ABD Terör Estiriyor

Ekim 2001, Vuslat

Geçtiğimiz ay bütün dünyanın en önemli gündem maddesi Amerika'da Dünya Ticaret Merkezi olarak kullanılan ikiz kulelere ve ABD'nin Savunma Bakanlığı durumundaki Pentagon'a yönelik uçaklı intihar saldırılarıydı. Bu yüzden Türkiye medyası da günlerce bu iki olaya kilitlendi. Öyle ki Türkiye medyasının deprem hadisesinden buyana böylesine bir olaya kilitlendiği görülmemişti. Bunda tabii ki Türkiye medyasına hakim olan sömürge mantığının önemli rolü olduğunu söylemek gerekir.

Suçluları ortaya çıkarmaktan ziyade ABD'nin saldırgan politikasının önünü açma amacına yönelik yönlendirmeler yapan FBI ve onun kitleleri yönlendirmede kullandığı medya organları ise suçluları çok kısa bir süre içinde ilan etmeye başladılar. ABD yönetimi de hemen İslam alemine karşı savaş rüzgarları ve uluslararası resmi terör havası estirmeye başladı. Biz de bu ayki yazımızda bütün bu gelişmeleri değişik ayrıntılarıyla ele almak istiyoruz.

Sanki Suçlular Önceden Tespit Edilmişti

Saldırıların gerçekleştirildiği ilk saatlerde, faillerin kimler olduğuna dair en ufak bir delil ve hatta bir işaret dahi elde edilmiş değildi. Buna rağmen ABD medyası hemen ilk dakikalardan itibaren hedefe "İslamcı terör (!?)"ü yerleştirdi. Hemen yayınlarını bu yöndeki iddialar üzerine yoğunlaştırdı ve ilk sıcak dakikalardan itibaren ABD halkında İslam'a ve Müslümanlara karşı kin ve nefret duygularının şiddetlenmesi için yoğun bir çaba sarf etmeye başladı. Bu durum adeta suçluların önceden tespit edildiği intibaı veriyordu. Belki de strateji önceden tespit edilmişti ve ABD'nin maruz kalabileceği herhangi bir terör eylemi karşısında kimlerin suçlu gösterileceği konusunda gerekli bütün hazırlıklar yapılmıştı. Yani saldırıların yapılacağını önceden tespit edemeyen ABD istihbaratı bu saldırıları kimlerin yapacağını önceden tespit edebilmişti. Ne kadar ilginç değil mi?

Gülünç Senaryolar

Biz o gülünç senaryoların sadece Türkiye'de geliştirilip kamuoyunun gündemine getirildiğini sanıyorduk. ABD usulü senaryoların biraz daha modern ve gerçekçi olduğunu düşünürdük. Tıpkı Türk filmleriyle Holywood filmleri arasındaki fark gibi. Ama gördük ki, yine Amerikalıların isimlendirmesiyle son kamikaze saldırılarından sonra geliştirilen senaryolar gülünçlükte ve acemilikte Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili senaryoları bayağı solladı. Neymiş? Boston havaalanında içinde Kur'an, Arapça uçak kullanma talimatı ve uçağın yakıt tüketimini hesaplamaya yarayan bir hesap makinesi olan araba bulunmuş. Bu kadar da büyük bir tesadüfe sadece bin bir gece masallarında rastlanabilir her halde. Bütün argümanlar tam suçlanması istenen kişilere göre. Üstelik gündeme getirilen senaryonun da tam üstüne oturuyor. Oysa öylesine başarılı bir operasyonu düzenleyen birilerinin arkalarında bu tür izler bırakmaları hiç de akla yatkın değil. Üstelik öyle bir şey bırakmış olsalar bile onu ancak hedef saptırmak için yapmış olabilirler. Çocukken duyardık eşkıyalar bazen bir yerlere baskın yaptıkları zaman bazen izlerini kaybettirmek amacıyla ayakkabılarını ters giyerlermiş diye. Çünkü o zaman eşkıyaların yeri iz sürmekle tespit edilirdi. Şimdi izi kaybettirmenin daha modern metotları var ve FBI bunların hepsini biliyor. Ne hikmetse ABD çıkarlarına paralel düşmediği zaman bu tür izlere hep tersinden yaklaşan FBI, Boston havaalanında bulduğunu iddia ettiği "deliller (!)"i doğrudan bir delil olarak kullanmayı tercih etti. Ne yapsın filmin senaryosu öyle gerektiriyordu. Bu durumda bizim de şüphelenme hakkımız var: Yoksa bu emareleri FBI kendisi mi koydu? Niçin olmasın? Filim icabı!

