Afganistan'da Bugün ve Gelecek

Temmuz 2000

Afganistan meselesi bugün dünya Müslümanlarının gündeminden büyük ölçüde düşmüş durumdadır. Bunun çeşitli sebepleri var. Bunların bazıları psikolojik, bazıları sosyolojik, bazıları siyasi ve bazıları da daha başka sebeplerdir. Ancak bizim gördüğümüz kadarıyla en önemli sebep, Rus işgal güçlerini ülkelerinden çıkarmayı ve uzaktan kumandalı komünist rejimi devirmeyi başaran mücahitlerin kendi aralarında kavgaya tutuşarak Müslümanların cihadla ilgili ümitlerini boşa çıkarmaları olmuştur. Bu bir vakıadır. Bu vakıanın yerine göre haklı gerekçeleri ve sebepleri vardır. Bu sebepler ve gerekçeler vakıayı izah etmemize yarasa da Müslümanların Afganistan davasıyla ilgili sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Yani olan budur, ama olması gereken bu değildir. Olması gereken Afganistan meselesinin yeniden gündeme alınması ve oradaki fitne ateşinin söndürülmesi için gerekenin yapılmasıdır. Son zamanlarda bu yönde bazı adımlar atılması sevindirici bir gelişme oldu. İnşallah bu yöndeki çabalar devam edecek. Biz yazılarımızda okuyucularımızı bu yöndeki gelişmelerden haberdar etmeye çalışıyoruz. Bu yazımızda da Afganistan'ın bugün içinde bulunduğu durumun genel bir tahlilini yapmak istiyoruz.

Fitne ve Sonrası

Afganistan'da komünist rejimin yıkılmasından sonra alevlenen ilk fitnenin ve çatışmaların bir tarafında Ahmedşah Mesud diğer tarafında Hikmetyar bulunuyordu. Ancak Taliban'ın ortaya çıkmasından sonra Hikmetyar'ın adamlarının bir kısmının bu harekete katılması, bir kısmının çatışmalara olumlu bakmayarak kenara çekilmesi sonucu onun lideri olduğu Hizbi İslami'nin zayıf düşmesi sebebiyle Mesud-Hikmetyar kavgası birkaç yıl önce fiilen sona erdi. Şu anki kavga ise Taliban ile ona karşı oluşturulmuş olan Kuzey İttifakı arasında devam ediyor. Şu anki durumun iyi anlaşılabilmesi için ise Taliban'ın ortaya çıkış ve gelişme süreci hakkında biraz bilgi verilmesine ihtiyaç olduğunu sanıyorum.

Taliban ilk çıkışında kendini hizipler üstü olarak lanse etmeye çalıştı ve Afganistan'da yaşanan sorunun çözümü için bir konseptüs oluşturmaya çalışacağına insanları inandırabilmek için çaba harcadı. Ancak çok geçmeden o da bir hizip haline geldi ve ister istemez çatışmada yeni bir taraf niteliği kazandı.

Taliban'ın Önünü Açan Sebepler ve Taliban'ın Arkasında Duran Eller

Hizipler arası çatışmaların sebep olduğu sosyo-psikolojik ortam Taliban'ın hızlı bir ilerleme kaydetmesi için şartları hazır hale getirmişti. Nitekim öyle oldu ve bu gücün Kabil'e kadar ulaşması zor olmadı. Tabii Rabbani'nin önderliğindeki yönetimin Kabil'de sıkışıp kalması, dışarıdan yakıt desteği alamaması, dolayısıyla hava gücünün atıl hale gelmesi de Taliban'ın ilerleyişini kolaylaştırdı.

