2020’de İslam Dünyası

TYB 2021 Yıllığı

Filistin

Arap Dünyasında İşgal Rejimiyle İlişkileri Normalleştirme Atağı

Arap dünyasındaki dikta rejimleri İsrail’le uzun süreden beri perde arkasından ilişkiler yürütüyorlardı. Bu ilişkilerini bazı alanlarda açığa çıkardıkları da oluyordu. Ancak İsrail’i resmen tanıyarak onunla doğrudan diplomatik ilişki içine girmeyi kabul eden sadece 1978'de Camp David Anlaşması'nı imzalayan Mısır ve 1994'te Vadi Araba Anlaşması'nı imzalayan Ürdün olmuştu. Ama tabii işgal rejimini "meşrulaştırma" sürecinin bir parçası olarak FKÖ'nün 1993'te bu rejimle imzalamış olduğu Oslo İlkeler Anlaşması'nın ve onun uygulamaya taşınmasıyla ilgili diğer anlaşmaların da işgalciyle ilişkileri normalleştirmek isteyen yönetimlere önemli dayanaklar verdiği gerçeğini de gözardı edemeyiz.

21 Mayıs 2017'de Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da düzenlenen ve "Amerika ve İslâm Ülkeleri Zirvesi" adı verilen uluslararası toplantıda ABD Başkanı Trump'ın Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimlere İsrail’le ilişkilerini artık perdenin önüne taşımaları talimatı vermesi üzerine bu rejimler de işgalciyle açıktan ilişki içine girmek için zemini hazırlamak amacıyla yoğun bir faaliyet içine girmişlerdi. Buna "normalleşme süreci" denildi. Kastedilen siyonist işgal rejimiyle ilişkilerin normalleştirilmesidir. Bu ise Filistin toprakları üzerindeki gayri meşru işgalin meşru kabul edilmesi ve resmen tanınması anlamına gelmektedir. Bu da tabii ki Filistin davasına ve halkına vurulan bir darbedir. Ancak Arap dünyasındaki ihanet rejimleri açısından yularlarını teslim etmiş oldukları ABD'nin talimatlarını yerine getirmek Filistin davasına ve halkına samimiyet göstermekten, bu halkın meşru haklarını geri almak için sürdürdüğü mücadeleye destek vermekten her zaman daha önceliklidir.

Söz konusu zirveden sonra Trump'ın emrinin yerine getirilmesi için önemli adımlar atıldı. Ancak ABD Başkanını en çok sevindiren, İslam dünyasındaki muhtelif fitne politikalarının idare merkezi rolü oynayan Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) İsrail işgal devletini resmen tanımayı ve onunla diplomatik ilişkileri başlatmayı kabul ettiğini açıklaması oldu. Bu konudaki mutluluğunu 13 Ağustos 2020'de yayınladığı twitter mesajında dile getirdi ve BAE'nin arkasından başka Arap ülkelerinin geleceğini belirtti.

BAE ile İsrail arasında resmen ilişkilerin başlatılmasına dair anlaşmanın imzalanması için hazırlıklar yürütülürken ikinci bir Arap ülkesi daha ihanet anlaşmasını kabul ettiğini açıkladı. O da Suudi Arabistan'ın arka bahçesi durumundaki Bahreyn'di. Trump 11 Eylül 2020'de de Bahreyn'in İsrail’le diplomatik ilişkileri başlatma anlaşması imzalamayı kabul ettiğini duyurdu. Bunun üzerine normalde BAE ile İsrail arasında 22 Eylül tarihinde imzalanacağı açıklanan anlaşma da öne alındı ve 15 Eylül'de işgal yönetimi başbakanı Netanyahu, ABD'de Beyaz Saray'da Trump'ın iştirak ettiği bir törenle hem BAE hem de Bahreyn'le karşılıklı diplomatik ilişkilerin başlatılması konusunda anlaşma imzaladı.

Filistin'deki tüm direniş hareketleri bu anlaşmalara tepki gösterdi ve bunun Filistin'in arkadan hançerlenmesi anlamına geldiğini vurguladılar.

Fakat ABD ve İsrail kaynakları BAE ile Bahreyn’i başka Arap ülkelerinin izleyeceğini dile getirdi. Bazı Arap ülkelerinin BAE'nin kararını destekleyici tavırlar sergilemeleri de bu yönde işaretler veriyordu.

Darbe öncesinde işgal rejimiyle normal ilişkilere girmeyi sürekli reddeden ve Filistin'deki direnişe destek veren Sudan'ın darbe sonrasında, Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri ile cunta yönetimi arasında sağlanan anlaşmayla oluşturulan yarı cuntanın Devlet Konseyi'nin Başkanı Abdülfettah Burhan, 3 Şubat 2020’de İsrail Başbakanı Netanyahu ile Uganda'nın Entebbe şehrinde bir araya geldi. Burhan'ın Netanyahu'yla görüşmesini isteyenler onun cuntanın liderliğine geçirilmesine katkıda bulunan işbirlikçi rejimlerdi. Bu rejimler işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmek için zeminin oluşturulmasını sağlamak istiyorlardı. Burhan da onların önlerini açmak için böyle bir görüşme gerçekleştirdi. Ancak onun yaptığı görüşme Sudan'da değişik siyasi kesimlerin tepkilerine ve eleştirilerine maruz kaldı.

Son darbe öncesinde siyonist işgalcilerle ilişkileri normalleştirmeye karşı sürekli kararlı bir tutum sergileyen ve onunla hiçbir şekilde ilişki içine girmeyen, hava sahasını da işgal rejiminin uçaklarına açmayan Sudan'da, Suudi Arabistan ve BAE güdümlü kadronun iş başına gelmesiyle birlikte anlayış değişti.

Sudan'ın bu tutumunda tabii ki yönetime gelen yeni kadroya yaptığı maddi yardımlarla onları satın almayı ve siyasi yönden de kendine bağlamayı başaran Suudi Arabistan ve BAE'nin yönlendirmelerinin birinci derecede rol oynadığı biliniyor.

Gerek bu ülkelerin teşvikleri ve gerekse Trump’ın Sudan’ı teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarma vaadi bu ülkedeki yarı cunta yönetimin de İsrail’le ilişkileri normalleştirmeyi kabul etmesini sağladı.

Türkiye'de Fas olarak bilinen ancak resmi adı Mağrib Krallığı olan ülke de Sudan’ın arkasından, Trump'ın telkin ve yönlendirmelerine kendini kaptırarak işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmeyi kabul eden Arap ülkeleri kervanına katıldı. Bunda da Trump’ın Fas’ın uzun süreden beri başını ağrıtan Batı Sahra bölgesi üzerindeki hakimiyetini resmen tanıma vaadinin etkisi oldu. Ülkede İslami çizgideki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidarda ve bu partinin genel sekreteri Dr. Saduddin Osmani'nin başbakanlık makamında olması kralın işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmede Trump'ın talimatlarına uymasını engelleyemedi. Bu da söz konusu partinin ülkede hükümeti kurmasına rağmen siyasi iktidarı ele geçirememiş olduğunu gösteren bir gelişme oldu.

Suud yönetimi İsrail’le Filistin arasında bir anlaşma sağlanıncaya kadar İsrail'le diplomatik ilişkileri başlatmayacağını açıkladı. Ancak 22 Kasım 2020’de Netanyahu, yanına Mossad başkanı Yossi Cohen'i de alarak, Suudi Arabistan'ın inşasını sürdürdüğü meşhur teknolojik şehri Neom'da veliaht prens Muhammed bin Selman'la bir araya geldi.

Suud medyası bu görüşmeyi gizlemeye çalıştıysa da siyonist medya gün yüzüne çıkarmayı ihmal etmedi. Çünkü siyonist işgalciler açısından artık Arap liderlerin kendileriyle ilişkileri normalleştirme politikasını benimsediklerini dünyaya lanse etmek önem taşıyor.

Aslında Suudi Arabistan'ın Arap dünyasındaki dikta rejimlerini işgalciyle ilişkileri normalleştirmeye teşvik ederken kendisinin şimdilik perde arkasından iş çevirmeyi tercih ettiği biliniyor. Kendisinin normalleşme aşamasına geçmek için Filistin'le işgal rejimi arasında anlaşma yapılmasını bekleyeceğini söylemesi de sadece bir taktiktir. Arka planda kendisinin önünün açılması için diğer devletleri ilişkileri normalleştirmeye teşvik ettiği hatta zorladığı bilinen bir gerçektir.

Suudi Arabistan'ın arka bahçesi Bahreyn, Batı Yaka bölgesinde Filistinlilerden gasp edilen toprakların üzerine inşa edilmiş yahudi yerleşim merkezlerinde üretilen ürünleri "İsrail malı" olarak satın alacağını açıklayarak, ihanetler zincirine yeni bir halka daha ekledi.

Avrupa Birliği (AB) söz konusu yahudi yerleşim merkezlerinin gayri meşru olduğuna hükmettiği için buralarda üretilen ürünleri satın almama kararı vermişti. Ama Bahreyn, AB'nin sergilediği bu tavrı bile sergilemeyip işgalcileri her yönden destekleyen ABD ve onun başındaki Trump'ın politikasını örnek edinerek söz konusu yerleşim merkezlerinde üretilen ürünleri de satın alabileceğini ve bunları "İsrail malı" sayacağını duyuracak kadar ileri gitti.

Yüzyılın Anlaşması Planının Açıklanması

ABD'de başkanlık koltuğuna oturmasından itibaren İsrail lehine politikalar izleyen ve onun bileğini güçlendirmek amacıyla önemli adımlar atan Trump, başkanlığa geçmesinden bir süre sonra "Yüzyılın Anlaşması Planı" adını verdiği bir plandan söz etmeye başlamıştı. İçeriğinin belirlenmesi için oluşturulan ekibin başına da yahudi damadı Jared Kushner'i geçirdi.

Resmiyette Ortadoğu Barış Planı olarak adlandırılan bu plan 28 Ocak 2020 tarihinde İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun da katıldığı bir basın toplantısıyla dünya kamuoyuna açıklandı.

