Aliya İzzetbegoviç'in Vefatı

Kasım 2003, Vuslat dergisi

Bosna-Hersek'in tarihe iz bırakan ve bütün Müslümanların sevgilerine mahzar olan lideri Aliya İzzetbegoviç 78 yaşında vefat etti. Oldukça zor dönemlerde Bosna - Hersek Müslümanlarının öncüklerini ve yöneticiliklerini yapan İzzetbegoviç aynı zamanda önemli bir fikir adamıydı.

İzzetbegoviç, 1925'te Bosna-Hersek'in kuzey batısında bulunan Bosanska Krupa şehrinde İslami duyarlılığına sahip bir ailede dünyaya geldi. Saraybosna'da bir Alman lisesinde tahsil görürken Meladi Muslumani (Müslüman Gençler Kulübü) adlı bir cemiyet kurarak İslami amaçlı faaliyetler başlattı. Ülkesi, II. Dünya Savaşı esnasında Nazi Almanların işgaline girdi. O dönemde savaştan etkilenen ve mağdur olan Müslümanlara yardımcı olmak için önemli faaliyetler yürüttü. Onun yaşadığı Bosna- Hersek'in de içinde bulunduğu Yugoslavya 13 Ocak 1946'da bağımsız oldu, fakat bu bağımsızlıktan sonra ülke yönetimini komünistler ele geçirdiler. Komünistler dine karşı savaş açtıklarından İzzetbegoviç büyük zorluklar çekti. 1949'da İslamcılık suçlamasıyla beş yıl hapse mahkum edildi. Fakat o yılmayarak ülkesinin halkını İslami yönden aydınlatmak ve bilgilendirmek amacıyla faaliyet yürütmeye devam etti. O aynı zamanda fikirleriyle Batı ve Doğu kültürü arasında bir köprü kurmaya çalışıyordu.

1980'de diktatör Tito'nun ölmesinden sonra Yugoslavya yeni bir döneme girmiş oldu. Bu dönemde Yugoslavya Federasyonu'nu oluşturan federal cumhuriyetlerin liderleri arasında bir siyasi yarışın başlaması ülkenin kısmen demokratikleşmesini ve halka bazı özgürlüklerin verilmesini sağladı. İşte bu dönemde 1983 yılında İzzetbegoviç'in oğlu onun daha önce yayınlanmış İslami Manifesto adlı kitabını genişleterek yeniden yayınladı. Kitap İzzetbegoviç'in yayınlanmış makalelerini içeriyordu. Fakat ülkede kısmen yumuşama sürecine girmiş gibi görünen hakim sistem bu kitaba tahammül edemedi ve İzzetbegoviç'i Avrupa'nın merkezinde İslami bir yönetim kurmaya çalışmakla suçlayarak 14 yıl hapse mahkum etti. Ceza daha sonra onun hapiste olduğu sırada 11 yıla indirildi. 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.

Zindan hükmü, İzzetbegoviç'in fikirlerinin gerek Bosna-Hersek Müslümanları gerekse genelde dünya Müslümanları arasında daha çok yayılmasına sebep oldu. Bu hadise aynı zamanda onu, ülkesinin Müslümanları arasında karizmatik bir lider yaptı. Onun zindandan çıkmasından sonra Yugoslavya önemli bir değişim ve hatta dağılma sürecine girmişti. O da Bosna-Hersek Müslümanlarını organize etmek amacıyla siyasete girdi ve Demokratik Eylem Partisi (SDA) adlı bir parti kurdu. Bu parti çok kısa zamanda geniş bir kitlenin desteğine mahzar oldu ve girdiği ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerinden başarıyla çıktı. Böylece partinin lideri İzzetbegoviç, o zaman henüz Yugoslavya Federasyonu'nun içinde bulunan Bosna-Hersek'in cumhurbaşkanı oldu. Onun bu göreve seçildiği sırada Yugoslavya Federasyonu'nun genel cumhurbaşkanlığı görevini federal cumhuriyetlerin cumhurbaşkanlarının birer yıl süreyle dönüşümlü olarak yapmaları kararlaştırılmıştı. Ancak İzzetbegoviç'e sıra gelinceye kadar federasyon dağılma sürecine girdi ve Slovenya ile Hırvatistan ayrılma kararı aldı. Bosna - Hersek de 1 Mart 1992'de ayrılıp ayrılmama konusunda referandum gerçekleştirdi. Seçime katılanların % 62,8'i bağımsızlığı tercih edince Bosna-Hersek de bağımsızlığını ilan etti. Ama bu kararın alınmasından hemen sonra Sırp çetnikler Müslümanlara karşı oldukça kanlı bir savaş başlattılar.

