ABD ve İşkence

14 Mayıs 2004 Cuma, Cuma dergisi

Amerikan emperyalizminin Irak'ta sergilediği vahşet iki hafta önce medyaya sızdırılan fotoğraflarla tescillenince doğal olarak bütün dünyada tepki sesleri yükseldi. Bu tepki seslerinde özellikle dile getirilen bir husus var: "Ortadoğu'ya demokrasi ve özgürlük götüreceğini iddia eden ABD bu mudur?" Gerçi ABD'nin iddialarına nispetle böyle bir sorunun sorulması tabiidir. Ancak onun sömürge altında tuttuğu veya tutmaya çalıştığı ülkelere demokrasi ve özgürlüğü götürmeyi hiçbir zaman gaye edilmediğinin, böyle bir endişesinin de olmadığının artık her türlü sorgudan müstağni olarak bilinmesi gerekir.

İşkence, zulüm ve vahşet ABD'nin kuruluşundan buyana izlediği ve hiçbir zaman değiştirmediği bir siyasi çizgisidir. Her şeyden önce ABD işkence ve şiddet üzere kurulmuştur. Çünkü ABD de tıpkı İsrail gibi işgal yoluyla ve hak sahiplerinin haklarının gasp edilmesi suretiyle kurulmuş bir devlettir. Bu bakımdan kuruluş itibariyle meşru temellere dayanmaz. Meşru olmayan bir hâkimiyetin sürdürülmesi ise ancak şiddet ve kuvvet yoluyla mümkün olabilir. Çünkü adaletin, hukukun icra edilmesi, siyasi ahlâk kurallarına uyulması durumunda meşru hak sahiplerine haklarının verilmesi gerekir. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi için ise güçle adaletin bir elde toplanması gerekir. Güç ve adalet bir elde toplanmazsa zulüm ortaya çıkar. İşte ABD'de de böyle olmuştur. Bugün dünya genelinde zulmün ağır basmasının en önemli sebebi de global hâkimiyeti ele almaya çalışan ABD'nin gelenek haline getirdiği şiddet, işkence, baskı ve zulme dayanan tutumu, siyasetidir.

Irak'taki işkenceleri gözler önüne seren fotoğraflar ABD vahşetinin ne düzeyde olduğunu bütün dünya kamuoyunun dikkatlerine sundu. Ama insanlık bu fotoğraflara bakıp da, işkence ve vahşetin ABD açısından yeni bir şey olduğu yanılgısına kapılmamalıdır. Ama ne yazık ki insan hafızasının zayıflığı ve unutkanlığı, medya organlarının oldukça çirkin imajları güzel göstermeye çalışan makyajlama çabalarının gerçekleştirdiği başarılar geçmişte yaşananların çabuk unutulmasına sebep olabilmektedir. Oysa Guantanamo'da icra edilen vahşet çok uzakta değildir. Nitekim oradan da işkence fotoğraflarını ABD önce kendi elleriyle medyaya dağıttı ve bu görüntüleri İslâm âlemine yönelik psikolojik savaşın bir malzemesi olarak kullanmaya çalıştı. Sonra dünya kamuoyunun tepkileriyle karşılaşınca hemen imaj değişikliği yapma çalışmaları başlattı. Ama bir yandan da yine o manzaraların birer tehdit aracı, psikolojik savaşın malzemesi olarak zihinlerde kalmasını engellemedi. Tümüyle zihinlerden, hafızalardan silinmesini istemedi. Çünkü ileriye dönük hesaplarda o görüntülere ihtiyacı vardı.