Planın içeriği, gerçekte bir uzlaşma planı olarak değil işgal rejiminin şartlarını ve taleplerini Filistin tarafına dayatma amacıyla hazırlandığını ortaya koyuyordu. En başta Kudüs'ün "bölünmez" bir şekilde İsrail’in başkenti olmasını şart koşuyordu. Filistinlilerin İsrail işgal devletinin bütün taleplerini ve isteklerini yerine getirmeleri şartıyla kurabilecekleri sembolik devletin ise Kudüs'ün kenar mahallelerinden birini başkent edinmesine imkan tanıyordu. Batı Yaka'da Filistinlilerin topraklarının gasp edilmesi suretiyle inşa edilen yahudi yerleşim merkezlerinin meşrulaştırılmasını ve bu bölgenin topraklarının da önemli bir kısmının İsrail'e ilhak edilmesini istiyordu. Siyonist işgal sebebiyle yurtlarından çıkarılmış olan Filistinlilerin yurda dönüş imkanlarını ise tamamen ortadan kaldırmak istiyordu.

Filistin'deki direniş gruplarının tamamı Trump'ın planını reddetti ve bu konuda Filistin'de bir görüş birliği oluştu.

İşgal Yönetiminin Batı Yaka'ya Yönelik İlhak Planı

Filistin'in Türkiye'deki medya organlarında genellikle Batı Şeria ismiyle anılan Batı Yaka bölgesi İsrail tarafından 1967 Haziran Savaşı'nda işgal edilmiştir. Dolayısıyla uluslararası alanda ve BM kararlarında İsrail’in bu bölgedeki askeri ve siyasi varlığı işgal olarak tanımlanmaktadır. Ancak işgal rejimine karşı caydırıcı bir politika izlenmemesi sebebiyle o, bu bölgede Filistinlilerin arazilerini zorla gasp ederek yeni yahudi yerleşim merkezleri inşa etmektedir. 2020 yılında bu yahudi yerleşim merkezlerinin bulunduğu bölgeleri, Batı Yaka'nın en verimli arazilerinin bulunduğu ve Ürdün Vadisi (Gavru'l-Urdun) olarak adlandırılan bölgeyi, Ölü Deniz'in kuzeyinde yer alan bölgeleri kapsayan önemli bir kısmı üzerinde resmen İsrail egemenliğini ilan etmek suretiyle buraları İsrail topraklarına ilhak planını hayata geçirmek için yoğun çalışmalar yürüttü. Tabii onun bu cüreti göstermesinde Trump'ın izlediği politikanın önemli bir rolü vardı. ABD yönetimi Batı Yaka bölgesinde nihai kararı İsrail'in vereceği iddiasında bulunarak işgal rejimine cesaret verdi. ABD'nin İsrail Büyükelçisi David Friedman da İsrail hükümetinin kuruluşunun ilan edilmesinden kısa bir süre önce yaptığı açıklamada, İsrail'in Batı Yaka’yla ilgili ilhak kararını birkaç hafta içinde verebileceğini kendilerinin de kararı hemen tanımaya hazır olduklarını söyledi.

İsrail Başbakanı Netanyahu 17 Mayıs 2020’de hükümetin anayasal yemin programının başlangıcında İsrail parlamentosu Knesset'te yaptığı konuşmada artık Batı Yaka üzerinde İsrail egemenliğini ilan etmenin zamanının geldiğini ileri sürdü. Kurulan yeni hükümetin de Temmuz başından itibaren bu konuyu gündemine alacağı ve ilhak kararının verileceği haberlerde dile getirildi.

Mahmud Abbas yönetimi ilhak kararı verilmesi durumunda kendilerinin İsrail'le imzalamış oldukları anlaşmaların tümünden çekileceklerini söyledi. Ancak ne yazık ki Abbas'ın bu tür tehditleri işgal rejiminin gözünü korkutmuyor. Çünkü onun açısından zaten bu anlaşmaların da fazla bir önemi yok ve onun için önemli olan Filistin toprakları üzerinde fiili tahakküm. Dolayısıyla işgal rejimini zorlayacak olan şey ancak Filistin'deki bütün direniş gruplarının aralarında tam bir birlik ve ittifak sağlayarak fiili mücadeleyi daha etkin hale getirmeleridir.

Filistin'de direniş hareketlerinin ilhak planına karşı ortak mücadele vereceğini ortaya koymaları üzerine İsrail, Temmuz 2020'de uygulamaya geçirmeyi hedeflediği planını geçici olarak rafa kaldırdı ve bu konuda karar verme işini ertelediğini açıkladı. Tabii Arap dünyasındaki işbirlikçi dikta rejimlerinin işgal rejimine açıktan destek vermeleri ve sürekli onunla ilişkileri normalleştirmeden yana politikalar izlemeleri üzerine işgalciler söz konusu ilhak planını uygulamaya geçirme konusunda da bayağı cesaretlenmişlerdi. Ancak direnişin ve Filistin halkının kararlı tavrı karşısında bu işi en azından bir süre ertelemek zorunda kaldılar.

Fakat ilginçtir ki işgal rejimiyle ilişkileri normalleştiren ülkeler bundan kendi hesaplarına pay çıkarma yolunda giderek, İsrail’in ilhak planını kendi hatırlarına askıya aldığını ileri sürdüler.

İsrail, Batı Yaka bölgesinin tarımsal yönden en verimli arazisini içeren Ürdün Vadisi mıntıkasının da içinde bulunduğu %30'luk kısmını ilk etapta, sonraki aşamalarda ise Oslo Anlaşması'nda "C" kategorisine dahil edilen ve bölgenin %60'ını oluşturan alanların tamamını ilhak etmeyi planlıyor.

İşgal Rejiminin Birlik Hükümeti

İsrail 2 Mart 2020 tarihinde yine bir erken genel seçim gerçekleştirdi. Bu, bir yıl içinde gerçekleştirilen üçüncü erken genel seçimdi. Önceki seçimlerden sonra bir hükümet çıkarılamaması sebebiyle bu şekilde seçimler tekrar edilmişti. Son seçimlerde Netanyahu'nun oylarını ve parlamentodaki milletvekili sayısını artırdığı görüldü. Ancak aldığı milletvekili sayısı tek başına hükümet kurması için yeterli olmadığı gibi kendisiyle beraber koalisyona girebilecek sağ blok partilerinin aldığı toplam milletvekili sayısı da buna yeterli olmuyordu. Kilit parti olarak görülen İsrail Evimiz Partisi'nin lideri Avigdor Liberman'ın Netanyahu'yla değil Mavi Beyaz İttifakı'nın lideri Benny Gantz'la ittifaka girmeyi tercih edebileceğini ortaya koyması üzerine işgal rejimi cumhurbaşkanı Reuven Rivlin, hükümeti kurma görevini Gantz'a verdi. Parlamentoda 32 sandalye elde eden Mavi Beyaz İttifakı'nın lideri Gantz, 7 sandalyeye sahip sol partiler grubunun, Arap milletvekillerinin oluşturduğu ve parlamentoda 15 sandalye elde eden Ortak Liste'nin ve 7 sandalye elde etmiş olan Liberman'ın desteğiyle bir hükümet kurabileceğini söyledi. Ortak Liste, hükümete girmeyerek şartlarının kabul edilmesi durumunda dışarıdan destek verebileceğini söyledi. Fakat Gantz yürüttüğü görüşmelerden bir sonuç elde edemedi.

Bu durumda dördüncü erken genel seçime gidilmesi söz konusu olabilecekti. Ancak bu kez rakip siyonist liderler kendi aralarında anlaşarak "birlik hükümeti" adını verdikleri bir koalisyon hükümeti kurmayı kararlaştırdılar. Bu hükümette dönüşümlü başbakanlık formülü bir çözüm olarak görüldü. Bu formüle göre 36 aylık bir süre için birinci 18 ay Netanyahu'nun ikinci 18 ay da Gantz'ın başbakanlık yapması kararlaştırıldı. Koalisyonun ikinci aşamasında Netanyahu'nun ittifakı bırakmasına fırsat vermemek için gerekli düzenlemeleri yapan bir yasayı meclisten yani Knesset'ten çıkardılar.

Birlik hükümeti 17 Mayıs Pazar günü Knesset'e takdim edilerek güvenoyu aldı ve anayasal yeminini yaparak göreve başladı.

Fakat Netanyahu’nun iki yıllık bütçe planına destek vermemesi üzerine Gantz parlamentonun feshi için teklif verdi ve 2 Aralık 2020’de yapılan ilk oylamada bu teklif kabul edildi. 22 Aralık gece yarısından itibaren de parlamento feshedildi ve 23 Mart 2021’de yeniden seçim yapılması kararlaştırıldı.

Filistin'de İç İhtilafın Çözülmesi İçin Girişimler

Arap dünyasındaki rejimlerin kirli anlaşmaları yüzünden ciddi sıkıntılar yaşayan Filistin davasının bileğini güçlendirmek amacıyla direniş grupları arasındaki problemleri ve ihtilafları çözmek ve direniş cephesinde tek saf oluşturmak için çalışmalar 2020’de biraz daha hız kazandı.

Filistin içinde bir ittifak ve güç birliği oluşturulması amacıyla 3 Eylül 2020'de Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta ve işgal altındaki Batı Yaka'da yer alan ve Mahmud Abbas yönetiminin merkezi durumundaki Ramallah şehrinde, FKÖ bünyesindeki 12 grupla, Hamas ve İslami Cihad Hareketi'nin genel sekreterlerinin veya siyasi liderlerinin katıldığı eş zamanlı bir toplantı düzenlendi.

Bu toplantıda Filistin'deki direniş faaliyetleri arasında koordinasyon sağlanması, güç birliği, Filistinli oluşumların tek çatı altında direnişlerinin sağlanması, bütün grupların temsil edildiği bir ortak uzlaşı hükümeti kurulması ve bölünmenin sona erdirilmesi için etkili bir mekanizma oluşturulması konusunda önemli kararlar alındı.

Bu toplantının üzerinden fazla zaman geçmeden 23-25 Eylül tarihlerinde, İstanbul'daki Filistin Konsolosluğu'nda Hamas ve Fetih heyetleri arasında üç gün süren görüşmeler yapıldı.

İstanbul'daki toplantıda daha çok pratiğe dönük konuların ayrıntıları üzerinde duruldu. Bunlardan biri de bir ortak vizyon geliştirilmesi konusuydu.

Ama İsrail’in ilhak planından dolayı onunla anlaşmaları askıya aldığını açıklayan Mahmud Abbas, ABD'de Joe Biden'ın seçimleri kazanmasından dolayı heyecanlanarak işgal rejimiyle eski duruma geri dönmeye karar verdi. Bu arada işgal rejimiyle ilişkilerini başlatmalarından dolayı protesto ettiği Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile diplomatik ilişkilerini de normalleştirme kararı aldığını duyurdu.