Taliban ilk ortaya çıktığında çok fazla kimsenin dikkatini çekmemişti. Ancak hareket, kısa zamanda geniş bir alan üzerinde etkili olunca ve Rus işgaline karşı yürütülen mücadelenin başından beri varlığını hissettiren bazı hareketler karşısında üstünlük sağlayınca dikkatleri üzerine çekti. Hareketin bu başarısıyla birlikte hakkında değişik iddialar da basın yayın organlarına yansımaya başladı. Bazıları bu hareketin CIA ve Pakistan İstihbaratı tarafından yönlendirildiğini ileri sürdüler. Bazıları Pakistan ve Suudi Arabistan'dan yardım aldığını söylediler. Hareket mensupları ise kendilerinin hiçbir dış bağlantılarının olmadığını tamamen Afganistan'a özel ve ülkeyi içine düşmüş olduğu girdaptan kurtararak İslâm nizamını bir bütün olarak uygulamaya geçirmek isteyen bir hareket olduklarını iddia ettiler. Taliban hareketinin başını çekenlerin Pakistan'daki medreselerde okumuş olmaları bu hareketin Pakistan İstihbaratı tarafından yönlendirildiği ihtimali konusunda bir gerekçe olarak gösterildi.

Taliban'ın kısa zaman içinde basite alınamayacak bir silah gücü elde etmesi birçokları için dikkat çekici bir gelişme oldu. Bu kadar kısa sürede bunca silah elde edebilmesinin ancak dış güçlerin destekleriyle mümkün olabileceği yönünde tahminler yürütüldü.

Taliban unsurunun Afganistan'daki grupları kendi aralarında uzlaşmaya zorladığı bir gerçektir. Fakat bu uzlaşma yine de Taliban'ın hızlı ilerleyişini ve Kabil'i ele geçirmesini engelleyemedi.

Taliban ve Şeriatın Gölgesinden Korkanların Yersiz Telaşları

Taliban'ın Kâbil'i ele geçirmesi sadece Afganistan'ı değil Türkiye dahil birçok dünya ülkesini etkiledi. Hareketin ülkede şeriat ilan ettiğini bildirmesi ve bu doğrultuda birtakım uygulamalar başlatması Türkiye'deki bazı basın yayın organlarını telaşlandırdı. Ama bu uygulamalar Amerika'yı hiç telaşlandırmadı. Çünkü Amerika'yı bu ülkede uygulanacak hukuk düzeni değil kendisinin bölgeyle ilgili çıkarları ilgileniyordu.

Öte yandan Taliban'ın şeriat hükümlerini uygulamaya başladığını ileri sürmesi bazılarını erken heyecanlandırırken bazılarının zihinlerinde de bu hareketin gelişme süreciyle ilgili bilgilerin şekillendirdiği sorular ve tereddütler oluştu.

Biz bu hareketin biraz daha iyi tanınmasını sağlamak amacıyla kökü, ortaya çıkışı ve Afganistan'daki iktidar kavgasında yer alışı hakkında bazı ayrıntılı bilgiler vermek istiyoruz.

Taliban'ın Kökü Nereye Dayanıyor?

Taliban aslında Afganistan'da Ruslara ve komünist rejime karşı verilen mücadele esnasında adı hiç duyulmamış bir oluşumdur. Ancak çok da yeni bir oluşum değildir. Çünkü Taliban diye adlandırılanlar sadece Afganistan'da değil bütün Hint yarımadasında yayılmış olan ve kökü 17. yüzyıla kadar uzanan medreseler silsilesine nispet edilenlerdir.