Amerikan vahşetinin Guantanamo esir kampıyla başlamadığını da biliyoruz. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere her şeyden önce bu devletin kuruluşu vahşetle olmuştur ve temeli kan üzere oturtulmuş, yapısının sağlamlaştırılması için sürekli kanla sulanmış, hayatta kalabilmek için de devamlı kanla beslenmiştir. Üstelik bu kanla sulanması ve kanla beslenmesi alelade bir şekilde değil, işkenceyle, tarihin benzerlerine çok az şahit olduğu iğrenç, hayvani uygulamalarla olmuştur. Kızılderililere neler yapıldığını Amerikan tarihinden okursanız bu devletin işkence ve vahşet uygulamalarının ne kadar derinlerden geldiğini çok iyi anlarsınız. Üstelik o insanlara bu uygulamalar herhangi bir hak savaşından, pazarlıktan dolayı değil onların öz yurtlarının, mülklerinin, meşru haklarının ve özgürlüklerinin ellerinden alınması için yapılıyordu. Kendilerine hizmet etmeleri için, öz yurtlarından toplayıp adeta hayvan sürüleri gibi Amerika'ya naklettikleri zencilere yaptıkları muameleler "Kökler" romanında ve bu romanın filmleştirilen şeklinde çok açık bir şekilde ifadesini buluyor. Kaldı ki bu romanda ve filminde anlatılanlar veya canlandırılanlar gerçek hayatta yapılanların yanında sadece "sembolik" bir mahiyet arz etmektedir.

Amerikan emperyalizminin Irak'ta gerçekleştirdiği işkence uygulamaları daha önce değişik vesilelerle gündeme getirildi. Biz de muhtelif yazılarımızda bu işkencelere dikkat çektik. Bir yazımızda, yapılan işkencelerle ilgili bazı ayrıntılara yer vermiştik ve bazıları bu bilgilerin abartılı olduğunu ileri sürmüşlerdi. "Abartılı" iddiası ise Amerikan işgal güçlerinin açıklamalarına dayanıyordu. Oysa bizim yazdıklarımız kesinlikle abartılı değildi, aksine okuyucularımızın çok fazla psikolojilerini olumsuz yönde etkilememek ve morallerini yıpratmamak amacıyla bazı gerçekleri gündeme getirmemeyi tercih etmiştik. Ne var ki o zaman bizim yazmaya utandığımız, dile getirmekten çekindiğimiz gerçekleri, son dönemde medyaya yansıyan fotoğraflar bütün "çıplaklığıyla" gözler önüne serdi. Bu gelişme, Amerikan emperyalizminin çirkin yüzünü örtmeye çalışırken "realist" ya da "objektif" olduklarını sananların, üstelik "realist"liklerinde ve "objektif"liklerinde yine ABD emperyalizminin verdiği bilgileri esas alanların ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını açıkça ortaya koydu. Bu olaydan ABD'nin kendisinin bile örtemediği veya örtmeye gerek görmediği vahşi yüzünü örtme çabasını "objektif gazetecilik" olarak yansıtmaya çalışanların ibret almaları, ders çıkarmaları gerekir.

Bir de bu fotoğrafların medyaya sızdırılmasıyla ilgili birtakım tartışmalar var. Bazıları bu fotoğrafları icra edilen vahşeti vicdanlarına kabul ettiremeyen askerlerin "insani bir sorumluluk" duygusuyla medyaya sızdırdıklarına inanıyor. Bazıları ise ABD yönetiminin bilerek ve birtakım hesaplarla medyaya sızdırdığını düşünüyor. Biz her ikisinin de mümkün ve muhtemel olduğunu düşünüyoruz. Ancak ABD'nin bilerek sızdırmış olabileceği ihtimaline dayandırılan yorumlarda farklı amaçlardan söz ediliyor. Bizim kanaatimize göre eğer ABD bilerek sızdırdıysa en önemli amacı yine Guantanamo görüntülerinin dağıtılması olayında olduğu gibi psikolojik savaş ve hâlen direnmekte olanlara, ya da dünyanın değişik ülkelerinden Irak'taki direnişe destek vermek için bu ülkeye gitmeyi düşünenlere yönelik tehdit amacı taşımaktadır. Malum olduğu üzere ABD Guantanamo'daki işkence ve zulüm görüntülerini resmi ellerden dağıtmıştı. Ama Irak'ta farklı bir metot izlenmiş olabilir. Amaç aynıdır ama burada işin biraz daha bireyselleştirilmesi, devletin işin içinde elinin olmadığı iddiasına gerekçe oluşturulması çabası söz konusu olabilir.