Buna rağmen Filistin’deki gruplar birliğin sağlanması ve ortak bir tavır geliştirilmesi konusundaki çalışmalarını sürdürdüler.

Ramazan Abdullah Şallah'ın Vefatı

Filistin'deki İslami Cihad Hareketi'nin kurucularından olan, hareketin ilk genel sekreteri Dr. Fethi Şikaki'nin İsrail’in cinayet şebekesi Mossad tarafından şehit edilmesinden sonra bu hareketin genel sekreterliğine seçilen ve 23 yıl bu görevi yürüten Dr. Ramazan Abdullah Şallah, Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta tedavi gördüğü hastanede 6 Haziran 2020 akşamı vefat etti.

Dr. Ramazan Şallah, Filistin'in Gazze Şeridi'nin Gazze şehrine bağlı Şucaiyye Mahallesi'nde 1958’de dünyaya gelmişti. İlk, orta ve lise öğrenimini kendi memleketinde tamamladıktan sonra Mısır'ın Zakazik Üniversitesi'nde iktisat alanında tahsil gördü. 1981 yılında buradan mezun olduktan sonra Gazze'ye dönerek Gazze İslam Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı.

Burada görevini yürütürken bir yandan da halka yönelik davet çalışmaları yapıyordu. İşgal rejimi bu çalışmalarından rahatsız olduğu için onu ev hapsine mahkum etti. Bunun üzerine Şallah lisans üstü öğrenim için 1986'da İngiltere'ye gitti ve 1990'da Durham Üniversitesi'nden doktora derecesi aldı. Sonra Kuveyt'e gitti ve orada evlendi. Ardından yeniden İngiltere'ye gitti. Sonra da ABD'ye giderek 1993-95 yılları arasında Güney Florida Üniversitesi'nde Ortadoğu Araştırmaları alanında öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1995'te Filistin'e dönmek amacıyla Şam'a gitti. Burada protokol işlemlerini takip ederken yeniden Dr. Fethi Şikaki'yle bir araya geldi ve direniş faaliyetlerini geliştirmek amacıyla altı ay süreyle birlikte çalışma yaptı.

Fethi Şikaki'nin bir Libya seyahatinden dönerken Malta'ya uğradığı sırada Mossad'ın elemanları tarafından şehit edilmesi üzerine İslami Cihad Hareketi'nin genel sekreterliğine Dr. Ramazan Şallah seçildi ve bu görevi 2018 yılına kadar sürdürdü. Bu tarihte hastalığından dolayı bu görevi bırakmak zorunda kaldı.

Suriye

Çatışmalar ve Anlaşma

Türkiye, Rusya ve İran garantörlüğünde düzenlenen Astana görüşmelerinde ve Türkiye ile Rusya arasında düzenlenen Soçi Zirvesi'nde Suriye'nin İdlib bölgesinin çatışmasızlık bölgesi ilan edilmesine rağmen ne yazık ki gerek Suriye'deki Baas rejimine bağlı güçler ve İran'ın ona destek amacıyla gönderdiği milis güçler, gerekse Rusya'nın gönderdiği destek güçleri bölgedeki saldırılarını durdurmadı.

12 Ocak 2020 tarihinde gece saat 01.00 itibariyle ateşkes ilan edildiğinin açıklanmasına rağmen rejim güçleri ve Rus işgal güçleri çok kısa bir süre içinde ateşkesi ihlal ederek yeniden saldırılar başlattılar.

Bu bölgedeki saldırılar bir milyondan fazla Suriyelinin, yaşadıkları bölgeleri terk ederek Türkiye sınırlarına doğru ilerlemesine ve buralarda kurulan mülteci kamplarında çok zor şartlarda hayatlarını idame ettirmek zorunda kalmalarına neden oldu.

Türkiye, saldırıların durması ve çatışmasızlık bölgesi konusunda kabul edilen muvafakatin uygulanması için muhtelif girişimlerde bulundu. Ancak bu kez Suriye rejim güçleri Türkiye'nin bölgedeki gözlem noktalarını hedef alan saldırılar düzenlediler. Bu saldırılar 3'ü sivil görevli 10'u asker olmak üzere toplam 13 kişinin hayatını kaybetmesine, birçok kişinin de yaralanmasına neden oldu. Baas rejim güçlerinin ve ona destek amacıyla İran'ın gönderdiği milis güçlerin Türkiye'nin gözlem noktalarını hedef alan saldırılarının amacı Türkiye'yi gözlem noktalarını kaldırmaya zorlamak ve böylece İdlib'e Halep'tekine benzer kuşatma uygulaması yaparak bölgenin tamamını kontrol altına almaktı. Bu bölgenin rejim güçlerinin kontrolüne geçmesi ise iki milyona yakın insanın oluşturacağı bir mülteci dalgasının Türkiye sınırlarına dayanması anlamına gelecekti.

Rejim güçlerinin Şubat ayı içinde gözlemci Türk askerlerine yönelik saldırılarda bulunmaları ve 27 Şubat tarihinde de 34 askerin hayatını kaybetmesine neden olan korkunç bir saldırı düzenlemeleri üzerine Türkiye, Bahar Kalkanı adını verdiği bir operasyon gerçekleştirdi. Türkiye'nin operasyonu karşısında rejim güçlerinin sıkışması üzerine onun arkasında duran Rusya yönetimi devreye girerek ateşkes sağlanması için çaba sarf etti. Sonunda Rusya Cumhurbaşkanı Putin ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında Moskova'da bir zirve gerçekleştirildi ve bir anlaşma imzalandı. Anlaşma hakkında muhtelif yorumlar yapıldı ve Türkiye'nin kontrol noktalarıyla ilgili önemli tavizler verdiği iddialarında bulunuldu. Ancak bu anlaşma her şeyden önce rejim güçlerinin ve onun arkasında duran işgal güçlerinin sivil hedeflere yönelik saldırılarının durdurulması ve bölgede güvenli bir alan oluşturulması açısından oldukça önemli başarılar elde etmiştir. Anlaşma aynı zamanda rejim güçlerinin saldırgan tutumu karşısında bölge halkının yalnız bırakılmayacağı mesajı vermiş ve saldırgan tarafın bu gerçeği görmesini sağlamıştır.

Ekonomik Kriz ve Tepkiler

Suriye'deki Baas diktası, kendisini her yönden besleyen İran'ın ABD ambargosu ve koronavirüs salgınının getirdiği ekonomik gerileme yüzünden kendi başının derdiyle uğraşmak zorunda kalması üzerine ciddi ekonomik kriz yaşamaya başladı. Bu amaçla yeni kaynaklar temin edebilmek için ülkenin ileri gelen zenginlerinden yeni haraçlar toplama yoluna gitti. Bu arada Baas diktatörü Beşşar Esed, kendi dayısının oğlu ve rejimin sağladığı imkanlarla ülkenin en zengini olan Rami Mahluf'tan rejime biraz daha fazla haraç ödemesini isteyince araları açıldı ve Esed, devlete olan vergi borçlarını ödemediği gerekçesiyle dayısının oğlunun mallarına el koydu. Ancak bütün bunlar yine de ekonomik krizin aşılması için yeterli olmadı. Bunun üzerine rejimin kontrolünde olan bölgelerde ve özellikle de daha önce rejime karşı ciddi bir hareketliliklerinin olmadığı bilinen Dürzilerin çoğunlukta olduğu Suveyde'de gösteriler düzenlendi. Olaylar karşısında zorlanan diktatör Esed, ekonomik krizin üzerine gidiyormuş intibaı vermek için 2016'dan beri görevde olan başbakanı Imad Hamis'i görevden aldı. Sanki krizin sebebi oymuş ve onun görevden alınmasıyla işler yoluna girecekmiş gibi. Oysa asıl sebep siyasi iktidarı korumak amacıyla sürdürülen savaş

için ülkenin ulusal kaynaklarının tamamen tüketilmesinin yanı sıra Baas rejiminin ayakta kalması için her şeyini seferber eden İran'ın ekonomik yardımlarının da tamamen kesilmesiydi. O yüzden Suriye lirası dolar ve diğer yabancı paralar karşısında ciddi değer kaybetmiş, bu sebeple insanların satın alma gücü iyice azalmıştı.

Suriye lirasının çok değer kaybetmesinden dolayı muhalefetin kontrolündeki kuzey bölgelerde de halk Suriye lirası yerine TL kullanmaya başladı.

İran

Irak Sahasında ABD-İran Gerginliği

Aslında İran'ın Irak'ta etkili olmasında ve bu ülkeyi adeta bir arka bahçe haline getirme çabalarında başarılı olmasında, 2003 yılında Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesi aşamasında ABD ile İran'ın perde arkasındaki işbirliğinin önemli rolü olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak Trump döneminde İran'a yeniden ablukanın başlatılmasıyla beraber yaşanan sıkıntı karşısında İran da ABD'nin bölgedeki askeri gücünü zayıflatma amaçlı bazı girişimlerde bulunmak istedi. Bunlar önce denizlerdeki bazı hesaplaşmalarla kendini gösterdi. 28 Aralık 2019 tarihinde ise Irak'ta İran'ın yönlendirdiği Haşdi Şabi güçleri tarafından ABD'nin yönettiği koalisyon gücü olarak bilinen Doğal Kararlılık Operasyonları Birleşik Görev Gücü’nün (CJTF-OIR) bulunduğu üslere saldırı düzenlendi ve olayda birçok kişi yaralanırken bir Amerikan vatandaşı da hayatını kaybetti.

ABD bu saldırıyı karşılıksız bırakmayarak, 30 Aralık’ta Haşdi Şabi'nin askeri kanadı niteliği taşıyan ve Irak Hizbullahı olarak da isimlendirilen Ketaibu Hizbullah milislerinin El-Enbar vilayetindeki üslerine saldırı düzenleyerek 25 militanın ölmesine, en az 80 militanın da yaralanmasına neden oldu.

Haşdi Şabi buna ABD'nin Bağdat'taki büyükelçiliğini basıp günlerce kuşatma altında tutarak ve büyükelçilik binasının bazı bölümlerini yakarak karşılık verdi. Bunun üzerine ABD 2 Ocak 2020 gecesi, İran'ın Irak ve Suriye'deki milis güçlerini yönlendiren ve pek çok Afganistanlı, Iraklı ve Suriyeli Müslümanın kanını akıtmasıyla tanınan Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi'nin Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi El-Muhendis başta olmak üzere İran'ın dokuz önemli şahsiyetini katleden saldırı düzenledi.

