Ekim 2004, Ribat dergisi
Ramazan bir ibadet ve kardeşlik mevsimidir. Bu mevsimde bütün İslam âleminde dikkat çekici bir canlılık ve hareketlilik hissediliyor. Müslümanlar arasında kardeşlik ve dayanışma ruhu canlanıyor. Yardımlaşma ve dayanışma duyguları etkisini gösteriyor.
Orucun en önemli hikmetlerinden biri de açlık ve ızdırap içinde olan kardeşlerimizin acılarını hissetmek, onların sıkıntılarını paylaşmaktır. Bunun fiiliyata dökülmesi için Ramazan'a özel olarak fıtır sadakası adında bir sadaka uygulaması da getirilmiştir. Bu sadaka sembolik de olsa tüm Müslümanların birbirlerinin dertleriyle dertlenmelerini sağlama açısından büyük anlam ve önem taşımaktadır. Ayrıca "damlaya damlaya göl olur" sözünde ifade edildiği üzere bu küçük damlalar bir yerde toplanınca büyük havuzlar oluşabilmekte ve sıkıntı içinde yaşayan pek çok mü'min kardeşimizin yarasına merhem olabilmektedir. Ancak mümin olarak ilgi alanımızı daraltmamamız, ümmet bilinci içinde tüm Müslümanların dertleriyle dertlenmemiz gerekir. Maddi imkânlarımız sıkıntı içindeki tüm Müslümanlara el uzatmamız için yeterli olmayabilir. Ama hiç olmazsa düşünce ve ilgi sınırlarımızı daraltmayalım. Dünyanın neresinde olursa olsun Müslüman kimliği taşıyan herkesin bizim kardeşimiz olduğunu unutmayalım.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'in bir yerinde şöyle buyuruyor: "Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de Rabbinizim. Öyleyse benden sakının." (Mu'minun, 23/52) Bir başka âyeti kerimede de şöyle buyurmaktadır: "İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin." (Enbiya, 21/92) Resulullah (s.a.s.) de bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: "Mü'minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine acımadaki örnekleri adeta bir beden örneğidir. Onun bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da uykusuzluk ve ateşle ona katılır."
Burada Müslümanların ümmet olarak bütünlüğüne, birliğine dikkat çekilmekte, her zaman birbirleriyle dayanışma içinde olmaları gerektiği vurgulanmaktadır. Zaten sömürgeci güçlerin Müslümanlar üzerinde dünyevi üstünlük sağlamaları ve onları siyasi yönden hâkimiyet altına almaları da bu şuurun yani ümmet şuurunun zayıflatılmasından sonra olmuştur. Bu konuda en etkili akımın da kavmiyetçilik akımı olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu konuda şimdiye kadar çok şey söylenip yazıldığından fazla kelime sarf etme gereği duymuyorum. Ancak: "Yiğit düştüğü yerden kalkar" atasözünde vurgulanan gerçeği dile getirerek Müslümanların yeniden üstünlük sağlamalarının, siyasi otoritelerini oluşturmalarının ancak yeniden ümmet şuuruna, dayanışma ve güç birliği anlayışına kavuşmalarıyla mümkün olabileceğine dikkat çekmek istiyorum.
İslam ümmeti bir bütündür. Bundan dolayı İslami kimlik etnik kimlikten önce gelir. Ama ne yazık ki 19. yüzyılda Batı'dan ithal edilen kavmiyetçi anlayışlar ve sömürgeci güçlerin etnik kimliklere göre İslam coğrafyasını küçük parçalara ayırmaları İslam ümmetindeki bütünlüğü bozmuştur. Müslümanlar kendi iradeleri dışında ve genellikle etnik kimliklere göre belirlenen sınırların içine hapsedildiler. Sonra bu küçük parçaların içindeki etnik unsurların her birinin başına kendilerini yeterince meşgul edecek meseleler çıkarıldı. Ayrıca birbirleriyle irtibatları da zorlaştırılarak birbirlerinin dertleriyle dertlenmeleri engellendi. Dolayısıyla artık düşünceleri de kendi iradelerinin dışında çizilmiş olan bu sınırların içine hapsedilmiş oldu. Bu durum ümmet bilincinin büyük zarar görmesi hatta neredeyse tamamen kaybolması sonucunu doğurdu. Ancak bizim bugün İslami bilinçlenmeye öncülük etme iddiasındaki insanlar olarak en azından düşünce ve ilgi alanımızı bu sınırların dışına taşırmamız ve bu sınırları tüm dünya Müslümanlarını kapsayacak şekilde genişletmemiz gerekiyor. Eğer kafalarımızda oluşturulmuş bu sınırları atamaz, sınır tanımayan bir ümmet bilincine kavuşamazsak İslami bilinçlenmeye öncülük iddiamız tamamen sözde kalır.
