Çağdaş Sömürgeciliğin Pençesindeki Mali

Eylül 2020, Ribat

Mali, Orta Afrika'nın batı bölgesinde yer alan ve halkının yüzde doksandan fazlasını Müslümanların oluşturduğu bir ülkedir. Avrupa'daki sömürgecilerin öncü kuvvetleri niteliği taşıyan, gerçekte sömürgeci devletlerin hakimiyeti altına aldıkları ülkelerdeki toplumları bu devletlerin arzuladığı teslimiyetçi kalıba sokmaya çalışan, bunun etkili olması için de din kılıfından yararlanan misyonerlik hareketi tüm Afrika'da olduğu gibi Mali'de de yoğun bir çalışma yürüttü. Ancak misyoner teşkilatlarının Afrika'da Somali'den sonra en başarısız oldukları ülke Mali olmuştur. Somali'de bir tek kişiyi bile hıristiyan yapmayı başaramayan misyonerlerin Mali'de hıristiyanlaştırabildiklerinin sayısı çok azdır. Bu ülkede bugün bile ülkeye dışarıdan gelip yerleşmiş olanlarla birlikte hıristiyanların oranı tüm ülke nüfusunun yüzde birini geçmemektedir. Nüfusun yüzde doksandan fazlası Müslümandır. Kalan %9'a yakınlık kısmı ise yerel dinlere mensuptur.

Fakat buna rağmen Avrupa'daki sömürgeciler Mali'yi siyasi yönden yine rahat bırakmadı ve özellikle Fransız sömürgeciler 19. yüzyılın ortalarından itibaren bu ülkenin halkını rahatsız etmeye başladılar. Fransızlar uzun süren saldırıları sonucunda 1890'da bugünkü Mali'nin de içinde bulunduğu bölgeyi ele geçirdi ve bazı küçük yerel yönetimlere ayırarak yönetmeye başladılar. Bu tarihten sonra bölge Fransız Sudan'ı olarak adlandırılmaya başladı. Ancak Mali halkı Fransız işgalini hiçbir zaman kabullenmedi. Halk özgürlük ve bağımsızlık için mücadele etti. Bağımsızlık mücadeleleri II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha etkili olmaya başladı ve Fransızlar 1958'de "Fransız Sudanı" adı verilen bölgede bir referandum yapma ihtiyacı duydular. Bu referandumdan sonra Senegal'i de içine alan bölgede Fransız Uluslar Topluluğu'na bağlı özerk yönetimler oluşturuldu. 1959'da Senegal ile Mali özerk kimliğe sahip bir federasyon oluşturdu. 21 Haziran 1960'ta bu federasyon bağımsız oldu. Ancak 20 Ağustos 1960'ta dağıldı ve 22 Eylül 1960'ta bağımsız Mali Cumhuriyeti'nin kuruluşu ilan edildi.

Mali'nin bağımsız olmasından sonra Fransa bu ülkeden tamamen elini çekmedi. Dolaylı bir şekilde sömürgeci politikalarını sürdürdü ve ülkenin siyasi yapısının şekillenmesine de muhtelif yollarla müdahale etmek suretiyle bu ülke üzerindeki etki gücünü korumaya çalıştı.

Batı sömürgeciliği etki altına aldığı ülkeleri bir yandan siyasi ve ekonomik yönden kendine bağımlı hale getirirken bir yandan da dikte ettiği politikaların uygulanması, bu ülkelerdeki yönetimlerin kendine karşı bir tavır içine girmeleri durumunda dizginlenmeleri için birtakım iç sorunlar üretti. İç sorunlar aynı zamanda bu ülkelerin kendilerine olan ihtiyaçlarının daha da artmasını sağlayacaktı. Bu tür meselelerin üretilmesi için başvurduğu yöntem ise genellikle, toplumları birleştiren ve kardeşlik bilinciyle kaynaştıran inanç temelli politikaların yerine onları etnik kimliklerine göre ayrıştıran ve birbirleriyle karşı karşıya getiren kavmiyetçi politikaları dikte etmesi olmuştur. Bugün İslam dünyasının başını ağrıtan iç meselelerin birçoğunun temelinde bu politikaların olduğunu görmek mümkündür.

Batı Afrika'da ve bu çerçevede Mali'de bu tür politikaların doğurduğu en önemli mesele ise Tuareg meselesidir. Tuaregler bölgenin en geniş alana yayılmış büyük bir etnik unsurudur. Ama ulusal bir devletleri yok ve yaşadıkları topraklar işgalcilerin çekilmesinden sonra bölgede kurulan bağımsız devletler arasında paylaştırılmıştır. En büyük kesimi Mali ve Nijer sınırları içinde kaldı. Ayrıca Burkina Faso, Cezayir ve Moritanya'da da az sayıda Tuareg nüfus var.