Taliban kelimesi "öğrenci" anlamına gelen Tâlib kelimesinin çoğuludur. Yani "öğrenciler" anlamına gelir. Bu hareketin böyle adlandırılmasının sebebi ise çekirdeğini Hint yarımadasında yaygın olan medreselerdeki öğrencilerin ve onların idarecilerinin oluşturmasıdır. Hareket kendini: "Tâlibân İslâmi Hareketi" olarak adlandırmaktadır. Hint yarımadasındaki medrese geleneği hayli eskiye dayanır. Ancak bu medreseler uzun yıllardan beridir kendilerini yenilememişlerdir ve eski klasik uslubla eğitim vermektedirler. Ayrıca bu kurumlar sadece dini ilimlerin öğretildiği medreselerden ibaret değil aynı zamanda öğrencilerin belli bir disipline sokulduğu kurumlardır. Buralarda tarikatlardakine benzer bir disiplin ve iç sirkülasyon hâkimdir. Öğrenciler hocalarına mutlak surette itaat eder ve onların emirlerini adeta dini emir gibi değerlendirirler. Hocaların din ilimlerini kendilerinden daha iyi bildiklerini düşünerek onların emirlerini öğrendikleri bilgilerin ışığında muhakeme etme gereği bile duymazlar. Aynı zamanda bu medreseler kendi içlerinde merkezden taşraya doğru bir örgütlenme silsilesine sahiptirler. Bu örgütlenme beraberinde, merkezden taşraya doğru bir emir- itaat disiplini de getirmektedir. Dolayısıyla merkezin kontrol altına alınması geniş bir alan üzerinde etkili olan medreseler grubunun tümüyle kontrol altına alınması imkânı verir.

Bu medreseler Rus işgaline karşı Afgan cihadının sürdüğü yıllarda da eğitim öğretim fonksiyonunu devam ettiriyordu. Hatta Rus kuvvetlerine karşı savaşan mücahitlerden birçoğunun çocukları bu medreselerde okuyorlardı. Ancak şunu belirtelim ki, buralarda okuyan öğrencilerin hocalarına itaatleri anne ve babalarına itaatlerinden daha kuvvetlidir. Rus işgaline karşı cihadın sürdüğü yıllarda medreseler genellikle çarpışmaların dışında kalıyordu. Ancak öğrencilerden zaman zaman çarpışmalara katılanlar da vardı. Bazıları bu yolla silah kullanmayı öğrenmişti.

Kardeş Kavgasının Oluşturduğu Ortam

Rus işgal güçlerinin Afganistan'dan çıkarılması dolayısıyla ülkedeki komünist saltanata son verilmesinden sonra mücahit grupları arasında çatışmaların başlaması bütün ülke halkını rahatsız etti. Bu durum, ülkedeki kardeş kavgasına son vermek amacıyla ortaya atılacakların çok iyi değerlendirebilecekleri bir toplumsal altyapı oluşturdu. İşte bu altyapı ve sözünü ettiğimiz medreselerin kendi iç disiplini, Tâliban İslâmi Hareketi adıyla meydana atılıp: "Biz kardeş kanı dökülmesine son vermek istiyoruz" diyenlerin işlerini kolaylaştırdı.

Taliban'ın Üç Hedefi

Tâliban ortaya çıktığında kendisi için üç önemli amaç belirlemişti: Bütün grupların ve halkın elindeki silahları toplamak, ülkedeki cihad gruplarının kurmuş olduğu devletçikleri ortadan kaldırarak halkın bütün ülkede rahatça dolaşmasını sağlamak, böylece toplumu yeniden güven ve istikrara kavuşturmak, etkisi altına aldığı bölgelerde şeriat hükümlerini uygulamaya geçirmek.

Bu amaçlar halka sıcak ve olumlu geldi. Çünkü silahlar zaten artık işgal güçlerine karşı değil bizzat ülke insanlarına karşı kullanılıyordu. Halkın büyük bir çoğunluğunda da kardeş kanının akıtılmasında kullanılan araçlar ellerden alınmadıkça bu kan selinin durdurulamayacağı kanaati hâkim olmuştu. Öte yandan farklı grupların belirlediği hâkimiyet alanları yani devletçikler halkı iyice sıkmaya başlamıştı. Çünkü bu devletçiklerin birinden diğerine geçmekte hem birtakım kötü muamelelere tabi tutuluyorlardı hem de zaman zaman kendilerinden geçiş haracı alınıyordu. Bazen de geçişleri tamamen engelleniyordu. Bundan dolayı halk en azından Tâliban'ın ilerleyişini zorlaştırmadı.

