Aşura Katliamları

12 Mart 2004 Cuma, Cuma dergisi

Çağdaş emperyalizmin saldırgan ve işgalci tutumu İslâm coğrafyasında kan akıtılmasına yol açmaya devam ediyor. Emperyalizm ve onun uzantıları her ne kadar kendilerini sevimli gösterebilmek için "demokrasi, özgürlük ve insan hakları" gibi kavramları propaganda malzemesi olarak kullansalar da onlar sürekli kanla beslendiklerinden, güç ve hâkimiyet sahibi oldukları yerlerde mutlaka kan akıtılacaktır. Onlar bir yandan kan akıtırken, yıkım ve tahribat yaparken, bir yandan da kendilerini haklı çıkarabilmek için başkalarını suçlu göstermeye çalışıyorlar. Bunun için son dönemde kullandıkları en önemli olgu ise "terör"dür. Oysa gerçek anlamda terörün iplerini ellerinde tutanlar ve amaçlarına ulaşmak için terörü araç olarak en çok kullananlar onlardır. Terörü kendi saldırganlıklarına ve hukuksuzluklarına gerekçe olarak gösterdiklerinden yerine göre başkalarının üzerine yükleyebilecekleri terör eylemleri gerçekleştirmekten de çekinmemektedirler. Çünkü onların önlerinde herhangi bir ahlâki engel ve kendilerini engelleyen bir prensip yoktur. Onlar makyavelist felsefeyi benimsemiş olduklarından amaçlarına ulaşmada mümkün olan her şeyi, her metodu ve aracı meşru görmektedirler.

Sürekli kanla beslenen emperyalizm canavarı, Aşura gününde, Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehit edilmesinin yıldönümünü ihya programlarında Irak'ta ve Pakistan'da aynı gün içinde gerçekleştirdiği bombalamalarla büyük bir katliama sebep oldu. Irak'ın Kerbela ve Bağdat şehirlerinde gerçekleştirilen bombalamalarda en son açıklamalara göre 171 kişi hayatını kaybetti. Pakistan'daki bombalamalarda ölenlerle birlikte bu sayı 200'ü aştı. Olaylarda yüzlerce insan da yaralandı. Bombalamalar adeta "bu kadar insanı bir arada yakalamışken, fırsatı kaçırmayalım" anlayışıyla gerçekleştirilmişti.

ABD emperyalizmi olaylardan hemen sonra medya gücünü kullanarak, kendini kamufle etme ve suçu yine "terörün ana odağı" olarak kabul ettirmeye çalıştığı el-Kaide'ye yüklemeye çalıştı. Bu amaçla Irak'taki adamlarından bazılarını da devreye soktu ve onların ağızlarıyla açıklamalar yaptırdı. Irak Geçici Yönetim Kurulu üyesi Muvaffak er-Ruba'i, Amerika'nın CNN televizyonuna yaptığı açıklamada el-Kaide'nin Irak'ta iç savaş çıkarmak amacıyla bu patlamaları gerçekleştirdiğini ileri sürdü. Oysa el-Kaide'nin Irak'ta iç savaş çıkarmak istediği iddiası tamamen tutarsız ve kendi içinde çelişkiliydi. Çünkü el-Kaide'nin Irak'ın içinde bir iç savaş çıkmasından herhangi bir kazancı olmayacaktı. İşgalci güçlere karşı savaş verdiği söylenen bir örgütün, işgal güçlerinin işine yarayacak ve onlara karşı savaşanları zayıf düşürecek bir iç savaş istediğini söylemek son derecede mantıksız ve tutarsızdı. Ama tabii onlar kendi ağızlarıyla ve mantıklarıyla değil efendilerinin ağızlarıyla konuşuyorlardı. Kafalarını da kendilerini bir yerlere yerleştiren efendilerine kiraya vermişlerdi. Dolayısıyla mantık ve akıl kurallarına göre değil efendilerinin kendilerine telkin ettiği şekilde düşünmeleri gerekiyordu.