Bu olay yine ABD ile İran'ın savaşın eşiğine geldiği yorumlarına neden oldu. Ancak daha sonra İran, ABD üslerine göstermelik bir füze saldırısı düzenleyerek dosyayı kapatmayı ve ciddi anlamda bir savaşı ateşlememeyi tercih etti. Büyük çapta savaş zaten ABD'nin de işine gelmiyordu ve ABD Başkanı Trump da İran'ın saldırısına askeri saldırıyla karşılık vermemeyi, bunun yerine ekonomik baskıları daha da artırmayı tercih ettiğini açıkladı.

Ancak Irak'ta, İran güdümlü milis güçlerinin ABD hedeflerine yönelik saldırılar düzenlemesi ihtimali devam ediyordu. 11 Mart 2020 Çarşamba günü de Irak'taki silahlı milisler Amerikan askerlerinin ve diğer yabancı güçlerin bulunduğu bir askeri üsse füze saldırısı gerçekleştirdi. Bu saldırıda iki ABD ve bir İngiliz askeri hayatını kaybetti. ABD de saldırının Haşdi Şabi'ye bağlı militanlar tarafından gerçekleştirildiğini söyleyerek ona bağlı milis güçlerine yönelik saldırılar düzenledi. Bu saldırılarda Haşdi Şabi'nin milislerinden birçok kişinin hayatını kaybettiğini iddia etti. Ancak Haşdi Şabi, saldırılarda söylendiği kadar kayıp olmadığını ileri sürdü.

İran'ın Ukrayna Yolcu Uçağını Düşürmesi

ABD askeri üslerine füze saldırıları gerçekleştirmesinden sonra ABD'nin karşı saldırı gerçekleştirebileceği endişesiyle alarm durumuna geçen İran, 8 Ocak 2020’de, Tahran İmam Humeyni Havaalanı yakınında Ukrayna Havayolları'na ait bir sivil yolcu uçağını, füze zannıyla düşürdü. İran önce bu konudaki hatasını kabul etmek istemedi ve uçağın motor arızasından dolayı düştüğü iddiasında bulundu. Ancak uçağın düşürülme anının görüntülerinin ortaya çıkması ve internette de yayınlanması üzerine İran, uçağı kendisinin düşürdüğünü itiraf etmek zorunda kaldı. Bu olay İran'ın savunma sistemlerinin ve bu sistemlerinde çalıştırılan elemanlarının saçtığı tehlikeyi gözler önüne sermesi açısından son derece dikkat çekici bir olaydı. İran'ın sivil yolcu uçağını düşürmesi onun açısından, ABD'nin kendi üslerine yönelik füze saldırılarına karşı saldırı düzenlemesinin neden olabileceğinden daha fazla bir imaj ve itibar kaybına neden oldu.

İran'da Nükleer Teknolojinin Babasına Suikast

27 Kasım 2020'de İran'ın nükleer fizik alanında önemli bilim adamlarından ve Devrim Muhafızları Ordusu subaylarından 59 yaşındaki Prof. Muhsin Fahrizade, Tahran'ın Abserd ilçesine giderken maruz kaldığı bir suikast sonucu hayatını kaybetti.

Cinayetin arkasında İsrail'in dış istihbarat teşkilatı Mossad'ın yer aldığı ifade edildi. İşgal rejimini temsil konumunda olan bazı kişilerin tavır ve açıklamaları da bu tahmini teyit edici nitelikteydi.

İsrail’in görünüşte dış istihbarat örgütü olarak bilinen fakat aynı zamanda bir cinayet şebekesi, mafya çetesi olarak çalışan Mossad pek çok cinayet gerçekleştirdi.

İran cinayete şiddetle tepki göstermesine rağmen cinayetin arkasında durduğu tahmin edilen İsrail’e karşı herhangi bir intikam eylemi gerçekleştirmeye de niyeti olmadığını belli etti. Çünkü İran liderleri ABD ve İsrail'in bu tür cinayetlerle İran'ı provoke etmek ve bir bataklığın içine çekmek istediği düşüncesindeydiler. İlginç olan ise İran'ın Suriye bataklığına sürüklenirken aynı hassasiyeti göstermemesiydi.

Irak’ta Hükümet Krizi ve Çözümü

Irak 2020 yılına hükümet kriziyle girdi. Cumhurbaşkanı Berhem Salih hükümeti kurmak için önce Muhammed Tevfik Allavi'yi görevlendirdi. Ancak o, güvenoyu almak için Meclis'i toplayamaması üzerine görevi iade etmek zorunda kaldı. Sonra cumhurbaşkanı, Necef Valisi Adnan Ez-Zurfi'yi hükümeti kurmakla görevlendirdi. Ama o da başarılı olamadı ve görevi iade etme yoluna gitti. Bunun üzerine farklı siyasi kesimlerin desteğini aldığı düşünülen İstihbarat Dairesi Başkanı Mustafa El-Kazımi görevlendirildi.

Kazımi, 14 Nisan 2020 Salı akşamı Bağdat'ta, hükümet kurma çalışmalarıyla ve iktidara gelmeleri halinde öncelik verecekleri konularla ilgili bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda kuracağı hükümetin bakanlar kurulu listesini oluşturduğunu ancak liste üzerinde bir muvafakat sağlamak için değişik siyasi kesimlerin liderleriyle görüşmeler yapacağını çünkü yaptıkları çalışmanın farklı siyasi kesimler arasında bir ulusal diyalog sağlanmasını gerektirdiğini dile getirdi. Dolayısıyla liste üzerinde bir muvafakat sağlanmasından ve farklı kesimlerin desteğinin alınmasından sonra güvenoyu için Meclis'e sunulacağını belirtti.

Kazımi'nin kurduğu hükümetin meclisten güvenoyu almasıyla sorun çözüldü. Ancak hükümetin kurulmasından sonra hemen olaylar başlaması ve insanların birtakım taleplerle meydanlara çıkarak gösteriler yapmaları dikkat çekti. Göstericilerin istekleri arasında, daha önceki gösterilere karşı şiddete başvuran ve birçok kişinin hayatını kaybetmesine neden olan eski başbakan Adil Abdülmehdi'nin yargılanması ve cezalandırılması da vardı.

Dağlık Karabağ’ın İşgalden Kurtarılması

Dağlık Karabağ, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminde Azerbaycan'a bağlı bir özerk bölgeydi. Ancak Azerbaycan'ın bağımsız olmasından sonra bölgenin Ermeni kesimi, burada Ermenilerin çoğunlukta olduğunu ileri sürerek Ermenistan'a katılma iddiasıyla isyan çıkardı. Bu isyanda Ermenistan resmi bir tavır ortaya koymamakla birlikte isyancılara destek verdi. Ermeniler sonra bölgede kendilerince bağımsız bir devlet ilan ettiler. Ancak bu devleti Ermenistan da dâhil olmak üzere dünyada hiçbir ülke tanımadı. Fakat siyasi yönden büyük ölçüde Ermenistan'ın kontrolüne girdi. Azerbaycan bunu bir işgal olarak nitelendiridi ve Ermenistan'ın buradan elini çekmesini, buranın yine Azerbaycan'a bağlanmasını istedi. Ermenistan, Azerbaycan'ı bu konudaki isteğinden vazgeçmeye zorlamak amacıyla sıkıştırmaya çalıştı.

Ermeni milisler Dağlık Karabağ bölgesini işgal etmelerinden sonra buranın Azeri vatandaşlarını göçe zorladıklarından, evleri normalde bu bölgede ve Ermeni milislerin işgal veya tehdit ettiği çevre bölgelerde olan bir milyon civarında Azeri, Azerbaycan'ın diğer bölgelerine göç etmek zorunda kaldı.

Ermeni güçleri Ermenistan - Azerbaycan sınırında bulunan Tovuz bölgesinde 12 Temmuz 2020 tarihinde Azerbaycan askeri güçlerine yönelik saldırılar düzenlediler. Saldırılarda Azerbeycan askeri güçlerinden biri general olmak üzere 8 kişi hayatını kaybetti. Bu saldırıya Azerbeycan güçleri de karşılık verdi ve bölgede bir süre karşılıklı çatışmalar oldu. Ermeni askeri güçlerinden de can kaybı oldu. Bunun üzerine Ermeni güçleri saldırılarını durdurdular ve ateşkes başlatıldı. Ancak sonrasında Ermeni güçleri yine zaman zaman ateşkesi ihlal ederek saldırılarda bulundular.

Saldırıya hedef olan Tovuz bölgesinin Azerbaycan'ın Türkiye'yle bağlantılı yollarının ve hatlarının geçtiği stratejik bir bölge olması dikkat çekiciydi.

Ermenistan'ın saldırılarının aynı zamanda provokasyon amaçlı olduğu ve bu konuda da Rusya'nın desteğinden güç aldığı dile getirildi. Ancak Azerbaycan kuvvetlerinin karşılık vermesi dolayısıyla kendi askeri güçlerinin de önemli kayıplar vermesi üzerine ve gösterilen tepkiler nedeniyle saldırılarını durdurma ihtiyacı duydu. Fakat bu, bölgenin güvenceye kavuşması anlamına gelmediği gibi Dağlık Karabağ işgali de devam ediyordu.

Ayrıca Ermeni güçleri yine zaman zaman ateşkesi ihlal ederek küçük çapta saldırılarda bulundular.

27 Eylül sabahından itibaren Ermeni güçleri Azerbaycan'a yönelik olarak yeniden geniş çaplı bir saldırı başlattı. Buna karşı Azerbaycan askeri birlikleri de Dağlık Karabağ'ı işgalden kurtarma operasyonu başlattı. Azeri güçlerinin bu bölgede bazı köyleri kurtararak ilerlemesi üzerine Rusya devreye girerek 9 Ekim’de bir ateşkes sağlanmasına öncülük etti. Ancak sonrasında Ermenistan ateşkesi yine ihlal ederek saldırılarda bulundu ve çatışmalar yeniden başladı. Bunun üzerine yine Rusya'nın aracılığıyla 18 Ekim'de tekrar ateşkes sağlandı. Fakat bu ateşkese de gereği gibi riayet edilmedi ve çatışmalar bir şekilde devam etti. Azeri güçleri bölgenin önemli bir kısmını işgalden kurtarmayı başardı.