Şeriat uygulaması konusuna gelince: Tâliban, içtihada kapalı, çağın getirdiği yeniliklerle ilgili çözümler içermeyen, mezhep taassubunu öne çıkaran, içtihat farklılıklarının sağladığı kolaylıkları dikkate almadan sadece kendisinin tercih ettiği görüşün uygulanmasını şart koşan bir şeriat anlayışına sahipti. Ancak özellikle avamın bu meselelerle ilgili incelikler üzerinde düşünmesi zordu. Dolayısıyla "şeriat uygulanacağı" vaadi avama sıcak bir vaad olarak geliyordu.

İşte bu gayelerle ortaya çıkan ve yukarıda belirttiğimiz sebeplerden dolayı halktan kaynaklanan bir engelle karşılaşmayan Tâliban çok geçmeden kendisi de bir grup haline geldi. Tabii ki bu kimliğe bürünmesi onun da diğer gruplarla silahlı çarpışmalara girmesi sonucunu doğurdu. Ancak Tâliban saflarında çarpışanların hepsi yukarıda sözünü ettiğimiz medreselerde öğrenim gören veya görmüş öğrencilerden oluşmuyordu. Ülkedeki iç çatışmadan rahatsız oldukları için bağlı bulundukları cihad gruplarından ayrılan birçok kişi de bu hareketin saflarına katılmıştı. Ayrıca eski komünist rejimin askeri gücüne mensup birçok kişi de bu hareketin saflarında yerini almıştı. Bunun yanı sıra eski Kâbil hükümetine ait kaynaklar, Pakistan ordusuna mensup bazı subayların da Tâliban saflarında yer aldıklarını ileri sürdü. Bu husus Pakistan'ın eski Dışişleri bakanı tarafından da itiraf edilmiş ve Pakistanlı subayların Taliban mensuplarını eğittiği bu kişi tarafından dile getirilmiştir.

Molla Muhammed Ömer

Tâliban, toplumda etkisini gösterecek karizmatik kişiliğe sahip bir liderden yoksun olarak çıkış yaptı. Bu yüzden hareketin liderliğine getirilen Molla Muhammed Ömer'e karizmatik bir kimlik kazandırılması yoluna gidildi. Molla Muhammed Ömer önceden Rabbani'nin grubu içinde yer almıştı, fakat halk arasında yeterince etkili biri değildi. Ancak ülkenin değişik eyaletlerinden 1500 medrese mollası bir araya getirilerek bunların Molla Muhammed Ömer'i "emiru'l-mü'minin" seçmeleri ve kendisine bey'at etmeleri sağlandı. Ayrıca söz konusu 1500 medrese mollası halka ülkenin büyük alimleri olarak tanıtıldı. Bu olayın özellikle avam üzerinde inkâr edilemeyecek bir etkisi oldu. Böylece harekete, yapay bir karizmaya sahip lider kazandırılmış oldu. Harekete yapay da olsa belli bir karizmaya sahip liderin kazandırılmasının amacı sadece halk desteğinin sağlanması değil aynı zamanda hareket içinde liderlik tartışmalarından doğacak bölünmelerin de önünü kesmekti. Bu da fiilen sağlanmış oldu. Bunun yanı sıra Molla Muhammed Ömer'den sonra bir tartışma ve bölünme yaşanmasının önlenmesi amacıyla da tedbir alınarak Molla Muhammed Rabbani onun birinci vekilliğine yani veliahtlığına tayin edildi.