İzzetbegoviç, Bosna-Hersek Müslümanlarının işte böylesine zorlu bir, istemeyerek zoraki karşı karşıya geldikleri savaşta onların liderliklerini yapma gibi ağır bir yükün altına girdi. O önce Müslümanları, Avrupa'nın üçüncü büyük ordusu durumundaki Yugoslavya Federal Ordusu'nun bütün imkanlarını kullanan Sırp çetnikleriyle savaşa sokmamak için bütün yolları denedi. Ancak çetniklerin şiddetli saldırıları karşısında Müslümanların savunma mücadelesi içine girmekten başka seçenekleri yoktu. ABD ve Avrupa ülkeleri ise adeta eski haçlı ruhunun verdiği bir hazla çetniklerin gerçekleştirdikleri katliamları sadece seyrettiler. 1994'ün sonuna gelindiğinde Müslümanlardan 250 bin kişi öldürülmüş, bir milyon kişi de göçe zorlanmıştı. Önce bu katliamları seyreden ABD ve onunla aynı saftaki AB ise 1995'te tamamen Sırpları kollayan ve Müslümanlara haksızlık eden Dayton Anlaşması'nı dayattı. Anlaşma nüfus bakımından azınlık durumundaki Bosna - Hersek Sırplarına ülkenin % 49'unu veriyor, kalan % 51'ini de Müslümanlarla Hırvatlara bırakıyordu. Oysa savaşın başlamasından hemen önce gerçekleştirilen 1991 sayımına göre Müslümanlar nüfusun % 44'ünü, Hırvatlar % 17'sini (ikisi birlikte % 61), Sırplar ise % 31'ini, diğer nüfusu da başta Slovenler olmak üzere diğer dini ve etnik unsurlar oluşturuyordu. İzzetbegoviç, bu anlaşmanın taraflı ve haksız olduğunu bilmesine rağmen Bosna-Hersek'teki Müslümanların var oluşla yok oluş arasında bir tercihle karşı karşıya bırakıldıklarını gördüğünden kabul etmek zorunda kaldı.

Savaşın, gerek katliamlar gerekse göçe zorlama sebebiyle Bosna - Hersek'teki Müslümanların sayısında önemli bir azalmaya sebep olmasına rağmen Dayton Anlaşması'nın imzalanmasından sonraki ilk Cumhurbaşkanlığı Konseyi seçimlerinde Aliya İzzetbegoviç 729 bin oy alarak üçlü konseyin başkanı oldu. Bu seçimlerde Sırp Demokratik Partisi lideri Mamcilo Krajnisk 690 bin oyla ikinci, Hırvat Demokratik Toplumu'nun lideri Kresimir Zurbak da 342 bin oyla üçüncü olarak üçlü konseye girdiler. Dayton Anlaşması cumhurbaşkanlığı sistemiyle ilgili bir de böyle üçlü konsey uygulamasını getirmişti.

İzzetbegoviç'i bütün dünya Müslümanları davasında samimi, kararlı ve bilge bir kişi olarak tanıdı. Hem önderliğiyle hem de fikirleriyle çevresini etkiledi. Verimli bir şekilde ve önemli aktivitelerle geçirdiği 78 yıllık ömrün ardından sonsuzluk alemine göç etti. Yüce Allah'tan kendisine rahmet ve mağfiret diliyoruz. Allah mekanını cennet eylesin.

