İran Üzerine

30 Nisan 2001 Pazartesi

Geçtiğimiz hafta İran'ın başkenti Tahran'da düzenlenen "Filistin'deki İntifadayı Destek İçin Uluslararası Konferans"a katılmak için İran'a gitmiştim. Bu benim aynı zamanda İran'a ilk ziyaretim oldu. Katıldığım konferansla ilgili genel değerlendirmeyi Akit gazetesi için yazdığım yazıda yaptım. Bu yazıda ise ağırlıklı olarak İran'la ilgili tespit ve müşahedelerimi aktarmak istiyorum.

Bugün İran'a genellikle bir ideoloji devleti olarak bakılmaktadır. Ancak bu ülkenin artık tümüyle bir ideoloji devleti olmadığını söyleyebiliriz. Bu görünüm hem toplumsal hayata hem de devletin dış ilişkilerine büyük ölçüde yansımış durumda. Dolayısıyla İran'a bir ideoloji devleti olarak bakıp onunla ilişkilere çekince koymak, bu ilişkilerin sağlayacağı çıkarları kenara itmekten başka bir sonuç getirmez. İran dış ilişkilerini ideolojik hesaplardan çok diplomatik hesaplara göre şekillendirmeye çalışıyor. Bu açıdan bir ara Amerika'ya da yanaşma temayülü içine girdiğini ancak Amerika'nın salt diplomatik bağlantı yerine kendisinin dünya saltanatının kabulü esasına dayalı bir ilişki aradığından İran'a karşı mesafeli durmayı tercih ettiğini biliyoruz. Buna karşılık İran özellikle geri kalmış ülkelerle ve İslam ülkeleriyle ilişkilerini geliştirme yönünde önemli mesafeler katetmiş. Bu durum Tahran'da düzenlenen son uluslararası konferanstaki manzarada hissediliyordu. Elli kadar ülkenin üst düzeydeki devlet veya parlamento temsilcilerinin Filistin gibi hassas bir konuyla ilgili uluslararası konferansa katılmaları bunu gösteriyordu.

İran'ın Filistin meselesine yakın ilgi göstererek böyle bir uluslararası konferans düzenlemesi aynı zamanda Müslüman halkların yaralarına el atarak, İslam aleminde kitlelerin desteklerini kazanma girişimi olarak görülebilir. Fakat bunu artık ideolojik çerçevede değil daha çok diplomatik çerçevede yapıyor. Konferans sonrasında Filistin meselesine destek için değişik ülkelerin parlamenterlerini bir araya getiren bir Parlamenterler Birliği oluşturması bunu gösteriyordu. Ayrıca konferansın sonunda yayınlanan bildiride ağırlıklı olarak devletlere yönelik çağrı ve talepler yer alıyordu. Konferans süresince İran'ın üst düzey yetkilileri tarafından yapılan konuşmalarda da İslam ülkelerinden herhangi birini incitecek sözler sarf edilmesinden kaçınılıyor bunun yerine İsrail ve ABD'ye yükleniliyordu. Bu durum da İran'ın özelde İslam ülkeleriyle genelde ABD tarafından itilen geri kalmış ülkelerle ilişkilerini geliştirme çabası olarak değerlendirilebilir.

Dış ilişkiler ve diplomatik girişimler hakkında bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra iç durumla ilgili tespit ve müşahedelerimizi arz etmek istiyorum. Seyahatimiz toplam beş gün sürdü. Bunun da üç günü konferansı takip ve konferansa gelenlerle görüşmekle geçti. Ayrıca bu süre içinde sadece başkent Tahran'da bulunabildik. Dolayısıyla bu kadar kısa bir süre içinde sadece Tahran'da kalarak İran'ın içinde neler olup bittiği hakkında geniş çaplı değerlendirmeler yapmaya yetecek tespit ve müşahedelerde bulunma imkanı olamaz. Ama biz yine de Zaman gazetesinden konferansa katılan (ki Türkiye'den sadece ikimiz vardık) Erhan Başyurt'la birlikte fırsatı iyi değerlendirerek Tahran'ın bütün önemli noktalarını dolaşmaya, halkın arasına girmeye, sokaktaki vatandaşla görüşmeye ve böylece İran'daki durum hakkında daha isabetli yorumlar yapmamıza imkan sağlayacak bilgiler edinmeye çalıştık. Mesleğimiz icabı bu ülkedeki gelişmeleri daha önce de medyadan takip etmemiz sebebiyle sahip olduğumuz ön bilgiler de bu konuda yardımcı oldu diyebiliriz.