Mali ve Nijer'deki Tuaregler adına bağımsız birer devlet kurmak amacıyla ayrılıkçı örgütler kuruldu. Mali'dekinin adı Azavad Ulusal Kurtuluş Cephesi (MNLA), Nijer'dekinin adı ise Tuareg Kurtuluş Cephesi'dir. Mali'dekiler daha çok Azavad olarak adlandırılan kuzey bölgede yoğunlaştıklarından bu adı tercih ettiler. Bu örgütlerin her ikisi de Tuareg ulusçusu ve laik anlayıştadır. Ayrılıkçı Tuareg hareketi uzun süreden beri Mali'deki siyasi mekanizmanın başını ağrıtan bir meseledir ve hâlen de bu hareketi temsil eden örgütler Tuareglerin yoğun olduğu bölgelerde faaliyetlerini sürdürmektedir.

Sömürgeciliğin bu ülkeden tamamen elini çekmemesi sebebiyle bir yandan ekonomik sorunlarla, yoksullukla uğraşan Mali'de siyasi yapının da tam istikrarlı bir şekilde oturtulduğu söylenemez. Bu yüzden ülke, zaman zaman askeri darbelerle veya kalkışmalarla çalkantılar yaşamaktadır.

22 Mart 2012 tarihinde de General Amadu Haya Sanogo bir askeri darbe gerçekleştirdi. Ancak ülkenin tümü üzerinde kontrolü sağlayamadı. Buna darbenin sebep olduğu boşluktan yararlanan Tuareg örgütlerinin ülkenin bazı bölgelerinde kontrolü ele geçirmelerinin yanı sıra ülkedeki bazı silahlı İslamcı grupların da merkezi otoriteyi tanımayan hakimiyet bölgeleri oluşturmaları neden olmuştu. Tuareg Cephesi kısa süre içinde ülkenin yarısına yakın bir kısmında siyasi kontrolü ele geçirdi. Silahlı İslamcı gruplar da önemli bir bölgede kontrolü ele geçirdiler. Böylece darbeci generalin kontrolünde kalan bölge iyice daraldı.

Başlangıçta el altından desteklediği ve Mali'deki siyasi mekanizmayı kontrol altında tutmak için denge unsuru olarak gördüğü Tuareg Cephesi'nin ilerlemesinden çok fazla rahatsız olmayan Fransa, silahlı İslamcı grupların da önemli bir alanda etkili olduğunu görünce kendi çıkar hesaplarının da tehlikeye gireceğini düşündü. Bu sebeple olaylara müdahale etme kararı aldı ve 2013'ün Ocak ayında Mali'ye hem kara hem de hava güçleri göndererek merkezi otoriteyi tanımayan silahlı gruplara karşı operasyon başlattı.

Fransa, söz konusu örgütlerin el-Kaide bağlantılı oldukları iddiasını operasyon için gerekçe olarak kullanmıştı. İşin ucunda İslâmi kimlikli gerilla güçlerinin olması uluslararası mekanizmaların da destek vermelerini ve kapıları açmalarını kolaylaştırdı. BM, Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Afrika Birliği, ABD ve Avrupa ülkeleri Fransa'nın müdahalesini destekledi.

Fransa'nın operasyonu başlatmasına paralel olarak ABD ordusunun da hızla, bu işgalin hedefindeki İslamcı grupları hedefe yerleştiren, onlara iftira atan propaganda faaliyetleri başlatması, bu amaçla muhtelif dillerde kısa videolar hazırlayıp medya organlarına dağıtması ve bu yolla konuyla ilgilenen kamuoyunu yönlendirmeye çalışması dikkatten kaçmadı. Yani ABD ordusu fiili olarak askeri operasyona iştirak etmese de Fransız ordusunun icra ettiğinden daha basit sayılamayacak bir görevi üstlenmişti.

Fransa'nın işgal güçlerinin saldırılarından gerilla güçlerinin yanı sıra sivil halk da büyük zarar gördü. Bazı yerlerde insanların ciddi eziyetler çektiği ve büyük zorluklar yaşadığı toplama kampları oluşturuldu. Bu gerçekler muhtelif insan hakları kuruluşlarının raporlarında dile getirildi.

Fransa'nın müdahalesinden sonra merkezi yönetim güçlendi. Ancak gerilla örgütleri tamamen ortadan kaldırılamadı. Bununla birlikte başkent Bamako'da oluşturulan siyasi yönetim ülkenin tümünde en azından siyasi hakimiyeti ele geçirebildi.

Fransa bu müdahaleden sonra kendisinin çıkarlarını gözeteceğini düşündüğü İbrahim Ebu Bekir Keita'nın cumhurbaşkanlığına geçmesini sağladı.

28 Temmuz 2018 tarihinde ülkede cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. 24 adayın yarıştığı seçimlerde ilk turda kimse yüzde elli oranını aşamadı. O yüzden dokuz gün sonra ikinci tur seçim yapıldı. İkinci tur seçimlere kalanlar ülkede cumhurbaşkanlığını elinde bulunduran İbrahim Ebu Bekir Keita ile ana muhalefet lideri Soumaila Cisse idi.

İkinci tur oylamada cumhurbaşkanı İbrahim Ebu Bekir Keita oyların %67.17’sini kazanarak birinci oldu. Ülkenin eski Maliye Bakanı olan rakibi Soumaila Cisse ise oyların %32.83’ünü kazandı.