Araştırmada İzlenen Metoda Bakın

Bir olayda suçluları ortaya çıkarma konusunda gerçekçi ve adil davrananlar suçlu ilan etmeyi düşündükleri kişilere göre delil oluşturmaz, delilden suçluya giderler. Bu durumda FBI yetkililerinin önce şu soruları sormaları gerekirdi:

1) Bu saldırıları bizzat pilotlar gerçekleştirmiş olabilir mi? Öyle ya, normal şartlarda pilotun uçak kaçırma olayını kontrol kulesine bildirmesi çok kolay. Bu pilotlar bildirmediklerine göre bundan şüphelenmek gerekir. Eğer uçağın elektronik irtibat sistemi devre dışı bırakıldıysa uçuş kulesinin belli bir süre içinde bundan da haberinin olması ve uçağın rotasının kontrol edilmesini istemesi gerekirdi. Böyle bir şeyden de söz edilmiyor. Yani ne uçaklarla irtibat kesiliyor, ne de pilotlar bir tehlike işareti veriyorlar. O halde operasyonları bizzat pilotların gerçekleştirmiş olması birinci ve kuvvetli ihtimaldir. Dolayısıyla önce bu ihtimal üzerinde durulup pilotların kimlik ve kişiliklerinin, en son görüştükleri kişilere söylemiş oldukları sözlerin incelenmesi gerekmez mi? Üstelik daha sonra Dünya Ticaret Merkezi'ne çarpan uçaklardan birinin kara kutusunun bulunmasından sonra bu kutuda hiçbir kayda rastlanmaması bu konudaki şüpheleri artıran bir gelişme olmamış mıdır?

2) İkinci ihtimal uçakların elektronik sisteminin etkisiz hale getirilerek kaçırılması suretiyle eylemlerin gerçekleştirilmesi ihtimalidir. Bu durumda da öncelikle yolculardan kimlerin uçak kullanmayı bildiklerinin tespit edilmesi gerekmez miydi?

Ne var ki FBI uzmanları (ama ne uzman değil mi?) böyle yapmadılar. Öncelikle uçaklardaki Arap yolcuları tespit ettiler. Sonra bu yolcuların uçak kullanmayı bilip bilmediklerini araştırdılar. Şu tesadüfe bakın ki uçaktaki Arap yolcuların tümü pilot çıktı. Bu, yukarıda zikrettiğimiz arabada bulunan argümanlarla ilgili tesadüften çok daha hayret verici. Fakat ne kadar ilginçtir ki FBI'ın pilotluk eğitimi aldıklarını söylediği bu yolcuların isimleri, American Airlines'in ve United Airlines'in önceden ilan ettiği yolcu listelerinde geçmiyordu. Çünkü söz konusu şirketler yolcularının yakınlarını bilgilendirmek amacıyla hemen olaydan sonra yolcu listesini açıklama gereği duymuştu. Oysa normalde FBI elemanlarının söz konusu isimleri adı geçen şirketlerin isim listelerinden almış olmaları gerekiyordu. Bakın burada o bin bir gece masallarında duymaya alışık olduğumuz tesadüfün aynısıyla karşılaşmıyoruz. Burada komplo, burnunun ucunu bayağı gösteriyor. Üstelik korsanlar arasında isimleri zikredilenlerden biri daha sonra Suudi Arabistan'da sağ çıktı. Bir tanesinin de bir yıl önce ölmüş olduğu ortaya çıktı. Bu yazı yayınlanıncaya kadar belki öbürlerinin de bir şeyleri çıkabilir. Belli ki FBI'ın suçlu listesi de önceden hazırlanmıştı. Ama zikredilen havayolu şirketleri ile FBI arasında bir irtibat kopukluğunun bulunması sebebiyle ilan edilen ilk listelere o isimlerin eklenmesi unutulmuştu.

FBI'a Güvenelim mi?