Bugün Müslümanların en azından birbirlerini tanıma, aralarında daha sıkı bağlar kurma ve evrensel İslâmi düşünceyi yaygınlaştırma çabaları içine girmeleri ümmet şuurunun yeniden canlanmaya başladığını göstermektedir. Bunun yanı sıra baskı ve zulüm altındaki Müslümanlara maddi ve manevi yönden yardımcı olma ihtiyacı da bu şuurdan kaynaklanmaktadır. Fakat hiçbir zaman gelinen noktanın son nokta olduğunu düşünmemek, sürekli ileriyi hedeflemek, her gün bir adım daha ileri geçmeye çalışmak gerekir.
Dünya Müslümanları bu Ramazan'a da çeşitli sıkıntılarla ve acılarla giriyorlar. İslâm dünyasının birçok yöresindeki yaralar bu Ramazan'da da kanamaya devam ediyor. Bu yaraların sarılması ve kanamaların durdurulması ise ancak Müslümanların kendi aralarında dayanışmalarıyla, ümmet şuuru içinde birbirlerine destek olmalarıyla ve aynı bütünün birer parçası oldukları şuuruyla hareket etmeleriyle mümkün olacaktır. Bugün dünyaya hükmetmeye çalışan güçlerin Müslümanların kanayan yaralarıyla ilgileniyormuş gibi görünerek ne gibi oyunlar çevirdiklerini, Müslümanları sürekli oyuna getirerek onları hep başkalarının tahakkümü altında yaşamaya zorlamak için çaba sarf ettiklerini hep birlikte görüyoruz. Bu güçlerin sözde uluslararası hukuktan, insan haklarından ve benzeri süslü kavramlardan söz etmelerinin de sadece perde arkasında çevirdikleri oyunları kamufle etmekten başka amaç taşımadığını artık sadece Müslümanlar değil bütün insanlık görüyor. O halde bu güçlerden Müslümanlar lehine, hatta insan hakları adına bir şey beklemek yersiz bir beklenti olur. Zaten böyle bir beklenti içinde olanlar da sonuç alamadıklarını görünce ümitsizliğe kapılıyorlar. Ama biz ümidimizi onlara bağlamadığımızdan onların söz konusu tavırları karşısında da ümitsizliğe kapılmıyoruz. Biz ümidimizi en önce Allah'a sonra Müslümanların kendi aralarındaki dayanışmalarına ve iman duyarlılığından kaynaklanan güç birliğine bağlamış durumdayız. Allah'ın izniyle bu yöndeki duyarlılığın her geçen gün biraz daha arttığını görünce geleceğe daha bir ümitle bakabiliyoruz.
Bu mübarek ayın bereketinden dolayıdır ki bu ayda mü'minler arasındaki kardeşlik ve yardımlaşma duyguları daha da pekişmekte, ümmet bilinci biraz daha kendini hissettirmektedir. Ne var ki, mü'minler arasında dayanışma ve kardeşlik duygularının pekişmesi, birbirlerine karşı tarihi düşmanlıkları olsa da İslam karşısında ittifak kurabilenleri, en önemli ortak yanları İslam düşmanlığı olanları huzursuz etmektedir. Bundan dolayı bu mübarek ayda onların kin ve düşmanlıkları biraz daha kabarmakta, saldırganlık ruhları daha bir dışa yansımaktadır.
"Haçlı ruhu"nun çağdaş temsilcilerinin başını çeken ABD, Ramazan'a doğru Irak'taki vahşi katliamlarını artırdı. Irak işgali öncesinde Kuveyt'e yerleşen Amerikan askerlerinin bir Ramazan öncesinde Iraklı Müslümanların tepesine yağdırdıkları füzelere: "Bu bir Ramazan hediyesidir" diye yazmaları belki birçoklarının zihinlerinden silinmiştir. Bu ifade onların yüzyıllar öncesindeki atalarından devralarak bugüne kadar getirdikleri ve bugün hâlâ canlı tutmaya çalıştıkları "haçlı ruhu"nun dışa yansımasıydı. Bu ifade aynı zamanda onların İslam düşmanlıklarının kendi ifadeleriyle "radikal" ya da "siyasal" İslamcılığa yönelik olmadığını, gerçekte tüm Müslümanlara karşı içlerinde bir kin ve düşmanlık duygusu taşıdıklarını, ancak bu duygularını gizlemek ve İslami bilinçlenmeye yönelen saldırganlıklarına gerekçe oluşturmak amacıyla bu tür hayali kavramlar ürettiklerini gözler önüne seriyordu.