Söz konusu fotoğraflarda Bağdat'taki Ebu Gureyb hapishanesinde yapılan işkenceler ve sergilenen vahşet görülmektedir. Ama ne yazık ki Amerikan vahşeti sadece bu hapishanede yapılan işkencelere münhasır değildir. İşgalci saldırganların daha pek çok yerde benzer vahşi uygulamaları oldu. Bunlardan bazılarının görüntüleri daha önce medyaya yansımıştı. Ancak bundan önce yayınlanan görüntüler, dışarıdan görülebilen açık cezaevlerinde veya evlere, insanların toplu halde bulundukları yerlere yönelik baskınlarda gerçekleştirilen uygulamaların görüntüleriydi. Duvarların arkasında yapılan uygulamalar bunun kat kat fazlasıydı ve Ebu Gureyb hapishanesinde gerçekleştirilen vahşi uygulamaların görüntülerinin medyaya sızdırılmasıyla birlikte o uygulamalardan bazı manzaralar da dünya kamuoyunun dikkatlerine sunulmuş oldu.

Burada hatırlatılmasında yarar gördüğümüz bir husus da Amerikan vahşetine yönelik tepkinin bir dalga gibi gelip geçen heyecandan ibaret olmamasının gereğidir. Dediğimiz gibi ABD kuruluşundan buyana sürekli zulmü ve vahşeti temsil etmiştir. Bugün kendisi Irak'ta ve dünyanın daha başka ülkelerinde bilfiil vahşeti icra ettiği gibi Filistin'de de Siyonist vahşete arka çıkmakta, onu bütün gücüyle desteklemektedir. Böyle bir zihniyeti resmi politika ve gelenek haline getiren ABD bugün bütün İslâm âlemini yeniden şekillendirme çabası içindedir. İşte böyle bir ABD'nin yön verdiği, başını çektiği NATO'nun zirvesi ne yazık ki Haziran ayı sonunda ülkemizde gerçekleştirilecektir. Bütün vicdan sahiplerinin bu zirveye tepkili olduklarını biliyoruz. Ama bir yandan da bu zirveye yönelebilecek sivil tepkilerin önünün kesilmesi amacıyla çeşitli oyunlar oynanmakta, engeller çıkarılması için sebepler hazırlanmasına çalışılmaktadır. İşte bu oyunların ve çabaların etkisinde kalmamak, NATO zirvesine karşı sesleri yükseltmek gerekir. Bu konuda fikri ihtilafları bir yana bırakarak insani değerlerin bizleri bir araya getirdiği ortak zemin üzerinde toplanarak hep birlikte tavırlarımızı koymamız gerekmektedir.

Amerikan vahşetine tepki sadece NATO zirvesine yönelik protestolardan da ibaret kalmamalı. Bu tepkiyi pratik hayata taşıyabilmek için herkes ne yapabileceğini düşünmeli ve mutlaka bir şeyler ortaya koyabilmelidir. En başta ABD ve İsrail ürünlerini boykot programını ciddiye almak, bu konuda duyarlılığı bütün topluma yaymak için gayret sarf etmek gerekir. Herkes ABD ve İsrail ürünlerine verilen paraların bir kısmının mermiye veya füzeye dönüşüp Müslümanların üzerlerine atıldığını yahut Müslümanlara vahşice işkence eden askerlerin karınlarının doyurulmasında kullanıldığını aklında tutmalıdır. "Bir şişe kola neyi değiştirir" diye düşünmemek ve binlerce şişelerin birer şişelerin toplamından ibaret olduğunu unutmamak gerekir. Eğer bu konuda duyarlılığı yaygınlaştırırsak ve ortak faaliyet bilincini geliştirirsek fertleri bir araya getirerek milyonları oluşturduğumuzu ve bu milyonların gücünün ABD vahşetini dize getirebileceğini hatırlarız. Ama böyle bir sonucun alınabilmesi için her bir ferdin mutlaka sorumluluğunun bilincinde olması gerekir.