Kabil'in Ele Geçirilmesi

Tâliban, ortaya çıkışından yaklaşık iki yıl sonra 27 Eylül 1996 tarihinde Kâbil'i ele geçirmeyi başardı. Bu hızlı ilerleyişin en önemli sebeplerine yukarıda işaret ettik. Ancak konunun tafsilatına indiğimizde daha başka sebeplerle de karşılaşırız. Bunun en önemlilerinden biri Rabbani - Hikmetyar hükümetinin Kâbil'de muhasaraya alınmasıydı. Bu hükümet her ne kadar Kâbil'i savunacak kalabalık bir askeri birliğe sahip idiyse de dışarıdan malzeme ikmali yapma imkânı bulamayınca daha fazla kayıp vermeden şehri terk etme yoluna gitti. Çünkü dışarıdan ikmal yapamaması özellikle elindeki hava kuvvetlerini kullanamaması sonucunu doğurdu. Zira hava kuvvetlerine ait uçakların harekâtında kullanılacak petrolü temin edemiyordu. Tâliban'ın Kâbil'i muhasaraya almasına imkân sağlayan en önemli sebep ise Rabbani-Hikmetyar döneminde merkezle taşra arasında birtakım idari sorunların yaşanması oldu. Bu sorunlar yüzünden bazı eyaletlerin yönetimleri Tâliban'la anlaşarak Kâbil'deki hükümete karşı tavır almışlardı. Rabbani-Hikmetyar yönetiminin askeri güçlerinin yorgun ve bitkin, Tâliban güçlerinin ise yeni ve daha motive olmalarının da sonuç üzerinde önemli etkisi oldu.

Gelenekçiler Yoluyla Radikallerin Tasfiyesi

Tâliban'ın hızlı ilerleyişinde ve başarısında ABD ve Pakistan desteğinin önemli rol oynadığına yukarıda temas etmiştik. Hatta bazı yorumcular bu gelişmeye: "Amerika'nın radikal İslâmcılığa gelenekçi İslâm anlayışını kullanarak darbe vurması" olarak baktılar. Amerika, Afganistan'da Hikmetyar'la Rabbani arasında gerçekleşen son uzlaşmadan ciddi şekilde rahatsız oluyordu. Bu uzlaşmadan doğan yönetimin bütün ülkede dizginleri ele geçirmesi halinde, onun "radikal İslâmcılık" olarak nitelediği hareketin bütün bölgeyi etkisi altına alacağını, Tacikistan'da muhalefetin daha da güçleneceğini, Pakistan'daki Amerikan yanlısı rejimin ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya geleceğini vs. düşünüyordu. Dolayısıyla, şeriatı sadece ülke halkına karşı uygulanacak bir hukuk düzeni olarak algılayan ve bu nizamı dış ilişkilerine yansıtmayacağından emin olunan Tâliban'ın Afganistan yönetimini ele geçirmesi Amerika'nın bölgeyle ilgili hesaplarına daha uygun düşüyordu. Bu yüzden ABD, özellikle Hikmetyar - Rabbani uzlaşmasından sonra Tâliban'a destek ve yardımını artırdı.

ABD Parmağı

Bazı güvenilir kaynakların verdiği bilgilere göre Tâliban'ın Kâbil'i ele geçirmesinden iki gün önce Amerikalı yetkililer, New York'ta, Rusya, İran, Tacikistan, Hindistan, Pakistan ve Suudi Arabistan temsilcileriyle bir araya gelerek Afganistan'dan ellerini çekmelerini ve Tâliban'a karşı Rabbani hükümetine hiçbir şekilde yardım etmemelerini istediler. Tâliban'ın elindeki büyük silah gücü ve maddi imkânlar da Amerika'nın bu harekete maddi yönden destek verdiği iddialarına gerekçe oluşturabilecek nitelikteydi. Amerika'nın Kabil'deki yönetim değişikliğini sıcak karşılaması ve sözcüsünün, Amerikan çıkarlarının Tâliban hükümetiyle ilişki içine girmelerini gerektirdiği yolunda açıklama yapması aradaki göbek bağına işaret eden bir gelişmeydi. Öte yandan Pakistan yönetiminin Tâliban hükümetini hemen tanıması da ABD - Tâliban bağlantısında Pakistan kanalının kullanıldığı iddialarını haklı çıkaran bir gelişme oldu. İlginç bir gelişme de, daha önce ABD veya onun kontrolündeki BM temsilciliği tarafından Kâbil'de korunduğu söylenen eski diktatör Necibullah'ın Tâliban'a hemen ilk günlerde teslim edilmesi ve asılmasına fırsat verilmesi oldu. Demek ki, Necibullah, Tâliban'ın halk desteği elde etmesinin sağlanması amacıyla "kurbanlık koç" olarak saklanıyormuş.