İran denince hemen bir "din devleti" görünümü zihinlerde canlanır. Fakat İran'ın bugünkü şeklinin zihinlerde canlandırılan katı "din devleti" görünümünden farklı olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki birtakım yasaklar ve zorunlu uygulamalar devam ediyor. Örneğin içki, uyuşturucu ve fuhuş yasağı müsamahasız bir şekilde sürdürülüyor. Ama bu yasakları "din devleti" formülünün içine sokmak yanlıştır. Çünkü bunları kısmen veya tamamen serbest bırakan ülkeler toplumsal zararlarını bütün yönleriyle görüyorlar. "Din devleti" formülünün içine sokulması mümkün olan bazı yasaklar ise yeni cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi döneminde kısmen yumuşatılmış. Bu konuda bir örnek olarak "uydu anten" yasağı üzerinde durabiliriz. Bu konuda bindiğimiz taksilerin şoförleriyle konuşuyorduk. "Uydu antenin var mı?" sorusuna bazıları "evet" bazıları "hayır" cevabı veriyordu. "Hayır" diyenlerin de belki bazıları yasağın hala devam etmesi sebebiyle böyle söylüyorlardı. Ama "hayır" diyen taksicilerden biri aynı zamanda şu açıklamayı yaptı: "Eskiden helikopterlerle havadan dolaşarak uydu antenleri tespit ediyor ve ceza veriyorlardı. Ama şimdi o kadar katı davranılmıyor." Zaten bazılarının rahatça "evet" diyebilmeleri yasağın bayağı yumuşatıldığını gösteriyordu. Uydu anten yasağının iki sebebi olabilir: Yabancı kanallardaki ahlakdışı içeriklere sahip filmlerin izlenmesini engellemek ve İran aleyhtarı yayınların izlenmesini engellemek. Bunların birincisi dini ve ahlaki, ikincisi ise ideolojik boyut taşımaktadır. İdeolojik boyutun ise komünist ve sosyalist ülkelerde de geçerli olduğunu, bundan dolayı o ülkelerde de yabancı yayınların izlenmesinin engellendiğini biliyoruz.

"Din devleti" formülünün içine sokulabilecek bir uygulama da başörtüsü zorunluluğu. Bu uygulama Müslüman olsun olmasın, İran uyruklu olsun olmasın İran sınırları içinde dolaşan herkes için geçerli. Başlarını zoraki örtmek durumunda kalanlar bu uygulamayı tabii ki tenkit ediyorlar. Türk Hava Yolları'nın Tahran bürosunda çalışan ve yasa gereği başını yarıya kadar örten bayan söz konusu uygulamayla ilgili değerlendirme yaparken: "Türkiye'de nasıl zorla insanların başlarını açtırıyorlarsa burada da aynı şekilde zorla örttürüyorlar. Ben her ikisini de aşırı buluyorum" demişti. Bu söz karşısında: "Burada böyle bir uygulamayla karşı karşıya kalanlar Türkiye'deki başörtüsü yasağının nereye oturtulabileceğini daha iyi anlayabiliyorlar" diye düşünmüştüm. Bu konuda herkes kendine göre değerlendirme yapabilir. Ama ben şunu söylüyorum: Türkiye'de başörtüsü yasağını uygulayan ve savunanların İran'daki baş örtme zorunluluğuna bir şey söyleme hakları olamaz. Üstelik başörtüsü çoğunlukla inanç gereği örtülmektedir, başı açmanın sebebi ise kişisel arzu ve istektir.

Baş örtme zorunluluğuyla ilgili olarak bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra uygulamada karşılaştığımız manzarayla ilgili değerlendirmemize geçmek istiyorum. Bu konuyla ilgili yasanın uygulanış şekli de Hatemi döneminde kısmen yumuşatılmış. Bu yumuşama neticesinde bir bakıma başlarını bilinçli bir şekilde ve isteyerek örtenlerle zoraki ya da geleneğe göre örtenler ayrışmış. Dinin bu konudaki vecibesini kabullenerek ve isteyerek örtenler yumuşamaya rağmen yine başlarını tam olarak kapatıyor, saçlarının hiçbir şekilde görünmemesine dikkat ediyorlar. Diğerlerinin başlarının ön tarafı neredeyse yarıya kadar açık. Ama müşahede ettiğimiz bir gerçeği de burada ifade etmeyi zorunlu görüyorum: Ne yazık ki bu şekilde yarım örtenlerin oranları diğerlerinin oranından bir hayli fazla. Hatta yüzden seksene yüzde yirmi şeklinde bir tahminde bulunmak mümkün. Ama yarım örtenlerin de tümünün uygulamaya karşı çıktıkları için böyle yaptıkları söylenemez. Bazıları da bu konudaki dini vecibeyi yeterince bilmediklerinden, çevrelerinden etkilendiklerinden ve benzeri toplumsal sebeplerle böyle yapıyorlar. Çünkü bu şekilde yarım örtenlerin birçoklarını dini mekanlarda veya dini içerikli gönüllü programlarda görebiliyorsunuz.