Olaylar üzerine gerek Şii gerekse Sünni cemaatin ileri gelenleri, yaptıkları açıklamalarda bu olaylardan istifade eden tarafın sadece ABD olduğunu vurguladı ve Müslümanlardan oyuna gelmemelerini, fitnenin içine sürüklenmemelerini istediler. Amerika'nın Irak'a yönelik stratejisi üzerinde araştırmalar yapan bazı uzman kişiler de bu olayların arkasında ABD'nin olması ihtimalinin yüksek olduğuna dikkat çektiler. Bu kişiler Amerikan işgal güçlerinin kendilerine karşı sürdürülen direniş karşısında başarılı olamadıklarını, dolayısıyla bu direnişi zayıflatabilmek için Iraklıları bir iç savaşın içine sürüklemek istediklerini vurguladılar. Çünkü işgal güçleri bu yolla kendilerine karşı savaşanları zayıf düşürebileceklerini ve böylece Irak üzerindeki askeri hakimiyetlerini sağlamlaştırabileceklerini umuyorlar. Böyle bir fitne için en kapsamlı potansiyelin ise Şii - Sünni ayrımı olduğunu düşünüyorlar. Çünkü bu iki unsurun nüfusa oranı birbirine yakındır. Dolayısıyla bir Şii - Sünni fitnesi çıkarılması durumunda ülke nüfusunun bir yarısı diğer yarısına karşı harekete geçirilmiş olacaktır.

Aslında Amerikan emperyalizmi Irak halkı arasında bir Şii - Sünni fitnesi çıkarabilmek için bundan önce de birçok girişiminde bulundu. Bunların en başta geleni de Muhammed Bakır el-Hakim'i hedef alan suikast saldırısıydı. Hatırlanacağı üzere o saldırı da Şiilerin büyük bir camilerine yönelik olarak gerçekleştirilmiş ve başta Ayetullah Muhammed Bakır el-Hakim olmak üzere çok sayıda Şii Müslüman hayatını kaybetmişti. Bunun yanı sıra değişik zamanlarda gerek Şii, gerekse Sünni Müslümanların camilerini, ibadet veya normal toplanma yerlerini hedef alan bombalama eylemleri oldu. İşgalci güçleri bütün bu olayların arkasında "karşıt taraf" olarak gösterdikleri kitlenin elini aramaya çalıştılar. Ancak işgalcilerin "suçlu" olarak göstermeye çalıştıkları taraflar sürekli suçlamaları reddettikleri gibi bu tür eylemleri kesinlikle tasvip etmediklerini de vurguladılar. Bu arada fitnenin içine sürüklenmeleri istenen mağdur taraf da iddiaları gerçekçi ve makul bulmadılar; bilakis ortaya atılan senaryoların tamamen fitne amaçlı olduğunu hemen fark ettiler. Dolayısıyla şimdiye kadarki fitne oyunları hep başarısız kaldı. Bu son fitne oyununun da aynı şekilde başarısız kaldığını görüyoruz. Çünkü gerek Şii ve gerekse Sünni cemaatin ileri gelenlerinin yaptıkları açıklamalarda, bunun ABD'nin, Müslümanları fitnenin içine sürükleme amacı taşıyan haince bir komplosu olduğunu vurgulamaları ve tüm Müslümanları oyuna gelmemeleri için uyarmaları olumlu etkisini göstermiştir.

Amerika'nın Irak'taki fitne çabaları siyonist işgalcilerin fitne çabalarına çok benzemektedir. Bu benzerlik de Aşura katliamlarının arkasında Amerikan emperyalizminin olduğu hakkında ipucu niteliği taşımaktadır. Hatta bazı yorumcular olayların arkasında İsrail istihbaratının olabileceğini de dile getirdiler. İsrail işgal devletinin ve uluslararası siyonizmin bu konuda geniş tecrübesinin olması sebebiyle ortak bir faaliyet içine girişmiş olmaları hiç de uzak bir ihtimal değildir. Lübnan'ı on yıl boyunca kana bulayan ve daha önce turistlerin gözdesi olan Beyrut'u adeta bir harabeye çeviren fitnenin ateşini alevlendirenler siyonistlerdi. Aynı siyonistler Filistin topraklarında da fitne ateşini alevlendirebilmek için birçok kez girişimde bulundular. Ancak buradaki direniş gruplarının özellikle de İslâmi hareketin oldukça hassas davranması, oynanan oyunlara dikkat etmesi işgalcilerin fitne çabalarının sonuç vermesinin engellenmesini sağladı.