Günümüzdeki İç Çatışma ve Afganistan'ın Perişan Hali

Yukarıda da söylediğimiz üzere bugün Afganistan'daki iç çatışmanın merkezinde Taliban bulunuyor. Taliban dört yıldan beridir başkent Kabil'i hakimiyetinde tutmasına rağmen ülkede bir otorite ve hakimiyet sağlayabilmiş değil. Hatta ülke genelinde değil, kendi kontrolüne aldığı bölgelerde bile yeterince otorite sağladığı söylenemez. Taliban'ın kurmuş olduğu hükümeti de Pakistan dışında tanıyan olmadığından Afganistan'ın dış dünyayla irtibatı büyük ölçüde kesik durumda. Yıllardan beridir devam eden savaş ekonomiyi zaten iyice felce uğratmış. Nüfusun üçte ikisi tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. Bu kesimin ürettiklerinden bir gelir sağlayabilmeleri ise ürünlerinin ülke dışına satılmasına bağlı. Ancak bugün ihracat büyük ölçüde felce uğramış. Üretilen tarım ürünleri ülke dışına ihraç edilemiyor. Öte yandan bu ülkede tarım büyük ölçüde yağmur sularına dayalı. Dolayısıyla son yıllarda yaşanan kuraklık da ülke tarımına büyük darbe vurmuş. Bütün bu sebeplerden dolayı tarım ve hayvancılıkla geçinen kesim oldukça zor durumda. Diğer kesimler ise zaten perişan. Çünkü ticaret, ulaşım vs. gibi devlet düzen ve istikrarıyla bağlantılı sektörler yıllardan beridir devam eden iç savaş yüzünden büyük ölçüde durmuş. Afganistan'ın sanayisi zaten gelişmemişti. İç savaş mevcut olan küçük sanayi kuruluşlarını da atıl duruma getirmiş.

Mülteciler Misyonerlerin Tuzağında

Bu sebeplerden dolayı Pakistan ve İran'da yaşayan mülteciler de yurtlarına dönmek istemiyorlar. Dönseler de geçimlerini sağlayabilecekleri bir iş ve geçim kaynağı bulmaları imkanı yok. Bu yüzden zor şartlar altında da olsa mülteci kamplarında kalmayı tercih ediyorlar. Ama mülteci kamplarında kalmaları onları iki ayrı tehlikeyle karşı karşıya getiriyor: Birincisi misyoner teşkilatlarından kaynaklanan tehlike, ikincisi de insanların zor durumda ve ihtiyaç içinde olmalarını sömürmek isteyenlerden kaynaklanan tehlike.

Misyoner teşkilatları özellikle Pakistan'da yaşayan mülteciler için ciddi bir tehlike. Şu anda Pakistan'daki mülteci kamplarında en az yirmi misyoner teşkilatının yoğun bir faaliyet yürüttüğü biliniyor. Bu teşkilatların birinci hedefleri insanları hıristiyanlaştırmaktır. Bunu başarabilmek için onların ihtiyaç içinde, ağır şartlar altında olmalarından istifade ederler. Dolayısıyla onlar bir ellerinde ekmek öbür ellerinde İncil'le giderler yardım etmek istediklerinin yanına. Eğer kendilerine hedef seçtikleri kitleyi hıristiyanlaştırmada başarılı olamayacaklarını anlarlarsa en azından onları kendi dinlerinden uzaklaştırmak için çaba sarf ederler. Bu açıdan bakıldığında Pakistan'daki mülteci kamplarına yönelik faaliyet yürüten misyoner teşkilatlarının kısmi de olsa bir başarı elde ettikleri söylenebilir.