Başörtüsü konusuna girmişken genel olarak dini hayatla ilgili tespitlerimizi de zikretmek istiyoruz. Dini hayatı benimseme işi bir gönül ve bilinç işidir. Bu konuda belli yasaklar ve zorunlu uygulamalar konsa da irşad faaliyetleri eksik kalırsa toplumda istenen sonuç elde edilemez. İşte İran'da devletin gücünden istifade edilmesine rağmen irşad faaliyetlerinin eksik kaldığı hissediliyor. Bir şeyin kabul ettirilmesi ve yaptırım uygulanması için devletin gücünden istifade edilmesi ise çoğu zaman ters tepkiye sebep olabiliyor. Başörtüsü konusunda yukarıda zikrettiğimiz durum İran açısından bunun göstergelerinden biridir. Aynı şey dini hayatın diğer alanlarına da kısmen yansımış. Örneğin namaz konusunda: "Burada insanların ne kadarı namaz kılar?" sorumuza bazıları: "Yarı yarıya", bazıları: "Kılmayan çoktur" şeklinde cevap veriyorlardı. Tahran Büyük Pazarı'nda bir kuruyemiş dükkanında çalışan Azeri gence: "Namaz kılar mısın?" diye sorduğumda: "Namaz kılmazam ama özüm paktır" cevabını vermişti. Bu da demek ki: "Namaz kılmıyorum ama kalbim temizdir" ifadesinin Azerice versiyonu. Demek ki şeytan bulduğu saptırma metotlarını dünyanın her tarafına götürüyor. Demek ki şeytanlar kendi aralarındaki iletişim teknolojisini çok daha iyi geliştirmişler ve buldukları metotlardan birbirlerini anında haberdar ediyorlar. Yoksa onların da mı Internet ağları var kendi aralarında?

Gençler arasında bizdeki "topçu-popçu" değerlendirmesine oturacak tipteki yaşam biçimi bayağı yaygınlaşmış. Karşılaştığımız gençler, Türkiye'den olduğumuzu söyleyince bize, benim bile duymadığım Türk müzikçilerin, arabeskçilerin listesini çıkarıyorlardı. Yine bir Azeri genç, Türkiye'deki müzikçilerin isim listesini zikredince kendisine: "Türkiye'de şu an cumhurbaşkanı kimdir?" diye sordum. Biraz tereddütle: "Turgut Özal mıydı?" diye sorulu cevap verdi. "O öldü" dedim. Bunun üzerine: "Ha o ölmüş peşine Demirel gelmişti" cevabını verdi. "Demirel'in de süresi doldu. Şu anki cumhurbaşkanı kimdir?" dedim. "Bilirem ama şu an hatırlayamazam" dedi. Sadece Azeri gençler değil Farisi kökenli gençler de Türkiye'deki arabeskçilerin, popçuların müziğine ilgi gösteriyor ve birçoklarını tanıyorlar.

Biraz da ekonomik hayata temas edelim. ABD'nin ambargosu ülkenin ekonomisini çok fazla etkilememiş. Tüketim ekonomisi açısından herhangi bir sorun yok. Aradığınız her şeyi rahatça bulabiliyorsunuz. Tabii o toplumun ilgi gösterdiği ürünler daha yaygın. İnsanların satın alma güçleri ise Türkiye'dekiyle eşit. Daha doğrusu Türkiye'deki son fakirleştirme operasyonundan sonra Türkiye'deki vatandaşların satın alma güçleri İranlıların satın alma güçleriyle eşitlenmiş. Çünkü kıyaslama yaparken dolar üzerinden Türkiye'deki vatandaşların gelirleriyle, oradakilerin gelirlerini karşılaştırmak gerekiyor. Örneğin bir öğretmen Türkiye'de de 250-300 USD civarında bir maaş alıyor orada da. Tüketim mallarının fiyatları ise Türkiye'dekilere çok yakın. Ancak teknolojik imkanlar Türkiye'dekinden bir hayli geri. Tahran'da o kadar dolaşmamıza rağmen sadece bir yerde ticari amaçlı Internet bağlantı yerine (Internet-cafe'ye) rastladık. Onun da kapısına: "Müjde! Müjde! Internet-cafemiz açıldı" yazmışlardı. Fakat bağlantı fiyatları bir hayli yüksekti ve hesabı da saat üzerinden değil dakika üzerinden yapılıyordu. Konferansın düzenlendiği merkeze Internet bağlantısı için bilgisayarlar yerleştirilmişti. Gördüğüm bilgisayarların tümü 640x480 resolution ayarlarındaydı. Ama bağlantı hızı Türkiye'dekinden çok geri değildi. Şehrin merkezinde uluslararası görüşmelerin yapılabileceği telefon kulübesine rastlayamadık. Büyük bir postaneden Türkiye'ye telefon etmek istedik. Orada da, Türkiye'de bundan yıllar önce uygulanan: "İsmini yazdır, sıranı bekle" uygulaması vardı.

Şimdilik İran'daki tespit ve müşahedelerimizden aktarmak istediklerimiz bu kadar. Katıldığımız konferansın sonuç bildirisinin tercümesi: Tahran Konferansının Sonuç Bildirisi