Felluce Vahşetle Savaşıyor

Aralık 2004, Vuslat dergisi

Irak halkı ABD işgaliyle birlikte tam anlamıyla haçlı vahşetiyle karşı karşıya geldi. Fakat geçtiğimiz Ramazan bayramına doğru başlayan Felluce saldırısı bu ülkedeki işgal güçlerinin dünün haçlı çapulcularından farklı olmadıklarını bütün açıklığıyla gözler önüne serdi.

ABD işgal güçleri Irak'ta uzun süreden beridir sürdürdüğü tüm saldırılara ve başvurduğu oyunlara rağmen direnişi kıramamanın ciddi sıkıntısıyla karşı karşıya bulunuyor. Bu yüzden direnişe ağır darbe vurma amacıyla Felluce merkezli bir saldırı planı hazırladı. Bu plan Filistin topraklarındaki işgalci Siyonistlerin Cibaliya mülteci kampını hedef alan saldırı planlarına benziyordu. Cibaliya'yı hedef alan saldırı da, Gazze'deki direnişin belini kırmayı, özellikle de bu direnişin kullandığı Kassam füzelerine son vermeyi hedefliyordu. Ancak Siyonistler 17 gün süren operasyonları süresince amaçladıklarını elde edemedi, aksine birçok askerlerini kaybederek bayağı bir moral problemi ile karşı karşıya geldiler. Bu yüzden amaçlarını gerçekleştiremeden çekilme dışında bir çözüm bulamadılar. Bunun üzerine Gazze'den çekilme planlarını daha kesin bir şekilde gündemlerine alarak hükümette ve Meclis'te kabul ettirme ihtiyacı duydular.

Irak'ta kendi istediği türden bir siyasi yapılanma gerçekleştirmek isteyen işgalci ABD de, direniş güçleriyle baş edemeyince bu direnişin en güçlü olduğu yer olarak bilinen Felluce'yi merkez alan bir geniş çaplı operasyon başlatmayı planladı. Bu operasyon planının daha işin başında yıldırıcı olması için de yoğun bir psikolojik savaş yürüttü. Bu amaçla emrindeki medya organlarını ve kukla Allavi hükümetini de etkili bir şekilde kullandı.

Yürütülen etkili psikolojik savaşa ve yaygın tehditlere rağmen işgal güçleri Felluce operasyonunun kendileri için çok da rahat olmadığını işin içine girdikten sonra gördüler. Tehditler ve daha baştan yıldırma çabaları direnişçilerin gözlerini korkutmamış, onlar bütün zorlukları göze alarak direnmeye karar vermişlerdi. Ayrıca ABD işgal güçleri sokak savaşlarında pek tecrübeli olmadıklarından direnişçilerin eylemlerinde önemli tuzaklara düşürüldüklerini gördüler. Bu itibarla işgalci saldırganlar dünya kamuoyuna açıkladıklarından çok daha fazla kayıp verdiler.

Konvansiyonel yani geleneksel olarak nitelendirilen silahlarla yaptıkları saldırılarda başarılı olamadıklarını gören işgalci ABD güçleri bu kez tüm uluslar arası sözleşmeleri ve yasakları ayaklar altına alarak kimyasal silahlara ve bombalara başvurmaya başladılar. Tüm uluslar arası anlaşmalarda yasaklanmış misket bombaları başta olmak üzere birçok yasaklı bomba ve silah kullanarak Felluce'deki direnişi kırmaya çalıştılar. Ne kadar ilginçtir ki Saddam'ın elinde kimyasal silahlar olduğu iddiasını Irak'ı işgal etmek için gerekçe olarak kullanan ABD'nin buradaki direnişe karşı en gelişmiş kimyasal silahları kullanması karşısında BM başta olmak üzere hiçbir uluslar arası kuruluştan ses çıkmadı. Bu sessizlik tabii ki işgalci saldırganları daha da cesaretlendirdi ve kimyasal silahları kullanmanın da ötesine geçerek camilere girip yaralı insanları kafalarına kurşun sıkarak katletmeye başladılar. Üstelik daha önce Ebu Gureyb hapishanesinde elleri ayakları bağlanmış insanları yerde iğrenç bir şekilde sürürken poz verdikleri gibi, camilere girip insanları katlederken de kameralara poz vermiş ve bunu kendi ülkelerindeki insanlara moral kazandırmak için göndermişlerdi. İnsanları katlederek seçim propagandası yapan Bush'u ikinci kez iş başına getiren anlayışa bu tür görüntülerle moral kazandırma girişimini aslında çok fazla da olağandışı görmemek gerekir.