İsrail Ramazan'a Doğru İyice Azgınlaştı

İsrail işgal devleti her Ramazan öncesinde olduğu gibi bu Ramazan'a girerken de şiddet ve azgınlığını iyice artırdı. Bu uygulamasıyla adeta Müslümanların ibadet mevsimleriyle alay etmekte ve onların inançlarına, ibadetlerine, dayanışma ruhlarına karşı içindeki tüm kin ve nefret duygularını kusmaktadır. Ne kadar ilginçtir ki onunla işbirliği içindeki çağdaş emperyalizm de Müslümanların özel ibadet mevsimine girdikleri dönemde Siyonistlerin önlerini iyice açtı, onlara iyice cesaret verdi; Filistinlilerin haklı ve meşru mücadelelerine ise iyice yüklendiler. ABD'nin bu konudaki tutumu artık gayet bariz bir şekilde görünüyor. İsrail Filistinlilere saldırı düzenleyip onlarca masum insanı katlettiğinde ABD hemen açıklama yaparak Filistinlileri teröre başvurmakla suçluyor, İsrail'in saldırısı hakkında ise "İsrail'in nefsini müdafaa hakkını anlayışla karşılıyoruz" diyor. İşgalci Siyonistler Suriye'ye saldırı düzenlediklerinde ABD İsrail'i suçlamayarak Suriye'ye yüklendi ve Suriye'nin cezalandırılması, bu ülkeye ambargo uygulanması için BM'de yoğun lobi faaliyetleri başlattı. ABD böyle ama AB de ondan geri kalmayarak Filistin halkının meşru mücadelesine öncülük eden ve haklı bir direnişi sürdüren Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS)'ı terör listesine aldı. AB bu kararı İsrail işgal devletinin talebi doğrultusunda aldı ve onun bu talebinin kabul edilmesi sadece işgalci saldırganları daha da cesaretlendirdi. Zaten HAMAS'ın manevi lideri Ahmed Yasin de söz konusu kararla ilgili açıklamasında buna özellikle dikkat çekmiş ve AB'nin kararının İsrail'i cüretlendireceğini, onun masum Filistin halkına yönelik saldırısını daha da artırmasına sebep olacağını vurgulamıştı. Nitekim öyle oldu. AB sadece bunu yapmakla yetinmeyerek Avrupa ülkelerinde, Filistinli mağdurlara, işgalci saldırganların şehit ettiklerinin geride bıraktığı yetimlere sahip çıkan, onlara yardım ulaştırmaya çalışan kurumları "teröre destek veren kurumlar" listesine alarak faaliyetlerini durdurdu.

Çağdaş emperyalizmin zikrettiğimiz tutumundan ve desteğinden iyice cesaret alan İsrail işgal devleti mübarek Ramazan ayı öncesinde Filistinlilere yönelik vahşet ve saldırılarını iyice artırdı. Önce Gazze'nin güneyindeki Rafah bölgesini yoğun bir şekilde saldırıya maruz bıraktı. Bu bölgeye yönelik saldırılar on gün kadar devam etti. İşgal güçleri bölgede, Filistin tarafına silah sokmada kullanılan tüneller olduğunu iddia ederek saldırısına bunu gerekçe gösterdi. Oysa asıl amaç bölge ahalisine gözdağı vermek ve bu bölgede özellikle sınır çizgisinde belli bir alanı boşaltmaktı. Hem havadan hem de karadan düzenlenen ve ard arda sürdürülen vahşi saldırılarda toplam 16 kişi hayatını kaybederken, yaklaşık 150 kişi yaralandı, 200'den fazla ev de yıkıldı. Yıkılan evlerin bazıları birkaç katlıydı, dolayısıyla birçok aileyi barındırıyordu. Bu yüzden yüzlerce aile evlerini, eşyalarını kaybetmiş halde oldukça kötü şartlarda sığınma merkezlerine yerleşmek zorunda kaldılar. BM raporlarına göre bu şekilde sığınma merkezlerine yerleştirilenlerin sayısı 1000'i geçmişti. Böylece bölgede adeta yeni bir mülteci dalgası ortaya çıkmıştı.

Ne yazık ki işgal güçlerinin bu saldırılarına dünyadan söze gelir bir tepki gelmedi. İsrail'e, saldırganlığını durdurması için herhangi bir baskı ise hiç olmadı. Bu durumdan daha da cesaret alan işgal devleti Rafah'a yönelik saldırıların, katliamların ve yıkımların ardından Gazze'nin muhtelif bölgelerine hava saldırıları gerçekleştirdi. Azgınlıkta öylesine ileri gitti ki bir günde bölgeye beş ayrı hava saldırısı gerçekleştirdi ve bu saldırılarda toplum 12 kişi ölürken, 100 kişi de yaralandı. Saldırılardan biri, büyük bir kalabalığa yönelik olarak gerçekleştirilmişti ve en büyük can kaybı ve yaralanma bu kalabalık arasında olmuştu. 20 Ekim 2003 Pazartesi gecesi İsrail işgal devletine ait F-16 tipi uçaklar Gazze'deki Nusayrat mülteci kampında sivil vatandaşlara ait bir aracı hedef alan hava saldırısı gerçekleştirdi. Çevredeki ahali saldırıya hedef olanlara yardım için olay yerine koştu. Ancak büyük bir kalabalığın olay yerine toplandığını gören saldırganların iştahları iyice kabardı ve böyle bir kalabalığı bulmuşken kaçırmamak istemedi, kalabalığın üzerine yeni bir füze fırlattılar. Bu ikinci saldırı 10 kişinin ölmesine en az 70 kişinin yaralanmasına sebep oldu. Bu ikinci saldırı işgalci Siyonistlerin öldürme zevklerini, Filistinlileri kalabalık halde bir yerde gördüklerinde bu zevklerinin nasıl harekete geçtiğini, iştahlarının nasıl kabardığını çok açık bir şekilde gözler önüne seriyordu. Bu işgalcilerin, bir yere toplanan kalabalığa yönelik ilk füze saldırıları değildi. Daha önce de aynı metodu kullanmak suretiyle önce belli bir hedefe füze fırlatarak, sonra yaralananlara yardımcı olmaya çalışan kalabalıkları hedef alarak benzer katliamlar gerçekleştirmişlerdi.