Azerbaycan güçlerinin Dağlık Karabağ bölgesinin başkenti olarak bilinen Hankendi'nin yakınındaki Şuşa'yı ele geçirmesi ve Hankendi'ye çok yaklaşması üzerine Rusya'nın devreye girmesiyle 9 Kasım akşamı Moskova’da bir anlaşma imzalandı ve o gece yarısından itibaren savaş sona erdi.

Anlaşmada Ermenistan, henüz kontrol altında tuttuğu Azerbaycan topraklarından üç aşamada çekilmeyi ve tüm askerlerini çekme işlemini 1 Aralık tarihine kadar tamamlamayı kabul etti. Ayrıca Türkiye ile Ermenistan arasında kalan ve Azerbaycan'a bağlı olan Nahcıvan özerk bölgesiyle Azerbaycan toprakları arasında bir kara bağlantısı kurulmasını kabul etti. Bu kara bağlantısı aynı zamanda Azerbaycan'ın Türkiye'yle de bir kara bağlantısı sağlamasına imkân verecek. Ermenistan işgali sebebiyle evlerini ve yurtlarını terk ederek Azerbaycan'ın muhtelif bölgelerine iltica etmek zorunda kalmış bir milyon civarındaki Azerinin de BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin kontrolünde evlerine dönmeleri kararlaştırıldı. Dağlık Karabağ ahalisinden olan Ermeniler de burada kalacaklarından Ermenistan'ın, bunlarla irtibatının sürmesi için bir koridor açılması ve bu koridorun da Rusya'nın "barış gücü" sıfatıyla göndereceği askerler tarafından kontrol edilmesi talebi de anlaşmaya dâhil edildi. Buna göre Rusya'dan gerek bu koridorun kontrol edilmesinde ve gerekse bölgede çatışmaların önlenmesi için kurulacak gözlem yerlerinde görev alacak 1950 asker gönderilmesi ve bu askerlerin beş yıl süreyle bölgede kalması, bu süre dolduğunda da yine taraflarla yapılacak görüşmelerden çıkacak sonuca göre uzatılmasına imkan verilmesi anlaşma maddelerine dahil edildi.

Anlaşmada Rusya'nın bölgeye "barış gücü" sıfatıyla askeri güç gönderecek olması ve Dağlık Karabağ'daki Ermenilerle Ermenistan arasındaki ilişkilerin sürmesi için Laçin bölgesinde açılacak koridorun bu askerler tarafından kontrol altında tutulacak olması bazı kesimler tarafından, bölgede "işgalin el değiştirdiği" ve Dağlık Karabağ'da asıl kazanan tarafın Rusya olduğu iddialarının ortaya atılmasına neden oldu.

Normalde Laçin koridorunun sivil amaçlar dışında kullanılmasına fırsat verilmemesi için kontrol edilmesi Azerbaycan açısından da büyük ehemmiyet arzetmekle birlikte işgalin el değiştirdiği veya kazanan tarafın Rusya olduğu iddiaları haklı değildir. Çünkü bu anlaşmayla Ermenistan yenilgiyi kesin olarak kabul etmiş ve işgal altında tuttuğu Dağlık Karabağ bölgesiyle onun çevresinde yer alan ve yine Azerbaycan'a ait olan tüm bölgelerden tamamen çekilmeyi taahhüt etmek zorunda kalmıştır. Rusya'nın bölgede etkin rol oynaması ise anlaşmayla elde ettiği değil zaten var olan gücüne dayanmaktadır.

Mısır

Cunta Zulmü Devam Ediyor

* Müslüman Kardeşler’in (İhvan) ileri gelenlerinden Dr. Isam El-Iryan Mısır'daki cunta rejiminin zindanlarında 13 Ağustos 2020’de hayatını kaybetti. Cunta yönetiminin sözcülüğünü yapan medya organlarında onun normal bir şekilde hayatını kaybettiği ileri sürüldü. Ancak onun cezaevinde çok kötü şartlarda tutulduğu ve tedavi edilmesine de fırsat verilmediği dolayısıyla ölümünün de tabii bir şekilde değil maruz kaldığı kötü muamelelerden ve sağlık durumuyla ilgilenilmemesinden kaynaklandığı haber kaynaklarında dile getirildi.

* Cuntanın Müslüman Kardeşler'in Genel Mürşidi Muhammed Bedi'i'yi tutuklaması üzerine cemaat onun bu vasfının devam ettiğini ortaya koymak amacıyla yerine birini seçmeyi değil işlerini yürütecek bir vekil tayin etmeyi tercih etmişti. Bu görev için de cemaatin ileri gelenlerinden, Mahmud İzzet tayin edilmişti. Cunta İçişleri Bakanlığı'nın 28 Ağustos 2020’de yaptığı açıklamada, Mahmud İzzet'in Yeni Kahire'nin Beşinci Yerleşim Bölgesi'ndeki bir dairede yakalandığı ve tutuklandığı duyuruldu.

* Hapisteki İhvan mensuplarının ve diğer düşünce mahkumlarının insanlık dışı şartlarda tutuldukları, içlerinden hasta olanların tedavileriyle ilgilenilmediği insan hakları raporlarında dile getirildi.

Halk Senato Seçimlerini Boykot Etti

Mısır’da cunta yönetimi, 2019'da gerçekleştirdiği Anayasa değişikliğinden sonra Meclisu'ş-Şuyuh adı verilen ve Senato olarak Türkçeleştirilen bir alt meclis oluşturdu. Bu meclisin herhangi bir yasama yetkisi olmayacak ve daha çok danışma meclisi görevi görecekti. Mahiyet itibariyle de Sisi darbesi sonrasında birtakım yolsuzluk iddialarıyla kapatılan Şura Meclisi'ne benziyordu.

Cuntanın kurduğu senatonun 300 üyesi olacak ve bunların 100'ü cumhurbaşkanı tarafından tayin edilecek, 200'ü de 100'ü listeler sistemiyle 100'ü ferdi adaylıklar sistemiyle olmak üzere seçimle belirlenecekti.

11-12 Ağustos 2020 tarihlerinde cuntanın ilk senatosunun üyelerinin belirlenmesi amacıyla seçimlerin birinci turu gerçekleştirildi. Ancak Mısır halkı cuntanın seçimini yine boykot ettiği için katılım %14.23'te kaldı. 62 milyon kayıtlı seçmenden 8 milyon küsur kişi sandık başına gitmişti. Onların da büyük çoğunluğunu rejimin baskısından korkan askerler, memurlar ile Sisi cuntasına destek veren Kıpti kesim oluşturuyordu. Mısır halkının büyük çoğunluğu sandık başına gitmeyerek ve oy kullanmayarak Sisi cuntasını benimsemediğini, onu kesin bir şekilde reddettiğini, onaylamadığını ortaya koydu.

Mısır halkı ayrıca kendisinin oylarını kullanmasının sonuçları değiştirmeyeceğini, sonuçları tamamen cunta rejiminin tavrının belirlediğini, seçimlerin ise sadece göz boyamak için ve göstermelik olarak gerçekleştirildiğini biliyordu.

Evsizler Ülkesinde Evi Olanların Evlerinin Başlarına Yıkılması

Mısır'da yoksulluk ciddi bir sorundur. Bunun en önemli yansımalarından biri de mesken sorunudur. Başkent Kahire'de çok sayıda aile evsiz bir şekilde sokaklarda veya mezarlıklarda yaşamaktadır. Devletin ruhsat vermek için çok büyük miktarlarda vergi ve rusum parası istemesi sebebiyle ev inşa edebilenlerin de birçoğu kaçak inşaat yapmaktadır. Sisi cuntası 2020’de bu ruhsatsız evlerin yıkılması için geniş çaplı bir yıkım kampanyası başlattı. Bu çerçevede binlerce ev yıkılarak buralarda ikamet eden aileler evsiz, barksız bir şekilde sokaklara atıldı. Sisi cuntası, evlere ruhsat verilmesi için düşük vergilerle imar barışına gidilmesi çağrılarına kulak asmadı.

Cuntanın evleri yıkması geniş çaplı tepkilere neden oldu. Koronavirüs sebebiyle insanların sokaklara pek çıkmamasına rağmen 20 Eylül’de ülkenin değişik şehirlerinde gösteriler düzenlendi.

Yemen’de Yine Hakimiyet Kavgası

Yemen'de Husi örgütüyle savaşan, ancak bu örgütün attığı füzeler karşısında iyice zorlanmaya başlayan Suudi Arabistan'ın liderliğindeki Körfez Koalisyonu 9 Nisan 2020 gecesinden itibaren tek taraflı ateşkes ilan etti.

Suudi yetkililer, ateşkesin Husileri Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğündeki barış görüşmeleri için müzakere masasına getirmeyi ve koronavirüsün Yemen'de yayılmasını engellemeyi amaçladığını bildirdi.

Suudi yetkililerin koronavirüs konusundaki iddialarının doğru olmadığı, asıl sebebin Husi militanlarının saldırıları karşısında artık iyice sıkışmaya başlamaları ve acze düşmeleri olduğu çok açıktı. Suudi Arabistan, ABD'ye yüz milyarlarca dolar ödeyerek yeni ve modern silahlar satın almasına rağmen Husi militanlarının saldırıları karşısında çaresiz kalmıştı ve bu yüzden ateşkes istiyordu.

Ancak Husi örgütü Suud yönetiminin içine düştüğü durumu bildiği için onun aslında ilan ettiği ateşkese riayet etmediğini ve saldırıları devam ettirdiğini iddia ederek kendi tarafından saldırılarını sürdürdü. Bu yüzden Suud liderliğindeki Körfez Koalisyonu'nun tek taraflı ateşkes ilanı bir karşılık bulmadı.

Mafya devlet niteliğindeki Birleşik Arap Emirlikleri'nin Yemen'de desteklediği ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi (GGK) ülkenin güneyinde kendince özerklik ilan etti. Normalde Aden'deki hükümeti desteklediğini ortaya koyan Suudi Arabistan'ın ise GGK'nin bu özerklik ilanı karşısında sessiz kalması dikkat çekti. Ancak Aden'deki hükümet GGK'nın ülkeyi bölme planına fırsat vermemek için onun militanlarına karşı silahlı savaşını sürdürerek güneyde, özellikle Ebin vilayeti sınırları dahilinde bazı bölgelerin kontrolünü ele geçirdi.