Felluce'deki savaşın yürütüldüğü ortamdaki hâkim şartların saldıranlar açısından da saldırıya uğrayanlar açısından da muhtelif avantajları ve dezavantajları bulunmaktadır. Saldıranlar açısından en önemli avantajı silah, teçhizat ve asker teknolojisi yönünden üstünlüktür. Saldıranlar en modern uçaklardan kimyasal ve biyolojik bombalara kadar bütün savaş teknolojisine sahip durumdalar ve hepsini de sorumsuzca, sınırsızca kullanabilmektedirler. İşgalciler kendileri çok sayıda asker yığdıkları gibi kukla olarak kullandıkları yönetimin üç beş kuruş karşılığında topladığı çapulcu takımını da peşlerinden sürükleyebiliyorlar ve bu çapulcular bölge şartlarını iyi bildiklerinden işgalcilerin işlerini kolaylaştırıyorlar. Saldıranların üçüncü bir avantajları ise hedeflerinin oldukça geniş ve rahat olmasıdır. Şöyle ki onlar karşılarındaki insanlara zarar vermek için çocuk - yaşlı, kadın - erkek, sivil - asker ayırmadan bütün herkesi hedef alabiliyorlar. Bu konuda herhangi bir sınır ve ahlâki ölçü tanımıyorlar. Karşılarında ise her tarafı insanla dolu bir şehir var. Neresine bomba atsalar, neresine silah sıksalar bir veya daha fazla insana isabet ettirebiliyorlar. Öbürleri ise kendilerini siper arkalarına saklayan, bedenlerini ve başlarını zırhlı giysilerle korumaya almış, askeri stratejiye göre hareket eden, aralarında haberleşerek gelişen her tehlikeden birbirlerini haberdar eden düzenli orduyla savaşmak zorunda. Yani bir taraf koyun avına çıkan kurtlar, diğer taraf ise kurt avına çıkan çobanlar gibi. Kurtlar vadinin neresine dalsalar bir av yakalayabiliyor. Çobanlar ise hem kendilerini korumak için dikkatli olmak hem de kendilerini sürekli bir yerlere saklayan kurtları bulabilmek için köşe bucak arama yapmak zorundalar. Saldıranların dördüncü avantajları dünyaya yön veren önemli medya organlarını arkalarına almış olmalarıdır. Bu yüzden onların tüm pislikleri gizli tutulurken, dünya kamuoyu hep onların pencerelerinden bilgilendirilirken saldırıya uğrayanlar doğru düzgün seslerini duyurma imkânı bile bulamıyorlar. Yine bu yüzden, dünya kamuoyuna onlar hakkında sürekli yalan haberler yayılırken saldırganların en çirkin fiilleri bile gizli tutuluyor veya birtakım gerekçelere dayandırılıyor. Uluslar arası platformdaki diplomatik desteği veya umursamazlığı da buna ilave edebiliriz. Saldıranların beşinci ve en önemli avantajları ise saldırı konumunda olmalarıdır. Çünkü saldırı konumunda olmak her zaman bir avantajdır.

Saldırıya uğrayanların en önemli avantajları ise inanç ve kararlılıklarıdır. Bu inanç ve kararlılık sebebiyle ölüm ve yaralanma onları pek yıpratmazken karşı tarafı ciddi şekilde yıpratmaktadır. İşgalci taraftan bir kişi yanındaki arkadaşının öldürüldüğünü veya yaralandığını görünce ciddi bir moral kaybına ve psikolojik sıkıntıya maruz kalıyor. Çünkü sıranın kendine gelebileceği korkusuna kapılıyor. Ölüm beklentisi ise onun için ciddi bir endişe ve korkuya sebep oluyor. Zira ölümün ya tümüyle son oluş olduğunu düşünüyor. Ya da yaptığı zulüm ve haksızlıkların bir hesabıyla karşı karşıya gelebileceğini tahmin ediyor. Çünkü saldırılarında ne kadar insafsız olsa da: "Eğer ölümden sonra bir diriliş varsa bu zulümlerin de bir hesabının olması gerekir" kanaatini kafasının bir yerinde soru işareti veya tereddüt şeklinde de olsa bulundurma zorunluluğu duyuyor. Dolayısıyla cephedeki bir arkadaşını kaybetmek onun savaş gücünü kaybetmesine sebep oluyor. Saldırıya uğrayan taraftan ise bir mücahit arkadaşını kaybettiğinde onun kanının yerde kalmaması, bayrağının yere düşmemesi, kendisi toprağa düşse de idealinin düşmemesi için mücadeleye daha bir azimle ve kararlılıkla sarılıyor. İşte saldıran tarafın çok daha güçlü olmasına rağmen karşısındaki direnişin azimle devam etmesinin en önemli sebebi budur.