Çıkarcılar da Mültecileri İstismar Ediyor

İnsanların ihtiyaç içinde olmalarını istismar edenler çok çeşitlidir. Kimisi onları çok düşük ücretlerle çalıştırarak, kimisi başkalarının yapmak istemediği işleri onlara yaptırarak, kimisi ahlaki değerlere aykırı işlerde onlardan istifade ederek, kimisi de başka amaçlar için onları istismar eder. Bütün bu riskler yurtlarına dönemeyen Afganistanlı mülteciler için geçerlidir.

İslam Alemi Afganistanlılara "Ne İşiniz Varsa Görün!" mü Dedi?

Gerek yurtlarında kalmaya devam eden ve gerekse başka ülkelerde mülteci hayatı süren Afganistanlıları en çok perişan eden de İslam dünyasının onları terk etmesi oldu. Bunda ise en önemli etken iç savaş oldu. Adeta dünya Müslümanları Afganistan'daki çarpışan gruplara: "Biz Ruslara ve komünist rejime karşı sürdürdüğünüz cihadda hep yanınızda yer aldık. Sizin bu cihadınıza bir hayli ümit bağlamıştık. Ama siz post kavgasına girişince bizim bütün ümitlerimiz boşa çıktı. Artık ne haliniz varsa görün, biz size karışmıyoruz" dediler. Ama bunu sadece o gruplara değil tüm Afgan halkına demiş oldular. Bu tutumun geçerli birtakım gerekçeleri olabilir. Ama bir çözüm yolu değildir. Bir Müslüman halkın yok oluşa, sefalete terk edilmesi İslam'ın kardeşlik anlayışına ters düşmektedir.

Mevcut Kavgada Dış Etkenlerin de Rolü Var

Bu arada şunu da ifade edelim ki belki komünist rejimin devrilmesinden sonra çıkan post kavgasında en önemli etken mücahit gruplarının kendi aralarındaki sorunları görüşme yoluyla değil de kuvvete başvurarak çözme yolunu tercih etmeleriydi. Ama bugünkü kavga tümüyle iç etkenlere bağlı bir kavga değildir. Bugünkü kavgada dış etkenler belki daha büyük rol oynamaktadır. Amerika'nın Afganistan'la ilgili hesapları var. Pakistan'ın Afganistan'la ilgili hesapları var. Tacikistan'daki direniş esnasında buradaki mücahitlerin bir kısmı Afganistan'ı kendileri için hareket ve eğitim alanı olarak seçmişlerdi. Bundan dolayı Orta Asya'daki yönetimler ve Rusya yönetimi de Afganistan'daki statünün kendi geleceklerini yakından ilgilendireceğine inanmaya başladılar. Bu yüzden söz konusu devletlerin hiçbiri Afganistan'da kendi kontrolleri dışında veya kendileriyle uyumlu hareket etmeyecek bir otoritenin oluşmasını istemiyorlar. Bu ülkelerin çoğu Afganistan'da kavga ve fitnenin devam etmesinin kendileriyle uyumlu hareket etmeyecek bir otoritenin oluşmasından daha iyi olduğunu düşünüyorlar. Dolayısıyla ne zaman fitne ateşinin söndürülmesi yolunda olumlu bir adım atılsa hemen bir taraftan çomak sokuyor ve ateşin yeniden alevlenmesine sebep oluyorlar.