İşgalciler Gazze'ye yönelik söz konusu saldırılarının ardından da Batı Yaka şehirlerine yönelik şiddetli saldırılar gerçekleştirdiler. Bu bölgeye yönelik saldırılarında da bazı kişileri şehit etti, birçok kişiyi de tutukladılar.

İşgalciler, "güvenlik duvarı" adını verdikleri ancak gerçekte Filistinlilerin arazilerini gasp etme amacına yönelik bir hile duvarı olan ırkçı ayırım duvarlarının inşasını da sürdürüyor. BM Güvenlik Konseyi'nin bu duvarı kınayan kararı ABD tarafından veto edildi. ABD bu vetosuyla daha önce duvarın inşasına karşı olduğuna dair açıklamalarında sahtekarlık yaptığını bir kez daha gözler önüne serdi. Daha sonra BM Genel Kurulu tarafından göstermelik bir kınama kararı alındı. Ancak bu kararın herhangi bir yaptırım gücü bulunmuyor. İşgal devleti ise bu karara rağmen duvarın inşasını sürdüreceğini bildirdi. Dediğimiz gibi bu duvar gerçekte güvenlik için değil yeni gasplar gerçekleştirmek amacıyla inşa edilmektedir. Çünkü duvar BM kararlarında "İsrail" olarak gösterilen bölgenin sınırı olarak kabul edilen yeşil hat üzerinden değil Filistinlilere ait bölge olarak gösterilen Batı Yaka'nın bayağı içinden inşa edilmektedir. (Gerçekte bu toprakların tamamının Filistin olduğunu hatırlatalım.) Bu durumda çok sayıda Filistinlinin evi ve arazisi duvarla yeşil hat arasında kalacak. İşgal devleti bu insanlara "İsrailli" kimliği vermeyeceğinden onlar iki duvar arasında sıkışmış olacak, muhtemelen de işgalciler tarafından göçe zorlanacaklar. BM raporlarında işte bu risk sebebiyle duvardan 100 bin Filistinlinin olumsuz etkileneceği dile getirilmektedir. Buna rağmen işgalci saldırganların duvar inşaatlarının durdurulması için herhangi bir baskıya başvurulmamaktadır.

İşgalcilerin bu saldırganlıkları karşısında Filistinlilerin yalnız bırakılmasıyla ilgili olarak HAMAS'ın yaptığı bir açıklama oldukça anlamlıydı. Açıklamada saldırganlıkta iyice serbest bırakılan Siyonist işgal güçleri karşısında bütün dünyanın yalnız bıraktığı Filistinli direnişçilerin, halklarını, kutsal değerlerini ve topraklarını korumak için direniş ve mücadeleden başka seçeneklerinin olmadığı, HAMAS mücahitlerinin Ayn-ı Yebrud'da işgalci askerlere ağır darbe vuran eylemlerinin de bu konudaki kararlılıklarını gösterdiği dile getiriliyor ve şöyle deniyordu: "Bu da gösteriyor ki direniş sürecektir. Filistin bunun benzeri daha birçok eyleme şahit olacaktır. O zaman hiç kimsenin Filistinlilerin yüzlerine dönüp de "teröre başvuruyorsunuz", "siviller öldürülüyor" demeye ya da uluslar arası yasallıktan söz etmeye hakkı olamaz. Bu tür isteklerin ve çağrıların tümü sadece Filistinlilere dönük ve onların direnişlerini durdurma amaçlı olmaktadır." Gerçekten çağdaş emperyalizm ve onların güdümündeki medya organları Siyonistlerin saldırıları karşısında sessizliği tercih ederken Filistinlilerin haklı ve meşru mücadeleleri karşısında hemen malum "terör" kavramına sığınıyor ve böylece Filistinlilerin mücadele ve meşru müdafaa haklarını töhmet altına sokmaya çalışıyorlar. Bu, Necip Fazıl'ın ifadesiyle taşları bağlayıp, köpekleri salmaktan başka bir anlam taşımaz. Emperyalizmin bu tutumu karşısında insanlarımızın duyarlı olmaları ve hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak görmeleri, Filistinlilerin haklı mücadelelerini itham edenlerle aynı dili kullanmaktan sakınmaları gerekir. Bu, insana, insani değerlere ve meşru haklara saygının bir gereğidir.