Bu işkence ve vahşet manzaralarının bir de hâlâ ABD ve siyonizmle ortak paydalar aramaya çalışanların gözlerini açması gerekir. Malum olduğu üzere bazıları, vahşi bir cinayet sonucunda şehit edilen Şeyh Ahmed Yasin'i suçlu ve haksız çıkarabilmek için kendilerine tahsis edilen gazete köşelerinde günlerce yazılar yazdılar. Tabii bu yazılara öbür cihetten baktığınız zaman da, işlenen vahşi cinayeti haklı ve meşru gösterme amacı öne çıkıyordu. Üstelik bunu "muhafazakâr" ya da "…cu" sıfatıyla yaptılar. ABD'nin İslâm dünyasını yeniden şekillendirme ve BOP çerçevesinde Müslümanlara yeni bir kimlik belirleme çabalarına taşeronluk yapmak amacıyla "İslâm ve Demokrasi" antetini kullananlar, toplantılarını ABD'ye taşıdı, burada çağdaş Amerikan emperyalizminin Yen Dünya Düzeni teorisini hazırlayanların ev sahipliğinde fikirler yürütmeye çalıştılar. Bu insanların bütün dünya kamuoyunun dikkatlerine sunulan görüntülerdeki gerçeği nereye oturtabileceklerini, bu vahşeti icra edenlerle yan yana durmanın ne anlama geldiğini çok iyi düşünmeleri gerekir.

Bütün bu hususlara dikkat çektikten sonra vahşetin ve işkencenin ABD için bir resmi çizgi olduğu gerçeğini teyit eden bazı özet bilgileri aktarmak istiyoruz:

* ABD eski Adalet bakanı Ramsey Clark'ın başkanlığında oluşturulan bir komisyonun raporuna göre bundan önceki Körfez savaşında ABD ve müttefikleri Irak'a, Hiroşima'ya atılan atom bombasının yedi katına denk bomba attılar. Bunlardan sadece % 7'sinin belli bir hedefi vardı. Atılan bombaların % 60'ı doğrudan sivil halkı hedef aldı. Bu savaşta nükleer savaş başlığı dışında her türlü silah kullanıldı. Bombalamalar sonucunda Irak'ta 51 cami, 28 hastane, 687 okul imha edildi.

* Amerikan askerlerinin Somali'ye yönelik operasyonda aç ve zavallı insanları yerlerde sürüklemelerinin oluşturduğu vahşet manzaraları hâlâ gözlerimizin önünden gitmiş değildir.

* Amerikan Kongresi, 1987 yılında kabul etmiş olduğu bir kanunla Amerika'daki ilaç şirketlerinin, kullanım süresi geçmiş veya insanlara zararlı olduğu tespit edilmiş ilaçları başka ülkelere satmalarını serbest bıraktı.

* ABD'nin ihraç ettiği tarım ilaçlarının % 25'ini, ABD'de satışına izin verilmeyen tehlikeli ilaçlar oluşturuyor. Öbür yanda dünya istatistiklerine bakıldığında, her yıl 750 bin kişinin tarım ilaçlarından zehirlenerek öldüğü öğreniliyor. Ama insanlık olayın arka planından habersizdir.

* Amerikalı uzmanlar 1943'ten beri atom sanayisinde çalışan 600 binden fazla insanı kalıcı ve belki de ölümcül hastalıkların alıp götürdüğünü kabul ediyorlar.

* Bugünkü Amerikan topraklarının asıl sahipleri olan Kızılderililerin nesillerinin tükenme noktasına gelmesinin sebebi maruz kaldıkları soykırımdır. Bu soykırımında 70 milyon Kızılderili yok edildi.

* Uluslararası Af Örgütü genel sekreteri İan Martin bir açıklamasında ABD'nin bütün dünyada kendini insan hakları savunucusu olarak göstermesine rağmen kendi uygulamalarında insan haklarını hiç gözetmediğine dikkat çekti. İan Martin, bu ülkede polislerin tutuklulara işkence etmelerini, bazı eyaletlerinde uygulanan ölüm cezalarını ve siyasi baskıdan kaçan bazı mültecileri zorla ülkelerine geri göndermesini ABD ile ilgili iddialarına gerekçe olarak gösterdi.

* Torontolu araştırmacı James Bacque, Amerikan ordusunun kaynak ve arşivlerine dayanan bir araştırmasında 1945-46 yıllarında Amerikan ordusunun açtığı esir kamplarında 1 milyon Alman askerinin kasten açlığa mahkum edilerek öldürüldüğünü ortaya çıkardı.

* ABD yönetiminin Vietnam savaşı başta olmak üzere son yüzyıl içerisinde girdiği savaşlarda çoğunlukla yoksul tabakaya mensup olanları ve zencileri savaştırdığına çeşitli yayın organlarında dikkat çekilmiştir.