Taliban Masaya Oturmalıdır

Afganistan'daki kavgada başkenti elinde tutan Taliban tarafı: "Biz devletiz. Liderimiz emiru'l-mü'minin olarak seçilmiştir. Fitne ateşinin söndürülmesi için muhaliflerin gelip bu otoriteye teslim olması gerekir" diye düşünüyor. Bu yüzden de karşı tarafın görüşme tekliflerini genellikle reddediyor. Karşı taraf ise Taliban'ın sömürgeci güçlerin oyununa geldiğini düşünüyor. Aynı zamanda Taliban'ın Kabil'i elinde tutmasının Afganistan'da kendisine itaat gereken meşru bir hakimiyet oluşturduğu anlamına gelmediğini, bilakis bu örgütün birtakım dış güçlerin yardım ve destekleriyle sahaya çıktığını ve izlediği politikanın da onların işine yaradığını söylüyorlar. Çoğunluğu "Kuzey İttifakı" olarak bilinen ittifakın çatısı altında toplanan Taliban karşıtı gruplar fitne ateşinin söndürülmesi için Taliban'ın mutlaka barışa yanaşması, görüşme masasına oturmayı kabul etmesi gerektiğini ve bu örgütün: "Biz devletiz. Liderimiz emiru'l-mü'minin olarak seçilmiştir. Fitne ateşinin söndürülmesi için muhaliflerin gelip bu otoriteye teslim olması gerekir" iddiasında haklı olmadığını ifade ediyorlar. Çünkü Taliban'ın aslında bir yönetim kuramadığını, sadece Afganistan'ın belli bir kesimini kontrolünde tutan bir gerilla yönetimi oluşturduğunu dile getiriyorlar.

Afganistan'daki Fitne Ateşi Söndürülmeli

Olaylara dışarıdan bakıldığı zaman yukarıda işaret ettiğimiz tartışmalarda bir taraf olmanın fitne ateşinin söndürülmesinde bir şey ifade etmeyeceği anlaşılıyor. Bu tartışmalarda, gönlünüz bir tarafa meyledebilir: "Şu haklıdır, şu haksızdır" diyebilirsiniz. Ama önemli olan fitne ateşinin söndürülmesi, Afganistan'da akan kanın durdurulması, yaraların sarılması ve perişan haldeki halkın yeniden belini doğrultabilmesi için şartların oluşturulmasıdır. Bunun için de öncelikle Afganistan meselesinin yeniden İslam aleminin gündemine girmesi gerekiyor. İkinci olarak Afganistan'daki mücahit liderlerinin hatalarının ve onların kendi aralarında post kavgasına girişmiş olmalarının dünya Müslümanlarının bu meseleyi gündemlerinden çıkarmalarını, orada mağdur olan Müslümanların meselelerine bigane kalmalarını haklı çıkarmayacağını bilmeliyiz. Üçüncü olarak dış müdahalelerin görülmesi ve isabetli tespitlerin yapılması gerekiyor. Dördüncü olarak fitne ateşinin söndürülmesi için Taliban'ın: "Biz devletiz, başkalarının gelip bize teslim olması gerekir" iddiasından vazgeçmesi gerektiğini kabul etmek zorundayız. Çünkü realite bu iddiayı haklı çıkarmıyor. Dolayısıyla fitne ateşinin söndürülmesi için masa başına oturulması ve meselelerin kuvvetle değil, görüşmelerle çözülmesi zorunludur.

Ümit Verici Adımlar

Benim şahsen katılma fırsatı bulduğum ve sonuna kadar izlediğim, Uluslararası Araştırma Merkezi'nin Londra'da düzenlediği "Afganistan'da Bugünün Gerçekleri ve Gelecek" başlıklı uluslararası konferans Afganistan meselesinin yeniden Müslümanların gündemlerine sokulması ve çözüm için fikirler üretilmesi açısından güzel bir adımdı. Orada alınan karara göre bu konferanstan iki ay sonra daha geniş çaplı bir başka konferans düzenlenecek. Allah fırsat verirse ben bunu da izlemeye çalışacağım. İkinci konferansın çözüm yolunda daha ciddi bir adım olmasını ve onu çözüme kadar gidecek başarılı adımların takip etmesini temenni ediyorum.