin bağımsızlık mücadelesi yine devam etti. Müteakip yazımızda da inşallah Endonezya Cumhuriyeti dönemindeki bağımsızlık mücadelesinin gerekçesi ve süreci hakkında bilgi vererek Açe dosyasını kapatacağız.

Açe'nin Endonezya'ya Karşı Bağımsızlık Mücadelesi

21 Ocak 2005 Cuma, Vakit gazetesi

Sömürgeci güçler İslâm coğrafyasını küçük parçalara ayırmak için ulusçu anlayışları yaygınlaştırdılar. Bu anlayışları hem ümmetin birlik ve bütünlüğünü bozmak hem de Müslüman toplumların arasına fitne sokmak için kullandılar. İslâm coğrafyasında ortaya çıkarılan devletçikler arasında ikili problemler oluşturmada da bu anlayışlardan yararlandılar. Bu tür ideolojileri aynı zamanda belli bölgeleri kendi kontrollerinde tutmak ve buralarda İslâmi bilincin etkili olmasını engellemek amacıyla değerlendirdiler.

Hollanda sömürgesi Uzakdoğu takımadalarında bir etnik bütünlük yoktu. Bu, oraların küçük devletçiklere bölünmesi için işe yarayabilirdi. Ama o durumda bölgenin uzaktan kumanda edilmesi ve kontrolü zor olacaktı. Bu yüzden Hollanda kontrollü bazı ideologlar Endonezya Nasyonalizmi (Endonezya Ulusçuluğu) adlı bir ideoloji geliştirdiler. Bu ideolojiye zemin oluşturması için de bir "Endonezyalı" kimliği oluşturuldu. Oysa Endonezyalılık bir etnik kimliği ifade etmez. Amerikalılık gibi bir coğrafi bölgeye mensubiyeti ifade eder. Üstelik bu coğrafi bölgenin sınırları da sömürgeciler tarafından tamamen politik hesaplarla belirlenmiştir. Endonezya Nasyonalizmini, daha sonra diktatör Suharto, Pancasila (beş prensip) adını verdiği resmi ideoloji ile sistematik hale soktu. Bu ideolojinin öncelikli amacı ise Endonezya halklarını İslâmi kimliklerinden soyutlayarak sömürgecilerin istedikleri tarzda Batı'yla bütünleşmeye yatkın hale getirmekti. Bu açıdan Huurgronje planlarıyla Suharto'nun Pancasilası arasında temel felsefe ve amaç yönünden herhangi bir fark yoktu. Bu sebeple Açeliler, Endonezya sultasını Hollanda sömürgeciliğinin bir devamı olarak gördü ve bağımsızlık mücadelelerini ona karşı da sürdürdüler.

Açe halkı Endonezya'ya karşı bağımsızlık mücadelesini örgütlü bir şekilde yürütmek amacıyla Açe Sumatra Ulusal Kurtuluş Cephesi'ni kurdu. Bu cephe 4 Kasım 1976'da yayınladığı bir bildirgeyle, cephenin lideri Dr. Tungku Hasan di Tiro'nun başkanlığında Açe Sumatra İslâm Devleti adıyla bir bağımsız devletin kuruluşunu ilan etti.

Endonezya zaten yapay bir ulusal kimliğe göre şekillenmiş yepyeni bir devletti. Ama Açe, tarihinde hiçbir zaman bu devlete esas teşkil eden coğrafi veya etnik yapılanmaların hâkimiyetinde kalmamıştı. Bundan önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere sömürgecilerin işgaline kadar bağımsız Açe olarak tanınmış ve bu bağımsız devlet İslâmi duyarlılığı gereği hilafet devletine bağlanmıştı. Belki Endonezya, bölgedeki Müslüman halkları İslâmî temellere dayalı olarak bir araya getirme ideali üzere kurulmuş olsaydı, Açeliler bu devletin bünyesinde kalmaya itiraz etmeyeceklerdi. Ama yukarıda da dile getirdiğimiz üzere Hollanda'nın sömürgeci felsefesini sürdüren, Huurgronje planlarını yerlileştirilmiş resmi ideoloji haline getiren bir devletin hâkimiyetini kendi açılarından işgalin devamı olarak gördüler. Bu yüzden de karşı çıkarak bağımsızlık mücadelelerini sürdürdüler.

İlginçtir ki Doğu Timor'da göçmenlerle ve misyonerlik faaliyetleriyle oluşturulan Hıristiyan unsurun bağımsız olması için sürekli Endonezya'ya baskı yapan sonuçta da bu emellerine kavuşan sömürgeci güçler, Açe konusunda sürekli bu ülkeye destek verdi ve oradaki bağımsızlık mücadelesini bastırması için gerek siyasi, gerekse askeri yönden yardımcı oldular. İşte bu dış destekten cesaret alan Endonezya hükümeti Açe'deki bağımsız İslâm devletine hayat hakkı tanımadı. Ama Açeliler mücadelelerini yine sürdürdüler.

Endonezya hükümeti Açe'deki bağımsızlık mücadelesini ezmek için zulmün ve işkencenin her yoluna başvurdu. Çok sayıda ilim adamını zindanlara attı. Birçok direnişçiye işkence etti. Buna rağmen yine Açe'nin tümüne hâkim olamadı. Hollandalı sömürgecilerin sinsi oyunlarına ve planlarına, Endonezya'nın Pancasila felsefesine rağmen Açeliler bugün hâlâ bölgede dinî kimliklerini ve duyarlılıklarını korumaya en çok özen gösteren halk olarak bilinmektedirler.

Açe'yle ilgili araştırmalarımızda istifade ettiğimiz Açe Sumatra Dosyası adlı kitabın müellifi Mehmed Kurtulmuş'a da şükranlarımı arz ediyor, bugün piyasada mevcudu olmadığını sandığım bu kitabın gözden geçirilip yeniden okuyucuya kazandırılmasının faydalı olacağını da burada hatırlatmayı yararlı görüyorum.