Gazze'de de Katliam

Belirttiğimiz üzere emperyalizm ve onun uzantıları kanla beslendiğinden onların hâkimiyeti elde tuttukları her yerde sorumsuzca kan akıtılmaktadır. Filistin topraklarında sürekli kan döken işgalci siyonist devlet son olarak da Gazze'nin el-Bureyc ve en-Nusayrat mülteci kamplarında büyük bir katliam gerçekleştirdi. İşgal güçleri bu iki kampa, 6 Mart Cumartesi'yi 7 Mart Pazar'a bağlayan gece saat 03.00 sıralarında bir saldırı başlattılar. Saldırıda her zaman olduğu gibi evlere ve insanların üzerine rasgele ateş edildi. İşgalcilere karşı direnişçiler büyük bir cesaret ve fedakârlıkla karşı koydular. Bu direniş ve tam bir kararlılıkla verilen mücadele sonucunda işgalcilerin dört tankları imha edildi. Bu dört tankla birlikte işgalcilerin birçok askerlerinin de isabet aldığı tahmin ediliyor. Ancak işgal devleti özellikle askeri kayıplarını gizli tutmaya özen gösteriyor. Çünkü bu kayıplarla ilgili haberlerin yayılması bir yandan kendi askerlerindeki korkunun daha da yaygınlaşmasına, moral kaybının artmasına, savaşma gücünün azalmasına sebep olurken, bir yandan da Filistinlileri daha çok cesaretlendiriyor, mücadele azimlerini artırıyor.

Saldırıda Filistinlilerden 15 kişinin hayatını kaybettiği, bazılarının durumu ağır olmak üzere 85 kişinin de yaralandığı bildirildi. Şehit edilenlerden 11'inin HAMAS'ın askeri kanadı durumundaki İzzettin Kassam Birlikleri'ne mensup mücahitlerden olduğu ifade edildi. Bu mücahitler işgalcilere karşı durarak saldırıya uğrayan halklarını savunmaya çalışırken şehit edildiler. Şehit edilenlerden biri de HAMAS'ın siyasi kanadının ileri gelenlerinden 44 yaşındaki Hasan Ahmed Zühd idi.

Başta HAMAS olmak üzere Filistin'deki direniş örgütleri yaptıkları açıklamalarda işgalcilerin bu saldırılarının karşılıksız kalmayacağını, işgal devletinin bu iğrenç saldırının ona gayet ağır bir bedelinin olacağını vurguladılar. İşgal devletinin bundan önceki saldırılarına karşı oldukça sert intikam eylemleri gerçekleştirildiğinden, saldırıdan sonra yahudi göçmen toplumdaki korku ve endişenin biraz daha arttığı müşahede edildi. Bu da işgal devletinin saldırılarının yahudi göçmen topluma güven vermediğini, bilakis güven probleminin daha da artmasına sebep olduğunu ortaya koyuyordu.

HAMAS'ın siyasi kanadının ileri gelenlerinden Said Sayyam, işgal devletinin el-Bureyc ve en-Nusayrat mülteci kamplarına yönelik saldırılarıyla ilgili değerlendirmesinde işgal devletinin kendi içinde yaşadığı problemi gündem dışına itmek ve Gazze'den çekilirken yenilgiyi kabullenmiş görünümü vermemek için bu saldırıları gerçekleştirdiğini dile getirdi. İşgal devletinin başbakanı bu sıralarda kendi cephesinde çeşitli problemler yaşamaktadır. Bu problemlerin Şaron'un popülaritesini olumsuz yönde bayağı etkilediğini ve "İsrail toplumu" olarak bilinen göçmen yahudi toplumun artık onu istemediğini gösteriyor. Toplumsal araştırmaların ortaya çıkardığı bu neticelerden rahatsız olan Şaron, gündemi değiştirmek ve kendi içindeki problemi Filistin tarafına taşımak amacıyla bu tür vahşi saldırılara ve katliamlara başvuruyor. Ayrıca işgal devleti Gazze'deki yahudi yerleşim merkezlerinin sürekli Filistin direnişinin hedefi olması sebebiyle buraları boşaltmaya karar vermiş bulunuyor. Ancak buraları yenilgiyi kabullenerek boşalttığı imajı vermemek için, çekilme öncesinde bu tür vahşi saldırılara, katliamlara başvurma yoluna gidiyor. HAMAS daha önce yaptığı bir açıklamada da bu noktaya dikkat çekmiş ve işgal devletinden Gazze'den çekilmeden önce birçok saldırı ve cinayet gerçekleştirme ihtimalinin bulunduğunu vurgulamıştı.

