Avrupa'da Müslüman Aleyhtarlığı

12 Aralık 2004 Pazar, Vakit gazetesi

ABD, 11 Eylül olaylarından yola çıkarak bir İslâm düşmanlığı furyası başlattı. Bu konuda başarılı olabilmek için de "terör"ü sonuna kadar değerlendirmeye, kendisi boğazına kadar teröre batmış olmasına rağmen bu olguyu Müslümanlara mal etmeye çalıştı. Bu İslâm düşmanlığı furyasını Avrupa'da da yaygınlaştırmak için yoğun çaba harcadı. Ancak her ne kadar söz konusu kampanyanın başlangıç döneminde Müslümanları hedef alan bazı şiddet olayları yaşandıysa da ABD merkezli kampanya Avrupa'da fazla etkili olmadı.

Son dönemde bazı Avrupa ülkelerinin bu işe çanak tutmaya başladıklarını görüyoruz. Birtakım karanlık olaylar da çanak tutmaya zemin oluşturmada değerlendirildi.

Son dönemde, İslâm ve Müslüman düşmanlığını Avrupa toplumlarında yaygınlaştırmak için Hollanda'da hem Müslümanlara hem de Yahudilere karşı tahrikçi açıklamalarıyla tanınan Theo Van Gogh adlı sinemacının öldürülmesinden istifade edildi. Bu olay özellikle Müslüman düşmanlığı kampanyasına çanak tutmak isteyen medya organları tarafından Avrupa'nın 11 Eylül saldırısı gibi kullanılmak istendi. Oysa cinayeti işleyen Faslı gencin İslâmi duyarlılığı olmayan esrar bağımlısı ve bazı karanlık oluşumlar tarafından kullanılmaya müsait biri olduğu sonradan anlaşılmıştı. Bu itibarla cinayetin ideolojik veya dini amaçla işlenmiş değil sipariş yoluyla işletilmiş olması ihtimali yüksekti. Siparişi kimlerin verdiği ise adil ve tarafsız bir hukuki araştırmayla ortaya çıkabilirdi.

Öldürülen kişi aynı zamanda Yahudiler aleyhine açıklamalar yapan bir tahrikçi olduğundan cinayeti Siyonist lobilerin planlamış olması da ihtimal dışında değildi. Üstelik onlar Avrupa toplumlarında bir türlü peşlerini bırakmayan anti-semitizmin beslendiği düşmanca duyguların hedefini değiştirmeyi ve böylece bir taşla iki kuş vurmayı amaçlamış olabilirlerdi. Cinayetin hemen ardından Siyonist lobilerle ilişkili medya organlarının yoğun bir şekilde 11 Eylül senaryoları oluşturarak sözünü ettiğimiz düşmanca duyguların yönünü değiştirme çabaları sarf etmeleri bu konudaki şüpheleri haklı kılıyordu. Devamında gelen resmi baskıların, mahkeme kararlarının, davaların ve yasaklamaların hep Siyonist lobilerin işine yarayacak türden olması da bu şüpheleri artırdı.

Sözünü ettiğimiz "Avrupa 11 Eylülü" senaryolarının ardından Almanya ve Hollanda'da el-Aksa Hayır Vakfı'nın, Filistin'deki eylemcilerin ailelerine yardım ettikleri gerekçesiyle kapatılması kararının mahkemece onaylanması dikkat çekicidir. Oysa daha önce Almanya'da el-Aksa Hayır Vakfı benzer bir kararı temyiz etmiş ve davayı kazanmıştı. Bu durum karşısında son mahkeme kararının hukuki değil siyasi olduğu açıkça görülüyor. Bu vakfın yetim çocuklara, dul kadınlara, evleri yıkılan ailelere ve yoksul insanlara yardım ettiği belgeleriyle ortaya konmuştur. Bir yetim ister eylemcinin, ister başkasının çocuğu olsun. O bir yetimdir ve ilgiye muhtaçtır. Almanya'daki hukuk anlayışı eğer ki eylemcilerin çocukları diye yetimlere yardım edilmesini suç sayıyorsa, o çocukların sahipsiz, aç, muhtaç ve sefil bir halde sokağa atılmasını istiyor demektir. Kaldı ki o yetimlerin hepsi de eylemcilerin çocukları değildir. Birçokları işgalciler tarafından iğrenç saldırılarda vahşice öldürülen sivil insanların çocuklarıdır. Ama biz işin içinde oradaki Siyonist lobilerin baskılarının rolü olduğunu düşünüyoruz.

Bu olayın ardından Almanya'da Vakit gazetesi aleyhine açılan dava geldi. İddia ise gazetenin Yahudi soykırımının doğru olmadığını ileri sürdüğü. Oysa Vakit'in gündeme getirdiği şey soykırım iddialarının abartıldığı ve siyasi istismar aracı olarak kullanıldığı hususu ki bunu ilk kez Vakit gündeme getirmiyor. Ondan önce birçok tarihçi ve fikir adamı da gündeme getirdi. İstismar aracı olarak kullanıldığına zaten bütün Almanya halkı şahittir. Filistin'deki yetimlere yardım edilmesini, eylemcilerin ailelerine yardım diye suç sayan bir hukuk zihniyetinin Almanya'da geçerli olabilmesi de söz konusu istismarın göstergelerinden biridir.

Avrupa'da Müslümanları sıkıştırma amacına yönelik önemli gelişmelerden biri de yasakçı zihniyetin gittikçe etkisini göstermesidir. Başörtüsü yasağının yaygınlaştırılması çabaları bunun bir yansımasıdır.

Avrupa'daki yönetimlerin Müslüman aleyhtarlığına çanak tutmaları kendilerine iyilik getirmeyecektir. Hollanda hükümetinin bunun farkına vardığını ve havayı yumuşatmak için önemli girişimlerde bulunduğunu gördük. Ama Almanya hükümeti, derinlere oturmuş birtakım lobilerin etkisinde kalarak veya bu lobilerle uğraşmamak için ciddi hatalar yapıyor. Oysa Almanya'da beş milyonluk bir Müslüman nüfus var ve Almanya'nın bu nüfus ile istikrar ve uyum içinde yaşaması kendi geleceği açısından çok daha büyük bir ehemmiyet arz etmektedir.