ABD makyavelist felsefeyi benimsemiş bir devlet. Yani devletin çıkarlarının söz konusu olduğu yerde bütün her şeyi meşru ve mubah gören bir devlet anlayışına sahip. FBI da onun kirli çamaşırlarını örtmek veya birtakım planlarının önünü açmak için kullanılan kurumlardan biri. Bu durumda yukarıda zikrettiğimiz o gülünç ve ilginç senaryolara rağmen bu örgütün bulgularına güvenilmesi nasıl mümkün olacak? Bir yıl önce ölmüş veya halen yaşamakta olan birilerini saldırıları gerçekleştiren korsanlar arasında gösteren bir kurumun suçlu gösterdiği kişiler hakkındaki iddialar doğru olabilir mi? Hava yolu şirketlerinin ilk yayınladığı listede yer almayan isimleri korsanların arasında zikreden kurumun araştırmaları ve bulguları ne kadar ikna edici olabilir?

Usame bin Ladin Nereden Çıktı?

Amerika'daki televizyon kanalları olaylardan hemen sonra Filistinlileri hedef gösterirken İsrail işgal devletinin Dışişleri bakanı Şimon Perez, Usame bin Ladin'den şüphelendiğini söylemişti. Bu açıklamasını da daha olayın ilk sıcaklığının devam ettiği dakikalarda yapmıştı. Adamın ne sezgileri varmış demek ki? FBI bile herhangi bir bulguya ulaşamadan o suçluyu (!) tahmin edebildi. Son zamanlarda moda olan geleceği tahmin programlarında asıl bu adamı konuşturmak lazımmış meğer! İşin gerçeğinde bu sezgiler hedefe kimin konulması gerektiği konusunda Amerika'ya fikir daha doğru yön verme amacı taşıyordu. Derken çok geçmeden bütün gözler Usame bin Ladin'in üzerine çevrildi ve dikkatler onun üzerinde yoğunlaştı. FBI'ın bulguları (!) da asıl suçlunun Bin Ladin olduğuna işaret ediyordu. Neden? Uçaklarda olup olmadıkları bile şüpheli olan "korsanlar"ın Bin Ladin'le nerede, ne zaman görüştüklerine dair bir bilgiye ulaşılmış değildi. Bin Ladin'in kendisi de suçlamaları kabul etmiyordu. Kısacası Bin Ladin'in olaylarla irtibatını belgeleyecek hiçbir müşahhas ve kesin delile ulaşılmış değildi. O halde bu operasyonları onun yaptırdığı iddiası neye dayandırılıyordu? Belli ki bu da filim icabıydı.

Usame bin Ladin Bir Örgüt Lideri midir?

Aslında Usame bin Ladin iddia edildiği gibi bir örgüt lideri değildir. Çünkü bir örgütün mensupları arasında bir teşkilat organizasyonunun olması ve örgüt mensupları arasında en azından iç disiplin konusunda uyulması gereken belli kuralların bulunması gerekir. Usame bin Ladin ise, daha önce Afgan cihadına, yakın geçmişte Çeçen cihadına ve muhtelif yerlerdeki bağımsızlık savaşlarına katılan sonra da ülkelerine dönemeyen, dönmeleri durumunda zindana atılacaklarından korkan Arap asıllı gençlere maddi açıdan destek vermiştir. Bunlardan bazıları onun verdiği destekle halen devam eden direniş cephelerine katılmış, bazıları da Afganistan'da veya başka ülkelerde ikamet ederek muhtelif çalışmalara başlamışlardır. İçlerinde Avrupa ülkelerinde yaşayanlar da bulunmaktadır. Yani Bin Ladin'in kendilerine yardımcı olduğu kişiler kendi içlerinde üniter bir örgütsel yapıya sahip değildirler.