İşgal devletinin saldırganlıkta bu derece cüretkâr davranabilmesinin en önemli sebebi ise dünyanın sessizliği ve hatta işgalcileri cesaretlendirici bir tavır sergilemesidir. Uluslararası güçler, sürekli mağdur edilen, haksızlığa uğratılan Filistin tarafını haksız ve suçlu göstermeye çalışırken, işgalci siyonistlerin saldırıları ve katliamları karşısında sessizliği tercih etmektedir.

İslâm Dünyasından Notlar

Irak'a Geçici Anayasa: Uzun süreden beridir tartışması süren ve Şiilerin tutumundan dolayı kabulünün ertelendiği söylenen Irak Geçici Anayasası, sonuçta Geçici Yönetim Kurulu'nda kabul edildi. Bu gelişme Irak'ta yeni bir düzenin ortaya çıktığı ve hâkimiyet devri için zeminin oluşturulduğu imajı verilmek için değerlendiriliyor. Oysa işin gerçeğinde yapılanlar sadece Amerikan senaryosunun hayata geçirilmesinden ibarettir. Anayasanın geçerli olabilmesi için işgalci saldırgan devletin tayin ettiği sömürge valisinin onayından geçmesi gerekiyor. Bu şartlarda bir anayasanın uygulamaya hazırlanması ve sömürge valisinin onayına sunulması her şeyden önce bir hâkimiyet devri değil, halk iradesinin sömürgecilerin iradelerine teslim edilmesi anlamı taşır. Biz şimdilik bu noktaya temas etmekle yetinmek istiyoruz. Allah izin verirse belki ileride anayasayı içerik yönünden de tahlil etmeye çalışırız.

Irak'ta Direniş Yavaşlıyor mu?: Bazıları Irak'ta direnişe karşı alınan tedbirlerin sonuç verdiğini ve direnişin geri gittiğini ileri sürüyorlar. Oysa yapılan, eylemlerin örtbas edilmesi, haberlere sansür uygulanması suretiyle sanki direnişte bir gerileme olduğu imajı verilmesidir. Gerçekte ise direniş bütün hızıyla devam etmektedir.

Afganistan'da ABD Vahşeti: Amerikan işgal güçlerinin Afganistan'daki insanlık dışı uygulamaları, tutuklamalarda icra ettikleri şiddet ve tutuklananlara yaptıkları işkenceler dünyaca ünlü İnsan Hakları Örgütü (Human Rights Watch -HRW) tarafından da tescil edildi. HRW tarafından hazırlanan raporda işgalci askerlerin uyguladıkları şiddet ve işkenceler hakkında ayrıntılı bilgiler ve örnekler verildi.

Suudi Yargıçtan al-Hurra'ya Yasak: Malum olduğu üzere Amerikan emperyalizmi Arap dünyasına bir de medyatik saldırı başlatmak amacıyla al-Hurra (Özgür Kanal) adını verdiği bir televizyon kanalı kurdu. Suudi Arabistan'ın Riyad Yüksek Mahkemesi yargıçlarından İbrahim ibnu Nasır el-Hudayri, el-Hurra kanalının seyredilmesinin, bu kanalda konuşma yapılmasının ve bu kanala reklam verilmesinin haram olduğuna hükmetti. Adı geçen yargıç söz konusu kanalın ifsat amaçlı kurulduğuna ve çalışanların da ABD'nin ajanları olduğuna dikkat çekerek böyle bir kanalın seyredilmesinin ve herhangi bir şekilde desteklenmesinin caiz olamayacağını ifade etti. Aslında ABD'nin al-Hurra kanalından daha tehlikeli ve daha çok ifsat amacına yönelmiş, çalışanlarının tümü olmasa bile yöneticilerinin büyük bir kesimi uluslararası emperyalizme ve siyonizme hizmet eden pek çok kanal bulunmaktadır. İbrahim el-Hudayri'nin fetvasını bu gibi kanallar için de geçerli saymak gerekmektedir.