Burada saldırıya karşı mücadele verenlerin bir avantajları ise kendilerinin gönüllü saldıranların ise zorunlu savaşmalarıdır. Bu fark savaş gücü ve azmi arasında da önemli bir farka sebep oluyor.

Yukarıda verdiğimiz bilgilerden anlaşılacağı üzere saldıranların dış görünüş itibariyle avantajları çok daha fazladır. Ama buna rağmen karşılarındaki mücahitler büyük bir kararlılıkla mücadelelerini sürdürebilmişlerdir. Bunun en önemli sebebi zikrettiğimiz iki önemli avantajdır. Bunlar da maddiyatla değil tamamen maneviyatla ilgilidir. Maneviyattaki avantajlar ise Yüce Allah'ın lütfuyla elde edilen avantajlardır. Bu yüzdendir ki Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Onları siz öldürmediniz. Fakat Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın. Fakat Allah attı. Böylece mü'minleri güzel bir şekilde imtihan etmek istedi. Allah duyandır, bilendir." (Enfal, 8/17) Yüce Allah'ın lütfu olan bu manevi üstünlük tarihte birçok güçlü kalabalık topluluğa karşı küçük grupların üstünlük ve zafer elde etmelerine sebep olmuştur. Bu konuda da Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Kendilerinin Allah'a kavuşacakları kanaatini taşıyanlar ise: "Nice az topluluk vardır ki, Allah'ın izniyle, kalabalık topluluğa üstün gelmiştir. Allah da sabredenlerle beraberdir" dediler." (Bakara, 2/249)

İşgalci saldırganlar vahşette sınır tanımadıklarından ve yukarıda zikrettiğimiz avantajlara sahip olmalarından dolayı Felluce'de yaşayan Müslümanlara büyük zayiat verdirmişlerdir. Bunu artık bütün dünya görüyor. Ancak burada yaşanan gelişmelerin kamuoyuna yansıtılmasında bazı önemli yanlışlıkların yapıldığını düşünüyoruz. Medya organlarında sürekli ümitleri öldürücü, geleceğe karamsar bir gözle bakılmasına sebep olucu yayın yapılmakta, İslâmi medya organları da farkında olmadan buna alet olmaktadırlar. Çağdaş haçlı - Siyonist ittifakının gerçek yüzünü gözler önüne sermek için orada yaptıklarını ve yaşanan olayları yansıtmak elbette gerekir. Ama yorumlarda sürekli "Felluce'den sonra sıra nerede? Felluce düştü Irak da düşüyor!" türünden mesajlar veriliyor. Oysa bu tür mesajlar ABD'nin psikolojik savaşına yarar sağlamakta ve saldırgan politikasının önünü açmaktadır. Çünkü: "Felluce'den sonra sıra nerede?" türünden bir mesaj verildiğinde bir bakıma kamuoyu böyle bir saldırıya zihnen hazırlanmakta, bir sonraki saldırıyı olağan karşılayacak konuma gelmektedir. Oysa böyle bir mesaj vermek yerine Felluce'deki saldırının vahşetini ortaya koyarak kitleleri tepkiye teşvik etmek daha yerinde olur. Bu arada ABD'nin gizlediği birtakım gerçekleri de ortaya çıkararak onun psikolojik savaşının etkisini azaltmaya çalışmak gerekir. Çünkü ABD, Irak'a saldırısının başlangıcından buyana askeri kayıplarını sürekli gizlemektedir. Gerçekler onun açıklamalarında verilen bilgilerden çok farklıdır. Özellikle Felluce direnişi karşısındaki kayıplarını yüzde doksan oranında gizlemiştir. Bunları da gündeme taşımak ve ABD askerlerinin birçoğunun tabut içinde geri gittiklerini dile getirmek gerekir.