Yemen'de görünüşte Aden hükümetine destek veren Suudi Arabistan'a bağlı askeri birliklerin, Sokotra adasının BAE tarafından desteklenen GGK militanları tarafından ele geçirilmesi girişiminin önünü açmaları ve bu milislere karşı durmayarak adadan çekilmeleri Aden hükümetine karşı tam bir ihanet içinde olduklarını bir kez daha gözler önüne serdi.

18 Aralık 2020 tarihinde, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da 5 Kasım 2019 Riyad Anlaşması’na dayalı olarak bir ittifak hükümeti oluşturuldu. Bu hükümette GGK bazı önemli ve stratejik bakanlıkları alarak Aden’deki siyasi iktidarın güçlü ortağı haline geldi. Böylece BAE, Yemen konusunda istediklerini elde etti.

Libya’da Hafter’i Dize Getiren Askeri Operasyonlar ve Masabaşı Görüşmeleri

Libya'da Hafter fitnesinin son bulması ve sükûnetin sağlanması için muhtelif girişimlerde bulunuldu. Bu amaçla Rusya'nın başkenti Moskova'da 13 Ocak 2020’de bir uluslararası toplantı düzenlendi. Ancak fitne hareketinin lideri Hafter anlaşmaya yanaşmayarak toplantıyı terk etti. Bunda BAE başta olmak üzere kendisine her türlü desteği veren dikta rejimlerinin telkinlerinin ve yönlendirmelerinin önemli rolü vardı. Daha sonra 19 Ocak’ta Almanya'nın Berlin şehrinde bir uluslararası konferans düzenlendi. Hafter bütün çağrılara kulak tıkayarak saldırgan tutumunu sürdürmekte ısrarlı davrandı.

Arap dünyasındaki ihanetçi dikta rejimlerinin desteklediği Hafter'in saldırıları karşısında yalnız bırakılan meşru hükümet yani Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Türkiye'den destek istedi. Türkiye, UMH'nin isteğini kabul ederek Libya'ya asker gönderdi. Türkiye'nin verdiği destek ve Libya'da bazı yerleri gözetlemeye başlaması Hafter'i nispeten saldırılarını azaltmaya zorladıysa da tamamen durdurmasını sağlamadı.

Hafter özellikle Trablus'un dünyayla irtibatını kesmek amacıyla uluslararası havaalanını ve limanını hedef alan saldırılar düzenledi.

Suudi Arabistan yönetiminin Yemen'de tek taraflı ateşkes ilan ederken bu ülkede koronavirüsün yayılmasını önleme gibi bir amaçları olduğu iddiasında samimi ve gerçekçi olmadığı Libya'da sergilediği tavırdan anlaşılıyordu. Koronavirüs tehlikesi Libya için de geçerli olduğu ve BM Genel Sekreteri Antonio Guterres bu salgının yayıldığı dönemde çatışmaların olduğu bölgelerde ateşkese gidilmesi çağrısında bulunduğu halde Libya'daki fitne örgütünün lideri Hafter bütün çağrılara kulak tıkayarak saldırılarını sürdürmeyi tercih etti. Çünkü arkasında duran Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi ülkeler onu saldırılarını sürdürmeye teşvik ediyor ve bu arada ihtiyaç duyduğu askeri teçhizatı, silahı ve parayı da temin etmeye devam ediyorlardı. Ancak bu arada Türkiye'nin fiili olarak desteklediği UMH’ye bağlı askeri güçler Hafter milislerine karada önemli darbeler vurarak bazı stratejik noktaları kurtarmayı başardılar. Bunun üzerine Hafter militanları sivil hedeflere yönelik saldırılar düzenlediler. Saldırılarında özellikle koronavirüsle mücadele için tahsis edilen hastaneleri hedef almaları ise dikkat çekiyordu.

UMH'ye Türkiye'nin verdiği askeri destek bu ülkede, Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin hesabına savaşan Hafter'e bağlı güçler karşısında bayağı etkili oldu. UMH'ye bağlı askeri birlikler Trablus'un batısında kıyıya yakın bölgelerde hakimiyeti sağlayarak Hafter milislerini buralardan çekilmeye zorladı. Böylece Trablus'tan Tunus sınırına kadar bütün kıyı bölgesinde UMH ordusu yeniden kontrolü sağladı. Daha sonra bu batı kesimin güneyine doğru ilerleyerek askeri ve stratejik açıdan oldukça önemli olan Vatiyye üssüne yöneldi ve burayı da isyancı generalin milislerinden kurtarmayı başardı. Bu olay fitne örgütünün belini kıran en önemli gelişme oldu. Burada dayanamayıp kaçmayı tercih eden ve hava üssünü teslim eden milisler daha sonra Terhune'de de yenilgiye uğratıldılar ve Trablus'un epey dışına çıkarıldılar. Bunun üzerine UMH birlikleri büyük stratejik öneme sahip Sirte'ye kadar ulaştı ve burada fitne milislerini kuşatmaya almayı başardı.

Bu durum karşısında şaşkına dönen fitne örgütünün arkasında duran ihanet rejimlerinden Mısır cuntasının lideri Sisi ,Sirte ile Cufra'nın kendileri için kırmızı çizgi olduğunu ileri sürerek buralara girilmesi durumunda Libya'ya askeri müdahalede bulunabileceklerini söyledi. Bir hava üssüne yaptığı ziyaret esnasındaki açıklamada da askerlerden yurt dışı operasyonuna hazır olmalarını istedi. Hafter fitnesinin ana finansörleri arasında yer alan Suudi Arabistan ve BAE de hemen, Libya'ya müdahale tehdidinde bulunan cunta lideri Sisi'ye destek veren açıklamalar yaptılar. Ancak önemli problemlerden dolayı başı dertte olan Mısır'ın bir de Libya'da kendine cephe açmaya kalkışmasının ona çok pahalıya patlayacağı belliydi. Dolayısıyla bu tamamen psikolojik savaş niteliğindeydi.

Hafter militanları, UMH birlikleri karşısında fazla direnemeyerek kaçmak zorunda kalınca terk ettikleri bölgelerde sivil vatandaşların evlerine oyuncak şeklinde patlayıcılar ve tuzaklar yerleştirdiler. Araziye de mayınlar döşediler. Bunların bazılarının tespit edilmeden önce patlaması birçok kişinin hayatını kaybetmesine veya yaralanmasına neden oldu. Sonra Türkiye'nin gönderdiği uzmanlar söz konusu patlayıcıları ve mayınları bularak temizlemeye çalıştılar.

Hafter militanlarının terk ettiği alanlarda yapılan aramalarda ve kazılarda aynı zamanda toplu mezarlar ortaya çıkarıldı. Özellikle Terhune bölgesinde bu toplu mezarlara gömülmüş birçok ceset ortaya çıkarıldı.

Vahşi militanların terk ettiği Terhune'de aynı zamanda insanlara korkunç bir şekilde işkence amacıyla kullanılan ve Hafter'in fırınları olarak da adlandırılan işkence merkezleri ortaya çıkarıldı. Buralarda insanların ancak diz çekerek sığabildiği küçük hücreler vardı. Hafter'in militanları tutukladıkları kişileri bu hücrelere kapatıp betonla kaplı tavanının üzerinde ateş yakarak işkence ediyorlardı. Bazı hücrelerden zaten yanmış cesetler çıkarıldı.

Hafter eşkıyalarının bir yandan da Akdeniz’de korsanlık yaptığı biliniyor. 10 Mayıs 2015’te Tuna 1 adlı Türk gemisine saldırarak, geminin Türkiye vatandaşı olan üçüncü kaptanı İlker Büyükdere'nin ölümüne sebep olmuşlardı. 8 Aralık 2020'de de Libya'nın Misrata limanına tıbbi malzemeler ve ilaç taşıyan, Jamaika bandıralı Mabrooka (Mebruke) adlı Türk gemisine el koydular. Gerekçeleri ise geminin, uyarılara rağmen yasaklı bölgeye girdiği iddiasıydı.

Hafter güçleri UMH karşısında daha fazla dayanamayacağını anlayınca masa başı görüşmelerini kabul etti. Bunun üzerine Tunus’ta görüşmeler başlatıldı. Kasım 2020’de yapılan görüşmelerde de, 24 Aralık 2021’de parlamento ve başkanlık için seçimler yapılması kararlaştırıldı.

Lübnan’da Ekonomik Sıkıntılar, Gösteriler, Hükümet Krizi ve Büyük Patlama

Lübnan'da 2019’da yaşanan olaylar sebebiyle Başbakan Sa’d El-Hariri’nin istifa etmesi üzerine Cumhurbaşkanı Mişel Avn yeni hükümeti kurma görevini Hasan Diyab’a vermişti.

İran'ın yönlendirdiği Hizbullah örgütüne yakın bir siyasi duruşa sahip olan Diyab 21 Ocak 2020 akşamı Baabda Sarayı'nda yani cumhurbaşkanlığı sarayında cumhurbaşkanını ziyaret ederek hazırladığı bakanlar kurulu listesini takdim etti. O gece hükümeti kurduğunu kamuoyuna duyurdu ve yirmi kişiden oluşan bakanlar kurulu listesini açıkladı. Kurulan yeni hükümete eski hükümetin başını çeken Gelecek Partisi ortak olmamıştı.

Diyab, düzenlediği basın toplantısında yeni bakanların çoğunluğunun belli siyasi kesimlerin öne çıkan isimlerinden değil uzman kişilerden oluştuğunu yani bir tür teknokratlar hükümeti kurduğunu dile getirdi. Dolayısıyla yeni hükümetin siyasi bir tercihi öne çıkarmak yerine devam eden problemlerin aşılması için iş yapma amacı içinde olacağını söyledi.

Fakat bu, kitlesel hareketliliğin ve tepkilerin durmasını sağlayamadı. Sosyal medyada, kurulan hükümetin meydanlara çıkan kalabalıkların taleplerine cevap verebilecek nitelikte olmadığı ve daha başından başarısızlık içinde olacak bir hükümet olacağı özellikle vurgulandı. Yeni bakanlar kurulu listesinin açıklanmasının hemen ardından başkent Beyrut'ta ve Lübnan'ın değişik şehirlerinde gösteriler düzenlendi. Göstericiler yeni hükümetin aslında muhtelif siyasi partilerin desteğini elde etmek amacıyla oluşturulmuş bir siyasi kotalar hükümeti olduğuna dikkat çektiler.