Bin Ladin'i ABD Şişirdi

Aslında Bin Ladin'i o kadar şişiren ve tehlikeli bir güç olarak gösteren ABD'dir. Çünkü ABD her dönemde, birtakım aşırılıklarına ve saldırgan politikalarına gerekçe bulma ihtiyacı duymaktadır. Bu amaçla tehlikeli devletlerin yanı sıra tehlikeli örgütler ve örgüt liderleri bulmayı da gerekli görmektedir. ABD aynı zamanda bu kişilerden, birtakım provokatif amaçlı yahut global politikaların parametrelerinin belirlenmesinde yararlanılacak terör eylemlerine sahip bulma konusunda da istifade etmektedir. Komünizmin aktif olduğu ve "kızıl düşman"ın ABD'nin karşısında duran birinci düşman olduğu dönemlerde belirttiğimiz nitelikteki örgütler ve örgüt liderleri komünistlerin arasından seçiliyordu. Ama komünizmin çökmesinden sonra İslami kimlikli örgütlerin ve liderlerin arasından seçilir oldu. Şunu kesin olarak ifade ediyorum ki yarın bir gün Usame bin Ladin herhangi bir şekilde devre dışı bırakılacak olsa ABD kendine mutlaka yeni bir Bin Ladin bulma ihtiyacı duyacaktır.

"Arap" ve "Müslüman" Kimliğini Hedef Alan Kışkırtmalar

Dediğimiz gibi ABD medyası daha olayların ilk dakikalarından itibaren suçluyu ilan etti: "İslamcı terör" Bu yüzden de birbirini izleyen gelişmelerde sürekli hedefe "Arap", "İslamcı" ve "Ortadoğu kökenli" kavramları yerleştirildi. Artık çağdaş emperyalizmin kışkırtma politikasının abalıları bunlardı. Aslında Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, siyasi hesaplarda genellikle "Ortadoğu" ülkesi sayılmaz. "Korsan" oldukları ileri sürülenlerin de çoğunlukla bu ülkelerden oldukları söyleniyordu. Ama buna rağmen sık sık "Ortadoğu kökenli" nitelemesi gerek ABD medyasında ve gerekse onların simültane tercümecisi bizim yerli medyada sıkça tekrar edildi. Çünkü sadece "suçlu" olarak ilan edilen kişilerin karalanması yeterli değildi. Asıl önemli olan "Arap", "Müslüman" ve "Ortadoğu kökenli" niteliklerinin de karalanmasıydı. Bütün herkeste bu niteliklere karşı bir kin ve nefret uyanmasını sağlamaktı. Gelişmeler bu yöndeki faaliyetlerin sonuç verdiğini de gösterdi. Ancak ABD toplumunun mozaik yapısı sebebiyle başkan Bush endişeye kapıldı ve söz konusu kampanyaların etkisini azaltma yönünde bazı girişimlerde bulunma ihtiyacı duydu. ABD politikasının amacı Amerika sınırları içinde kargaşaya yol açmaktan ziyade bundan sonra izlenecek global politikaların sosyo-psikolojik altyapısını oluşturmaktı.

Uzun Sürecek Bir Haçlı Savaşı

ABD başkanı Bush bir yandan ülkesindeki mozaik toplumsal yapının etkilenmesine yol açacak gelişmeler konusundaki endişesini dile getirirken bir yandan da içindeki duyguyu dışa yansıtan bir "sürç-i lisan" eyledi: Düşünülen savaş uzun sürecek bir haçlı savaşıydı. Sonra bu sözün yanlışlıkla sarf edildiğini dile getirdiyse de o aslında asıl niyetini ortaya koymuştu.

ABD Ne Yapabilir?

Biz bu yazıyı yazdığımızda henüz ABD'nin Afganistan'daki Taliban yönetimine Usame bin Ladin'i teslim etmesi için tanıdığı süre dolmamıştı. Ancak oluşan havaya göre Taliban, Bin Ladin'i teslim etmeye niyetli değildi. ABD başkanı Bush'un da bizzat kendi medyasının ektiği kin duygularını bastırabilmek için bir tatmin saldırısına ihtiyacı vardı. Bu arada bizim simültane tercümeci medyamız savaşı Amerika'dan önce başlatmıştı. Oysa bizim düşündüğümüz kadarıyla Amerika'nın Afganistan'a saldırmak suretiyle elde edebileceği fazla bir şey yoktur. Üstelik savaş ona epey bir ekonomik külfet yükleyebilir. O, bu külfete başka güçleri de ortak etmek istiyor. Ama gelişmelerle birlikte ABD'nin dayandığı gerekçeler zayıfladığından hem suçuna, hem de masraflarına başkalarını ortak etmesi gittikçe zorlaşmaktadır.