Amerikan işgal güçleri Felluce'ye Irak'taki direnişin belini kırmak amacıyla geniş çaplı bir saldırı düzenlemiştir. Bu saldırısının başarılı olması durumunda diğer bölgelerdeki direnişin zayıflatılmasının kolaylaşacağını ummaktadır. Bu açıdan söz konusu saldırı operasyonuna büyük önem vermekte, direnişi kırabilmek için vahşeti sınırsız bir şekilde icra etmektedir. Bu açıdan işgalci saldırganlar ve onların kuklaları açısından Felluce saldırısı büyük önem taşımaktadır. Ancak Müslümanlar açısından da Felluce önemli bir ribat noktasıdır. Bir Çanakkale konumundadır. Bu sebeple tüm dünya Müslümanlarının bu noktaya sahip çıkması, direnişi desteklemesi, Amerikan emperyalizmine karşı tavır koyması gerekmektedir.

Şarmu'ş-Şeyh Toplantısı ve İşgali Meşrulaştırma Operasyonu

İşgalcilerin Felluce'de vahşi saldırılar düzenledikleri ve oluk oluk kan akıttıkları günlerde Irak'a komşu olan ülkelerin Dışişleri bakanları da olaylara bigane kalmadıklarını gösterebilmek için Mısır'ın turistik Şarmu'ş-Şeyh kasabasında bir uluslar arası toplantı düzenlediler. Ancak ne yazık ki toplantıya katılanlar işgalcilerin vahşi saldırılarına tepki göstermek yerine onların oturtmak istedikleri siyasi yapının önünü açacak konular üzerinde durdu, sonuç bildirilerinde de yine işgalci ABD'nin ve onun kukla yönetiminin işine yarayacak bir üslup kullandılar. Toplantıda ve sonuç bildirisinde ağırlıklı olarak 30 Ocak 2005'te düzenlenmesi planlanan seçimler ve bu seçimlerin icra edilmesi için geçici hükümete destek verilmesi üzerinde duruldu. Oysa işgalin gölgesinde gerçekleştirilecek bu seçimler Irak'taki halkın iradesini yansıtmayacağı gibi meşru olmayan bir yönetime meşruiyet kazandırma amacına hizmet edecektir.

Toplantıya katılanlar BM'den seçimlerin güven içinde yapılabilmesi için aktif rol almasını ve yeterli miktarda görevli atamasını istediler.

Şarmu'ş-Şeyh toplantısının sonuç bildirisinde işgalci saldırgan güçlerden "çok uluslu kuvvetler" olarak söz edilmesi de dikkat çekti. Bu ifadeyle bir bakıma gayri meşru işgale uluslar arası platformda bir meşruiyet kazandırılmış oldu.

Adam kaçırma ve rehin alma eylemleri şiddetle kınanırken işgalcilerin Felluce'de gerçekleştirdikleri vahşi katliamdan, saldırgan askerlerin camilere girerek yaralı insanları başlarına kurşun sıkarak katletmelerinden tek kelimeyle bile söz edilmedi.

Sonuç itibariyle Şarmu'ş-Şeyh toplantısında ele alınan konular ve sonuç bildirisinde vurgulanan hususlar sadece işgalcileri ve onların hizmetindeki kukla geçici hükümeti memnun etti. Bu sebeple kukla geçici hükümetin Dışişleri bakanı Hoşyar Zebari toplantı sonrası düzenlediği basın toplantısında memnuniyetini dile getirdi.

Bush Saltanatını Kanla Korudu

ABD başkanı Bush uzun süren bir pazarlık ve çekişmeden sonra sultasını korumayı başardı. Burada en çok dikkat çeken ve üzerinde düşünülmesi gereken husus ise Bush'un bu başarıyı kan yoluyla elde etmiş olmasıdır. Çünkü o başkanlık yarışmasında propagandasını sürekli Irak'ta kan akıtmak, saldırılarını yoğunlaştırmak suretiyle yaptı. Özellikle seçimin yaklaştığı günlerde Irak'ta saldırılarının şiddetini artırması kuvvetli bir ihtimalle kanla propagandanın işe yaradığını görmesinden ileri geliyordu. Zaten kamuoyunu yönlendiren birtakım kuruluşların ve lobilerin de Irak'taki saldırılara paralel olarak Bush'a desteklerini artırmaları ve onun oy trendini yüksek göstermeye başlamaları kanla propagandanın bir getirisiydi. Neticede Bush kanlı saldırıların ve vahşetin sonucunu alarak başkanlık koltuğunda kalmayı başarabildi. Bu, ABD'de seçici kitlenin ve bu kitleye yön verenlerin yaklaşımlarını, anlayışlarını, dünyaya bakış açılarını ortaya koyması yönünden son derece ibret verici ve düşündürücüdür.