Yeni hükümet ülkenin ekonomisini kurtarma konusunda söze gelir bir şey yapamadı. Bu yüzden Lübnan lirası ciddi değer kaybetti ve insanlar daha da fakirleştiler. Dolayısıyla yine gösteriler düzenlendi. Başbakan ise ekonomik sorunların kendilerine eski hükümetlerden devredildiğini ileri sürerek çözüm için Lübnan halkından biraz daha sabırlı olmasını istedi.

Uzun süreden beri ekonomik problemlerden dolayı toplumsal olaylara ve çalkantılara sahne olan Lübnan'ın başkenti Beyrut'un limanında 4 Ağustos Salı akşamı büyük bir patlama meydana geldi. Olayda uzun süreden beri limanın depolarında bekletilen ve miktarı 2750 tonu bulan amonyum nitratın patladığı açıklandı.

Patlama bütün Beyrut'u sarstı ve liman çevresinde büyük bir hasara yol açtı. İki yüze yakın insan hayatını kaybederken 6 bin civarında insan da yaralandı. Ayrıca yüzlerce kişinin yıkılan binaların enkazı altında kaldığı belirtildi.

Zaten sıkıntılı olan Lübnan ekonomisi bu patlama yüzünden büyük bir sarsıntı geçirdi. Patlamanın ülke ekonomisine en az 15 milyar dolar zarar verdiği dile getirildi. Olaydan sonra halkın tepkileri ve eylemlerinin devam etmesi üzerine Lübnan hükümeti de istifa etmek zorunda kaldı. Ancak hükümetin istifası beraberinde bir siyasi boşluğu da getirdi. Cumhurbaşkanı hükümeti kurma görevini yeniden Sa’d El-Hariri’ye verdi. Ama o da yıl sonuna kadar bir hükümet ortaya çıkaramadı.

Tunus'ta İki Kez Hükümet Değişikliği

Tunus'ta Habib El-Cemli'nin kurduğu hükümetin parlamentodan güvenoyu alamaması üzerine cumhurbaşkanı Kays Said yeni hükümeti kurma görevini İlyas El-Fahfah'a verdi. El-Fahfah geniş tabanlı bir hükümet kurabilmek ve güvenoyu alma konusunda sıkıntı yaşamamak için epey bağlantılar kurdu ve görüşmeler yaptı.

Fahfah’ın kurduğu hükümet 26 Şubat 2020’de güvenoyu aldı. Ancak onun devlet ihalelerinde kendisinin ortak olduğu şirketleri kayırdığı haberleri sebebiyle hükümetin ortaklarından Nahda Hareketi Şura Meclisi'ni toplayarak hükümetten desteğini çekme kararı aldı. Bunun üzerine El-Fahfah da hükümetteki Nahda mensubu bakanları görevden aldı. Fakat Nahda'nın desteği olmadan hükümetin yoluna devam etmesi imkanı yoktu. Bu yüzden El-Fahfah, cumhurbaşkanı Kays Said'e istifasını sundu.

Sonra Hişam El-Meşişi'nin başkanlığında kurulan yeni hükümet 1 Eylül 2020’de güvenoyu aldı.

ABD-Taliban Anlaşması

ABD ile Taliban arasında 29 Şubat 2020'de Katar’ın başkenti Doha'da bir anlaşma yapılarak 18 yıldan fazla süren savaşa resmen son verildi.

Anlaşmaya ABD adına Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, Taliban adına ise hareketin Siyasi Ofis Başkanı Abdulgani Berader imza attı.

Kabil hükümeti anlaşmada temsil edilmedi. Ancak Taliban'la köprüleri inşa etmek için bu hareketin 2013'te Doha'da açtığı ofisle bağlantı kurmak üzere altı kişilik bir heyet gönderdi.

Anlaşmanın en önemli kısmını ABD'nin Afganistan'daki işgal güçlerini kademeli bir şekilde çekmeyi kabul etmesiyle ilgili maddeler oluşturuyordu. Anlaşmanın birinci maddesinde ABD'nin Afganistan'daki asker sayısını ilk 135 günde 8600'e düşüreceği vurgulandı. Aynı şekilde müttefiklerinin ve koalisyon güçlerinin sayısının da orantılı bir şekilde azaltılacağı belirtildi. Bu azaltma sürecinde ABD'nin ve müttefiklerinin Afganistan'daki beş askeri üste bulunan güçlerini tamamen boşaltacağı ifade edildi. Anlaşmanın düzenli bir şekilde uygulamaya geçirilmesi durumunda bu 135 günü izleyen dokuz buçuk aylık süre içinde de Afganistan'daki kalan tüm askeri güçlerin çekilmesi karara bağlandı.

Anlaşmada ayrıca ABD'nin tüm ilgili tarafların koordinasyonu ve onayıyla, güven artırıcı tedbir olarak savaş mahkumlarının ve siyasi mahkumların hızla serbest bırakılması için tüm ilgili taraflarla çalışmaya başlaması kararlaştırıldı.

Anlaşmanın önemli bir maddesi de ABD'nin Taliban'a yaptığı yaptırımları kaldırmasıyla ilgiliydi. Afganlar arasında yani Taliban ile Kabil hükümeti arasında müzakerelerin başlaması durumunda ABD'nin 27 Ağustos 2020 tarihinde yaptırımları kaldıracağı belirtildi. Bununla bağlantılı bir maddede de Afganistan'ın iç siyasi görüşmelerinin başlatılması için BM Güvenlik Konseyi'nin 29 Mayıs 2020 tarihine kadar gerekli çabayı göstereceği belirtildi.

Anlaşmada ABD'nin ve müttefiklerinin, Afganistan'ın toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmaktan veya güç kullanma tehdidinde bulunmaktan ya da iç işlerine müdahale etmekten çekinecekleri belirtildi.

Buna karşılık Taliban da El-Kaide dahil olmak üzere herhangi bir örgüt, grup veya bireyin ABD'nin ya da müttefiklerinin güvenliğini tehdit etmek için Afganistan topraklarını kullanmasına izin vermeyeceğine dair taahhütlerde bulundu. Buna göre Taliban'ın ABD'nin ve müttefiklerinin güvenliğini tehdit eden grup ya da bireylerin Afganistan'da yeri olmadığına dair mesaj vereceği, kendi üyelerine de bu gibi grup ve bireylerle işbirliği yapmamaları için talimat vereceği vurgulandı.

Aynı şekilde Afganistan'dan sığınma hakkı isteyen veya burada ikamet etmek isteyen kişilerin de ABD'nin ve müttefiklerinin güvenliklerini tehdit edecek bir faaliyet içine girmelerine fırsat vermeyeceğini taahhüt etmesi kararlaştırıldı. Bu şekilde ABD ve müttefikleri için güvenlik tehdidi oluşturanlara vize, pasaport, seyahat izni ve diğer yasal belgeleri de vermeyeceği belirtildi.

Yeni dönemde ABD ile Afganistan arasındaki olumlu ilişkilerin geliştirilmesi ve kurulacak yeni Afgan hükümetinin buna zemin hazırlaması da anlaşmada talep edilen hususlar arasında yer aldı. Anlaşmada ayrıca Afganlar arası diyaloğun ve uzlaşmanın sağlanması durumunda kurulacak yeni Afgan hükümetiyle ABD arasında ekonomik işbirliğinin geliştirileceği belirtildi.

Anlaşmanın uluslararası bir geçerliliğinin olması ve uygulanmasının takibi için ABD'nin BM Güvenlik Konseyi'nden anlaşmanın onaylanmasını isteyeceği belirtildi.

Anlaşmanın imzalanmasından sonra ülkedeki ABD güçleriyle Taliban arasında çatışmalar durdu. 12 Eylül’de de yine Doha’da doğrudan görüşmeler başladı.

Hindistan

Gasp Edilen Cami Arsasına Hindu Tapınağı

Hindistan'ın Uttar Pradeş eyaletinde bulunan Ayota kentindeki Babür Camisi, Hinduların yüzlerce tanrısından biri olan Ram'ın doğduğu yere inşa edildiği iddiasıyla büyük bir Hindu kalabalık tarafından 5 Aralık 1992 tarihinde yıkılmıştı. Bu olay Hindistan'ın içinde ve dışında büyük tepkilere ve çatışmalara neden olmuştu. Hindistan hükümeti o zaman olayların durulmasını sağlamak için caminin yeniden yerine inşa edileceği sözü verdi. Ancak bu sözünde durmadı ve Hindistan Yüksek Mahkemesi 19 Kasım 2019'da, caminin arazisinin Hindulara verilmesine, onun yerine cami için başka yerden iki hektar arazi verilmesine karar verdi.

Mahkemenin bu kararına dayalı olarak caminin arsasına Hindu tapınağı inşa edilmesi için 5 Ağustos 2020 tarihinde temel atma töreni düzenlendi. Hindistan Başbakanı Nerandra Modi de törene katıldı ve sembolik olarak 40 kg ağırlığındaki bir gümüş tuğlayı temele yerleştirdi.

Ayota'daki cami krizi Bangladeş, Pakistan ve İngiltere'de de çeşitli çatışmalara yol açtı. Bunun yanı sıra olay yüzünden Pakistan ile Hindistan arasındaki gerginlik daha da arttı.

Keşmir'e Yine Oyun

Hindistan 1974'te, Anayasasına Keşmir'e özerkliğe benzer bir özel statü veren 370. maddeyi eklemişti. Ancak 5 Ağustos 2019’da bu maddeyi iptal ederek Keşmir'in özel statüsünü kaldırdı.

31 Mart 2020’de de “Cammu ve Keşmir Yeniden Düzenleme Kararı 2020” başlıklı kararı resmi gazetede yayınladı. Kararda 15 yıldan fazla Cammu Keşmir'de ikamet eden veya 7 yıldır burada okuyan ve 10 ve 12'nci sınıf sınavlarına katılan herkesin kalıcı sakinler olmaya hak kazanacağı belirtildi. Bu kararın asıl amacı ise Cammu Keşmir eyaletindeki Müslüman nüfus oranını azaltmak, aslen bu bölgeden olmayanları buranın nüfusuna geçirmek suretiyle demografik yapısını değiştirmek, böylece kademeli bir şekilde buradaki Müslüman çoğunluğu azınlık durumuna düşürmekti.