ABD, Afganistan'a saldırmakla aslında kendisine yönelik saldırılara, yani Dünya Ticaret Merkezi'ni ve Pentagon'u hedef alan saldırılara da meşruiyet kazandırmış olacaktır. Çünkü o bu saldırılarda masum insanların hedef alındığını söylüyor. Peki bu saldırıları planladıkları söylenen insanların cezalandırılması için Kabil'deki veya Afganistan'ın herhangi bir şehrindeki masum, her şeyden habersiz insanların hedef alınmasının bundan farkı nedir? Bu itibarla eğer Bush, Afganistan'a yönelik saldırı gerçekleştirirse -ki halkını tatmin edebilmek için böyle bir saldırıya kendini mecbur hissediyor- o zaman Dünya Ticaret Merkezi'ni yerle bir ederek otuz bin insanın ölümüne sebep olan korsanlarla veya pilotlarla aynı konumda olacaktır. Onlardan en ufak bir farkı kalmayacaktır. Zaten ABD'nin geçmişini incelediğimizde de gerçekte bu ülkenin yönetiminin sahip olduğu anlayışın söz konusu korsanların veya pilotların anlayışından farklı olmadığını görürüz.

Sonuç olarak şunu ifade edelim ki terörü bir devlet çizgisi olarak benimseyenlerin terörle mücadele ettikleri yolundaki iddiaları kuru bir laf kalabalığından ibarettir ve inandırıcı olmaktan son derece uzaktır.

Ahmedşah Mesud'un Öldürülmesi

Ahmedşah Mesud, Rus işgali döneminde özellikle Penşir bölgesinde yürüttüğü mücadelede büyük kahramanlıklar ve başarılar gerçekleştirmesi sebebiyle Penşir Aslanı olarak anılıyordu. Mesud, Prof. Burhaneddin Rabbani'nin liderliğindeki Cemiyeti İslami'nin en önemli komutanı ve askeri teşkilatlarının da lideriydi. Rus işgalinin sona ermesinden sonra Kabil'i teslim alma konusunda komünist yönetimin kalıntılarıyla anlaşmaya varması, Hikmetyar ile arasında daha önceden de var olan ihtilafın şiddetlenmesine sebep oldu. Bu da ülkenin bir iç savaşın içine sürüklenmesine yol açtı. Daha sonra Taliban'ın Pakistan ve ABD'nin de desteğiyle ülkede yönetimi ele geçirmesi üzerine bu kez içerideki kavga başka bir yöne doğru kaydı. Mes'ud, Taliban'a muhalif grupları örgütleyerek Kuzey İttifakı adı verilen bir ittifak oluşturdu. Bu ittifakla Taliban arasındaki ihtilaf ve kavga halen devam etmektedir. Kuzey İttifakı'nın askeri faaliyetlerini organize eden Ahmedşah Mesud, geçtiğimiz Eylül ayının ilk haftasında bir suikasta maruz kaldı. Suikasttan sonra tedavi için Tacikistan'a götürüldü. Ancak yaklaşık bir hafta süren tedaviden sonuç alınamadı ve Mesud burada hayatını kaybetti. Yüce Allah'tan kendisine rahmet ve mağfiret diliyoruz. Ona yönelik suikastın tam da Amerika'daki saldırı eylemlerinin öncesine denk gelmesi ve bu eylemlerin ardından Amerika'nın Afganistan'a yönelik askeri operasyonlardan söz etmesi ister istemez zihinlerde bazı soru işaretlerinin oluşmasına sebep olmaktadır.

Filistin'de Yine İsrail Vahşeti

Filistin'de siyonist işgale karşı Aksa İntifadası devam ederken, işgalcilerin Filistinlilere yönelik vahşi saldırıları da devam ediyor. İşgal terörünün özellikle Amerika'da yaşanan gelişmelerin bütün dünya kamuoyunun dikkatlerini üzerine çektiği sırada şiddetlenmesi düşündürücüydü. "Kurt dumanlı havayı sever" derler. İşgalci teröristler de Amerika'da yaşanan gelişmelerin oluşturduğu dumanlı havayı bir fırsat olarak değerlendirip Filistinlilere yönelik saldırılarını artırdılar. Amerika'daki saldırıların gerçekleştirildiği günün gecesinde işgalci teröristler Filistinlilerden tam 14 kişiyi şehit ettiler. Aksa İntifadası'nın başladığı tarihten buyana bu kadar yoğun öldürme olayı ilk kez yaşanıyordu. Bu olay da aslında işgalci terörün kimlik ve çizgisini ortaya koyması açısından dikkat çekiciydi.