Amerika Irak'ta Çıkmazda

Amerika bütün çabalarına rağmen Irak'ta bataklıktan kurtulamıyor. İşgale karşı direniş gittikçe yayılıyor. Türkiye'den asker gönderilmesine bayağı ümit bağlamıştı. Ancak son zamanlarda Türkiye'den gönderilecek askerlerin meseleyi halletmeyeceği aksine işin daha da çetrefil hale geleceği kanaati hakim olmaya başladı. Bu yüzden artık ABD, Türkiye'den asker gönderilmesine çok da sıcak bakmıyor. Onun yerine Pakistan ve Suudi Arabistan'a baskı yapıyor. Ancak bu ülkeler de çok olumlu yaklaşmıyorlar. Hal böyleyken işgale karşı direnişin yayılması Amerikan askerlerinde psikolojik sıkıntıların, rahatsızlıkların, intiharların ve firarların artmasına sebep oluyor. Bu arada Irak'a sevk edilen askerlerin yarıdan çoğunun sözleşmelerini yenileme niyetinde olmadıkları medyaya yansıyan haberlerde dile getirildi. Bu gelişmeler de Amerika'nın Irak'tan yola çıkarak Ortadoğu üzerinde güçlü bir hakimiyet kurma ve böylece İsrail işgal devletinin güvenliğini daha da sağlama alma planlarının suya düşmesi ihtimalinin kuvvetli olduğunu gösteriyor. Temennimiz Afganistan cihadının Sovyet sultasının çöküşüne sebep olduğu gibi Irak direnişinin de Amerikan emperyalizminin ve sultasının çöküşüne sebep olmasıdır. Amerikan sultasının çöküşü İsrail işgal devletinin gücünün de ciddi şekilde kırılmasına sebep olacaktır. Çünkü İsrail işgal devleti büyük ölçüde ABD'nin yardımıyla ayakta durmaktadır.

Hedefte Suriye Var

Amerika'nın Irak'tan sonra kendisine Suriye'yi hedef seçtiği anlaşılıyor. Suriye'nin hedef seçilmesi tamamen İsrail işgal devletinin hesaplarıyla ilgilidir. Suriye'nin Filistinli direniş örgütlerine lojistik destek vermesi ve Hizbullah'ın askeri kanadının dağıtılması için Lübnan'dan herhangi bir talepte bulunmaması uzun süreden beridir işgalci Siyonistleri rahatsız etmektedir. Bu yüzden Amerika da İsrail'in istekleri doğrultusunda Suriye'ye baskı yapmaya çalışıyor. Geçtiğimiz ayın başlarında İsrail tarafından, doğruluktan son derece uzak bir gerekçeyle Suriye'ye hava saldırısı gerçekleştirildi. ABD saldırıdan sonra saldıranı değil saldırıya uğrayanı suçlu göstererek Suriye'ye ambargo uygulanması için BM'e başvurdu. Ancak bu talebi rağbet görmedi. Özellikle Fransa'nın Suriye'yle yakın ilişki içinde olması ABD'nin bu oyununu bozdu. Buna karşılık Amerikan Kongresi, Suriye'nin cezalandırılması için sunulan bir kanun teklifini büyük bir çoğunluğun desteğiyle kabul etti. Bu kabul Amerikan Kongresi'nin aslında İsrail Knesset'inden farklı olmadığını gözler önüne seriyordu. Bu arada Richard Perle, Suriye'ye hava saldırısı düzenlenmesi ihtimalinin olduğunu ileri sürerek bir tehdit de savurdu.

Aslında Amerika Irak'ta bataklığa saplanmış olmasaydı Suriye'nin defterini şimdiye kadar dürmüş olacaktı. Ama Irak direnişi onu zorlamaktadır. İnşallah Irak direnişi Amerika'nın bütün hesaplarını alt üst eder.