Arafat'ın Şüpheli Ölümü

Uzun yıllardan beridir Filistin cephesinde önemli bir konumda olması sebebiyle Filistin davasıyla ismi özdeşleşmiş olan Yasir Arafat şüpheli bir ölümle dünyaya veda etti. Arafat'ın önceden birtakım rahatsızlıklarının olduğu biliniyordu. Ancak bunlar ani bir şekilde ölüme götürecek türden rahatsızlıklar değildi. Bu yüzden son dönemde sağlığının ani bir şekilde kötüleşmesi ve hızlı bir şekilde ölüme gitmesi birtakım şüphelere sebep oldu. Zaten sağlığının birden kötüleşmesi üzerine hastaneye kaldırılması esnasında kendisiyle ilgilenen doktorları zehirlenmiş olabileceği ihtimaline dikkat çekmişlerdi. İsrail işgal devleti yetkililerinin, sağlığının kötüleşmesinin hemen ardından onun için mezar yeri tartışmaları başlatmaları ve ölümüne kesin gibi bakmaları bir şeyler bildiklerine işaret ediyordu. Onun ölümünün etrafında bunların dışında da tereddüde yol açan birçok şey vardı. Böyle olmasına rağmen ölüm sebebini kesin ve net bir şekilde ortaya koyan bir rapor hazırlanmadı. Fransa'da son tedavisinin yapıldığı ve ölümünün gerçekleştiği hastane tarafından verilen raporlar da bu konudaki tereddütleri ortadan kaldırabilecek nitelikte değildi.

Arafat Sonrası Filistin Tartışmaları

Arafat'ın sağlığının kötüleşmesi üzerine işgalci Siyonist devlet adına açıklama yapanlar genellikle Filistin'in ondan sonra kendi içinde kavgaya ve iç çatışmaya sürükleneceği iddialarında bulundular. Bu iddialar birçok yerde gündemi oluşturdu ve Arafat sonrası Filistin'le ilgili tartışmalar başlatıldı. Oysa söz konusu iddialar vakıayı ortaya koymaktan ziyade işgalci Siyonistlerin temennilerini ve arzularını dile getiriyordu. Ayrıca onların iddia ettikleri gibi Filistin'deki farklı gruplar arasında bir liderlik kavgası ve rekabeti de bulunmuyordu. Son dönemde ortaya çıkan birtakım ihtilaflar ve bu ihtilaflara dayanan bazı şiddet olayları da farklı gruplar arasında değil Arafat'ın liderliğindeki el-Fetih'in kendi içindeki farklı kanatlar arasında vuku buluyordu. Özellikle kitlesel açıdan en geniş taban desteğine sahip olan ve İslâmi hareketin başını çeken Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)'ın şimdiye kadar Filistinlileri bir iç kavgaya ve sürtüşmeye sürükleyecek tavırlardan son derece kaçındığı, bu konularda oldukça hassas davrandığı bilinmektedir. Ayrıca Filistin davası bir isme münhasır dava değildir. Bunun yanı sıra Filistin davasında şimdiye kadar herhangi bir şekilde liderlik sorunu da yaşanmamıştır. Nitekim Arafat sonrasında yaşanan gelişmeler işgalci Siyonist saldırganların ümit ve temennilerini boşa çıkardı. Biz de Arafat'ın sağlığının kötüleştiği günlerde ve ölümü sonrasında yaptığımız yorumlarda bu hususu dile getirerek söz konusu iddiaların sadece işgalcilerin temennileri olduğunu vurgulamıştık. Biz Allah'ın izniyle onların arzu ve temennilerinin bundan sonra da boşa çıkacağını umuyoruz.

Filistin özerk yönetimi bünyesindeki yeni siyasi yapılanmanın belirlenmesi ve lider kadrosunun oluşturulması için başvurulacak en uygun metot seçimdir. Bu alandaki gelişmeleri inşallah günlük ve haftalık yazı ve yorumlarımızda gündeme taşımaya çalışacağız.