İşgalci terörün bütün saldırgan tutumuna rağmen Filistin halkı da bağımsızlık yolunda mücadele etme konusunda kararlı olduğunu her fırsatta ortaya koymaktadır. Filistin halkının bu kararlılığı ister istemez işgalci terörü rahatsız etmektedir. Çünkü Filistin halkının kararlılığı siyonist işgal devletinin yavaş yavaş zayıflamasına, güç ve kan kaybetmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden siyonist işgal devleti Güney Lübnan'da karşı karşıya geldiği sonuçla Filistin topraklarında da karşılaşmaktan korkuyor. İşte bu yüzden kendisinin Filistinliler karşısında verdiği haksız ve insanlık dışı vahşi savaşa ABD'nin ve Batı ülkelerinin daha etkili bir şekilde destek vermelerini istiyor. Bu amaçla da son zamanlarda yaşanan gelişmelerden kendi hesabına büyük paylar elde etmeye çalışıyor. Ama biz onun bütün uğraşılarının boşa çıkacağına inanıyoruz.

Ebu Ali Mustafa'nın Öldürülmesi

Siyonist vahşetin geçen dönemde gerçekleştirdiği vahşi cinayetlerden biri de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi lideri Ebu Ali Mustafa'nın öldürülmesi oldu. Ebu Ali Mustafa, işgalcilerin ABD yapımı Apaçi marka saldırı helikopterlerini kullanarak bürosuna roket atmaları suretiyle öldürüldü. Filistinliler de bu cinayetinden dolayı işgal devletine karşı birçok intikam eylemi gerçekleştirdiler.

Güney Afrika'da Irkçılığa Karşı Uluslararası Konferans

Geçtiğimiz ayın başlarında (31 Ağustos-8 Eylül) Güney Afrika'nın Durban şehrinde ırkçılığa karşı bir uluslararası konferans gerçekleştirildi. Konferansın gündeme en çok yansıyan yanı siyonizmin ırkçılığının bir kez daha tescil edilmesiydi. Fakat bu yöndeki taleplerin artması üzerine ABD ve İsrail, konferansı kapanışından önce terk etmeyi tercih ettiler. İşin gerçeğinde siyonizmin ırkçılığı BM raporlarıyla geçmişte tescil edilmişti. Ama ne yazık ki ABD'nin oyunlarıyla BM'in bu konudaki kararları ilga edilmişti. Ama siyonizmin ırkçı uygulamalarında hiçbir değişiklik olmamıştır.

Makedonya'da Silahların Toplanması

Makedonya'da imzalanan barıştan geçen ayki yazımızda söz etmiş ve bunun bir eksik barış olduğunu dile getirmiştik. Ama buna rağmen Makedonya Ulusal Kurtuluş Ordusu, kendilerinin ülkeyi kaosa ve iç kavgaya sürüklemeyi değil ülkedeki Müslüman halkların haklarının teslim edilmesini sağlamayı amaçladıklarını göstermek için silahların toplanması konusunda herhangi bir zorluk çıkarmadılar.

Gudermes'in Alınması

Geçtiğimiz ay yaşanan en önemli gelişmelerden biri Çeçenistan'ın ikinci büyük şehri Gudermes'in Rus işgalinden kurtarılması oldu. Başkent Çeharkale'nin Rus işgal güçlerinin saldırıları sebebiyle harabeye dönmüş olmasından dolayı bu ülkede kukla yönetim oluşturan Rus işgal güçleri başkenti Gudermes'e taşımışlardı. Dolayısıyla Gudermes'in kurtarılması kukla rejimin başkentinin alınması anlamına geliyor. Şu bir gerçek ki Rusya, birincisinde olduğu gibi bu kez de yenilgiyi kabul etmekten ve işgal güçlerini Çeçenistan'dan çekmekten başka bir yol bulamayacaktır.