Pakistan, Hindistan'ın kararının Keşmir'in özel statüsünü kaldırma kararının bir devamı olduğuna dikkat çekerek asıl amacın buranın demografik yapısını değiştirmek olduğuna dikkat çekti ve tepki gösterdi.

Çin’in Doğu Türkistan Zulmü ve ABD’nin Tepkisi

Çin'deki zulüm rejimi Sincan olarak adlandırdığı Doğu Türkistan bölgesindeki Müslüman halka zulmetmeye, oralardaki insanları esir kamplarına toplamaya ve oralarda işkence etmeye 2020’de de devam etti. ABD Senatosu da bu zulmünden dolayı Çin'e yaptırım yapılmasını öngören bir yasayı ittifakla kabul etti. Ancak bir tarafta siyonist katillerin jandarmalığını yapan ABD'nin diğer tarafta Doğu Türkistan'daki zulmünden dolayı Çin'e karşı yasa çıkarması, gerçekte insani gayelere değil tamamen siyasi hesaplara dayanıyordu.

Çin zulmüne karşı sivil toplum kuruluşları tarafından da uluslararası çapta muhtelif etkinlikler düzenlendi.

Mısır, Sudan ve Etyopya Arasında Baraj Sorunu

Etiyopya'nın Mavi Nil üzerine inşa ettiği Diriliş Barajı'nı artık doldurmak, doldurma süresinin çok uzun olmaması ve barajın bir an önce üretime başlaması için Sudan ve Mısır tarafına salacağı su miktarını bayağı azaltmak istemesi sebebiyle bu ülkeyle Mısır ve Sudan arasında 2020 yılı içinde önemli sıkıntılar yaşandı. Mısır’daki cuntanın lideri Sisi başta BM ve Afrika Birliği olmak üzere muhtelif uluslararası kuruluşları devreye sokarak siyasi yönden çözüm bulmaya çalıştı. Fakat Etiyopya hükümeti Mısır'ın taleplerini kabul etmeme konusunda ısrarını sürdürdü. O yüzden meselenin çözümü konusunda net bir şey ortaya konamadı.

Etiyopya'da Oromo Halkının Başkaldırısı

Oromo halkı Etiyopya nüfusunun yüzde 40'a yakın bir kesimini oluşturuyor ve büyük çoğunluğu Müslüman. Ancak Müslüman olmasından dolayı şimdiye kadar ülkenin yönetimi ve yönetim üzerinde etkili olan Hıristiyan misyoner teşkilatları tarafından sürekli dışlandı ve mağdur edildi. 2 Nisan 2018 tarihinde Etyopya’nın Başbakanı olan ve Eritre meselesini çözüme kavuşturmasından dolayı Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Abiy Ahmed'in bu halktan olmasına ve durumun nispeten düzeltilmiş olmasına rağmen yine de Oromo halkının mağduriyeti son bulmuş değil.

Bu halkın hak mücadelesinde sesi olmaya çalışan genç şarkıcı Hachalu Hundessa'nın 29 Haziran 2020’de karanlık bir cinayetle öldürülmesi Oromo halkının geniş çaplı tepki göstermesine neden oldu. Bu yüzden ülkenin değişik şehirlerinde büyük çapta gösteriler düzenlendi. Etyopya polisi gösterileri bastırmak için şiddete başvurdu ve bu yüzden birçok kişi hayatını kaybetti.

Mali'de Gösteriler ve Askeri Darbe

Mali, Orta Afrika'nın batısında yer alan ve halkının yüzde doksandan fazlası Müslüman olan bir ülke.

Mali'de 28 Temmuz 2018'de gerçekleştirilen şüpheli seçimleri kazanarak cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan İbrahim Ebu Bekir Keita'ya karşı 2020’nin bahar aylarından itibaren geniş çaplı bir muhalefet hareketi başlatıldı.

Bu ülkedeki değişik siyasi kesimlerin bir araya gelerek oluşturduğu, 5 Haziran 2020’de meydanlara çıkması sebebiyle 5 Haziran Hareketi olarak da adlandırılan ancak kendini Vatansever Güçler Platformu (Kısaltması: M5 RFP) olarak adlandıran kitlesel örgüt, 2018 seçimleriyle başa geçen hükümetin istifa etmesi ve dürüstçe olmadığı için söz konusu seçimlerin iptal edilmesi talebiyle bir sivil mücadele başlattı. Bu mücadeleyi organize eden heyetin başında farklı kesimlerle bağlantıları olan ve eski Yüksek İslam Konseyi Başkanı İmam Mahmud Diko vardı.

Yönetim bir yandan olayları bastırmak için şiddete başvururken bir yandan da masa başında çözüm bulunması için diyalog çağrıları yaptı.

Halkın tepkisini ve oluşan muhalefeti değerlendirmeye çalışan askerler de 18 Ağustos 2020 tarihinde Keita'ya karşı bir darbe gerçekleştirdiler.

Sivil muhalefet darbeyle hiçbir irtibatının olmadığını dile getirdi. Ancak askerlerin sivil muhalefeti değerlendirerek Keita iktidarına son vermeleri şekil itibariyle Sudan'da gerçekleştirilen askeri darbeye benziyordu. Oradaki fark sivil muhalefetin de darbeyi sahiplenmesi ve darbecilerle işbirliği içine girmeyi kabul etmesiydi.

ABD, Fransa ve Mali'ye komşu Afrika ülkeleri başta olmak üzere dünya devletlerinin geneli, BM, Afrika Birliği, Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) başta olmak üzere muhtelif uluslararası kuruluşlar darbeye karşı çıkarak yönetimine son verilen Keita'nın görevine iade edilmesini istediler. Afrika Birliği, Mali'nin üyeliğini dondurdu. Ancak halk içinde de ona karşı bir muhalefetin ve tepkinin olması sebebiyle Keita görevine iade edilmedi.

Darbeciler bir geçiş yönetimi oluşturarak hızlı bir şekilde normalleşmeye doğru gideceklerini ve en kısa zamanda seçimler yapılmasını sağlayacaklarını bildirdiler.

Kırgızistan'da Seçimlere Karşı Halk Ayaklanması

Kırgızistan’da 4 Ekim 2020 tarihinde gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde sadece Ceenbekov'a yakın duran üç parti ile muhalif partilerden biri %7'lik barajı aşarak parlamentoya girme imkânı elde etti.

Bunun üzerine muhalefet partileri, hükümetin parayla oy satın alarak seçimlere müdahale ettiği iddiasında bulunarak taraftarlarını meydanlara çıkardılar. Göstericilerin cezaevini basarak, hapiste olan eski cumhurbaşkanı Atambayev'i çıkarmaları, olayların arkasında FETÖ'nün olabileceği şüphelerini akla getirdi. Çünkü Atambayev, FETÖ'ye çok geniş fırsatlar tanımış biriydi.

Bu arada muhalefetin desteklediği Sadır Caparov bir hükümet kurdu ve cumhurbaşkanı Ceenbekov da onaylamak zorunda kaldı.

Ceenbekov daha sonra tepkiler karşısında fazla direnemeyerek istifa etti ve cumhurbaşkanlığı yetkilerini başbakan Sadır Caparov devraldı.

Sudan'dan ABD'ye Terör Tazminatı

ABD, tamamen geçersiz iddialara dayanarak Sudan'ın başkenti Hartum'un yakınındaki Şifa İlaç Fabrikası'nı 20 Ağustos 1998’de bombalayıp yerle bir ettiği halde bunun tazminatını Sudan'a ödemedi. Diğer yandan Sudan'ın eski cumhurbaşkanı yardımcısı Zübeyir Muhammed Salih'in uçağının 13 Şubat 1998’de Güney Sudan semalarında düşürülmesinde de ABD istihbarat teşkilatı CIA'nin parmağı olduğu konusunda kuvvetli şüpheler bulunuyor. Fakat ne yazık ki Sudan'da darbe sonrası yönetimi ele geçiren kadro ABD karşısında hak mücadelesi vermeyi değil teslim olmayı kabul ettiğinden Sudan'ın adının ABD'nin "terörü destekleyen ülkeler" listesinden çıkarılması için, terörden zarar gören ABD vatandaşlarına ödenmek üzere 335 milyon doları 2020 yılında havale etti. Bunu kabul etmesi aslında Sudan yönetiminin teröre destek verme konusunda kendisine yöneltilen suçlamaları da zımnen kabul etmesi anlamına geliyordu.

Fakat ABD'nin asıl önemli ve öncelikli talebinin bu tazminat değil İsrail işgal devletiyle ilişkilerin normalleştirilmesi olduğunu gelişmeler gözler önüne serdi. Sudan yönetimi her ne kadar söz konusu tazminatın ödenmesinin İsrail'le ilişkilerin normalleştirilmesiyle bir ilgisinin olmadığını ileri sürse de bu tazminatın havale edilmesinin hemen ardından Sudan'ın da işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirme sürecini başlatması bunu gösterdi.

Cemal Kaşıkçı Davasında Suud Mahkemesinin Göz Boyama Oyunu

Suudi Arabistan'ın Riyad Merkez Mahkemesi, 2 Ekim 2018'de İstanbul'daki Suud başkonsolosluğunda korkunç bir cinayetle öldürülen Cemal Kaşıkçı hakkındaki nihai kararında 5 kişiye 20'şer, bir kişiye 10, iki kişiye de 7'şer yıl olmak üzere toplam sekiz kişiye hapis cezaları verildiğini 7 Eylül 2020’de açıkladı. Böylece mahkeme daha önceki ara kararında beş kişi hakkında verdiği idam kararlarını hapis cezalarına dönüştürmüş oldu. Ancak kararda haklarında hapis cezaları verilen kişilerin isimleri açıklanmadı. Dolayısıyla kendilerine ceza verilen kişilerin gerçek mi yoksa sanal kişiler mi oldukları bilinmiyor. Çünkü Suud yargısı olayın birinci derece sorumlularını bundan önce verdiği kararda beraat ettirmişti.

Dolayısıyla Suud yargısının cinayet hakkında verdiği karar tamamen göz boyama ve dünya kamuoyunu yanıltma amaçlı bir oyundan, taktikten başka bir şey değildi. Çünkü bu cinayeti Suudi Arabistan'daki hakim sistem bizzat kendisi planlamış ve infaz etmiştir. Suud yargısı bağımsız olmadığı için bu ülkede yargı mekanizmasının yönetimi yargılaması ve mahkum etmesi düşünülemez.