İşte o haçlı ruhu bugün Irak'ta oluk oluk kan akıtmaya devam ediyor. Onun himayesi altındaki Siyonist işgalciler Ramazan'ın yaklaşmasıyla birlikte kin ve düşmanlıklarını biraz daha fazla dışa yansıtmaya, cinayetlerini, saldırılarını, yıkımlarını ve tahribatlarını artırmaya başladılar. Amerikan işgalcilerin Irak'taki katliamlarını artırmaları onların işlerini biraz daha kolaylaştırdı. Çünkü dünya kamuoyunun dikkatlerinin Irak'taki katliamlara çekilmesi Siyonist işgalcileri rahatlatıyor ve saldırılarını daha da artırmalarına fırsat sağlıyor.
Bu arada çağdaş haçlı ittifakının bir öncü gücü gibi çalışan BM, ABD'nin istekleri doğrultusunda Sudan'ı kıskaca alma amacıyla bir karar çıkardı. İran'ı da yine ABD'nin istekleri doğrultusunda sıkıştırmaya devam ediyor.
Haçlı dünyasının bir başka cephesini oluşturan Rusya, Çeçenistan'ın başına yeni çoraplar örmek amacıyla bütün dünya kamuoyunu etkileyecek oyun oynamaya çalıştı. Ama bizim kanaatimize göre bu oyunu ABD kadar beceremedi ve öncekilerde olduğu gibi bu sefer de ağzına burnuna bulaştırdı. Dolayısıyla bu oyundan istediği sonucu alacağını tahmin etmiyoruz.
Bugün Müslümanların her tarafta acılarla ve ızdıraplarla karşı karşıya olmalarının, bu mübarek Ramazan ayını da kanayan muhtelif yaralarla karşılamalarının en önemli sebebi kendi içlerinde bir bütünlük, dayanışma gerçekleştirememiş olmalarıdır. Böyle olmasına rağmen hâlâ birçoklarının "ümmet bilinci"nin önemini kavrayamamaları ve ümmetin bu duruma düşmesine sebep olan ayrılıkçı, fırka ve fraksiyon temelli ideolojilerde çıkış aramaları emperyalizmin oyununa gelmekten başka bir şey değildir. İslâm düşmanlarının haçlı ve Siyonist kanatları tarihte birbirleriyle sürekli kanlı bıçaklı olmalarına, haçlı dünyasında asırlar süren bir anti-semitizm probleminin yaşanmış olmasına rağmen bugün İslâm âlemi karşısında önemli bir ittifak oluşturduklarını görüyoruz. Hal böyleyken İslâm ümmetinin birlik ve bütünlüğün önemini kavrayamamak yaralarımızın sürekli kanayıp durmasına sebep olacaktır.
Unutmamak gerekir ki dünya globalleşmiş durumdadır. Böyle bir dünyada herhangi bir toplumun tek başına bağımsızlığına kavuşması mümkün değildir. Artık gerçek bağımsızlık ancak dayanışma, işbirliği ve globalleşme yoluyla gerçekleştirilecektir. Kısacası Müslümanların yeniden ümmet olmaya ihtiyaçları var. Ümmet bilincine ulaşabilmek için de öncelikle birbirlerinin dertleriyle dertlenmeleri, birbirlerinin gündemlerini takip etmeleri zorunludur. Eğer ki biz kendimizi Türkiyeli Müslümanlar olarak İslam ümmetinin tamamı gibi görürsek, çağdaş sömürgeci güçlerin bizim için biçtiği kaftanı istesek de istemesek de giymek zorunda kalırız.
Ümmet bilincinin yeniden ihya edilmesi ve pratik hayata taşınması için Ramazan önemli bir fırsattır. Bu mübarek ayda kendi irademiz dışında çizilen sınırları aşabilmeli ve tüm Müslümanları kapsayacak bir duyarlılığı hâkim kılmanın yollarını araştırmalıyız. Bu duyarlılığın pratik hayata yansıması en önce "sahiplenme" ile başlar. Sonra bu sahiplenmenin sadece duygu ve düşüncede kalmayıp pratiğe yansıması için neler yapabileceğimizi araştırmalıyız. Örneğin Filistin'de Siyonist vahşetin babasız bıraktığı bir yetime el uzatma imkânımız varsa bunu değerlendirebilmeliyiz. Bu konuda genellikle yakınlığa birinci derecede önem veriliyor. Evet, yakın çevredekilere el uzatmanın büyük önemi var. Ama bir de ihtiyaçta önceliğe dikkat etmek gerekir. Yakın çevredeki en azından yiyecek yemek, yatacak yatak bulurken bazı zorunlu ihtiyaçlarını karşılama imkânlarından yoksun iken uzaktaki her türlü ilgi ve imkândan yoksun, sahipsiz haldeyse o zaman bir öncelik durumu ortaya çıkar.