Ancak seçim sonuçları ülkedeki muhalefeti tatmin etmedi. Muhalefet partileri seçimlerin dürüstçe olmadığını ve hile karıştırıldığını iddia ederek sonuçları reddettiler. Muhalefet partilerinin yetkilileri seçimlerin iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvuracaklarını dile getirdiler. Fakat Keita, muhalefetin itirazını nazarı dikkate almadan cumhurbaşkanlığı koltuğunda kalmaya devam etti.

2020 yılının bahar aylarından itibaren Keita yönetimine karşı tepkiler yükselmeye başladı. Ülkedeki muhalif gruplar aralarında ittifak kurarak Keita yönetimine son vermek ve onu istifaya zorlamak amacıyla sivil mücadele başlatma kararı aldılar.

Bu ittifak yönetime karşı ilk geniş çaplı gösterisini 5 Haziran 2020 tarihinde gerçekleştirdiği için kendini 5 Haziran Hareketi olarak adlandırdı. 5 Haziran'daki gösterilerini "5 Haziran - Vatansever Güçlerin Mitingi" olarak adlandırdıklarından kitlesel faaliyetleri yönlendiren organizasyonu da 5 Haziran - Vatansever Güçler Platformu (Kısaltması: M5 RFP) olarak adlandırdılar.

Platformun başına da eski Yüksek İslam Konseyi Başkanı İmam Mahmud Diko getirildi. Ancak destek verenler içinde İslami camianın farklı kesimleri de dahil olmak üzere çok farklı siyasi unsurlar mevcuttu. Bunlar Cumhurbaşkanı Keita'nın istifasını ve dürüstçe olmadığı için 2018 seçimlerinin iptal edilmesini istiyorlardı.

Cumhurbaşkanı bir yandan polis şiddetine başvururken bir yandan da muhaliflere diyalog çağrıları yaparak çözüm bulmaya çalıştı. Muhalifler polis şiddetine aynı şekilde şiddetle karşılık verilmemesini bunun yerine sivil harekete ve gösterilere ağırlık verilmesini istediler.

Cumhurbaşkanı Keita şiddette ısrar ederek muhalifleri susturmaya çalıştı. Başvurulan şiddet uygulamaları muhalif güçlerin eylemlerin dozunu biraz düşürmelerine neden oldu. Ancak bu, uzlaşma anlamına gelmiyordu. M5 RFP hareketi 10 Ağustos'ta yaptığı açıklamada eylemleri yeniden başlatacağını duyurdu.

Keita'ya karşı sivil muhalefetin gittikçe yaygınlaşmasını gören askerlerin de 18 Ağustos tarihinde harekete geçtiği görüldü. Aynı gün sivil muhalefet de ülkenin başkenti Bamako'daki Bağımsızlık Meydanı'nda cumhurbaşkanının istifası için bir gösteri düzenledi. Buradaki gösteriye katılanlar arasında M5 RFP liderlerinden de katılanlar vardı. Bu durum, 5 Haziran sonrasında İbrahim Ebu Bekir Keita'nın istifası ve seçimin yenilenmesi için başkaldıran sivil kesim ile askeri darbeye kalkışanlar arasında en azından amaç yönünden bir bağlantı olduğuna işaret ediyordu. Bu da Sudan'da Ömer El-Beşir yönetimine karşı gerçekleştirilen darbede ortaya çıkan manzarayı akla getirmesi ve ona benzemesi açısından dikkat çekicidir. Eğer ki söz konusu 5 Haziran Hareketi (M5 RFP) olmasaydı belki de askerlerin böyle bir darbeye kalkışmaları çok da kolay olmayacaktı.

Keita halk desteğinden yoksun olduğu için askeri darbe başarı oldu ve askerler önce onun bazı bakanlarını sonra da kendisini başkentin yakınındaki bir askeri garnizona götürerek istifa ettiğine, hükümeti ve meclisi de feshettiğine dair açıklama yapmasını sağladılar.

Darbeciler ülke halkını rahatlatmak amacıyla kendilerinin asıl amaçlarının yönetimi ele geçirmek değil halkı tarafından istenmeyen cumhurbaşkanının iktidarına son vermek olduğu mesajını vermeye çalıştı ve bu arada mümkün olan en kısa zaman içinde seçimlere gidileceğini açıkladılar.

Darbe Fransa ve ABD başta olmak üzere dünya güçlerinin, BM'nin, Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu'nun (ECOWAS) ve Afrika Birliği'nin tepkisine neden oldu. Afrika Birliği, Mali'nin üyeliğini dondurdu.

Aslında Mali'deki son darbe yukarıda da belirttiğimiz üzere şekil ve mahiyet itibariyle Sudan'da Ömer El-Beşir yönetimine karşı gerçekleştirilen darbeyle çok benzeşmektedir. Yani askeri darbenin bir sivil kalkışma ayağı da var. Ancak uluslararası güçler Sudan'da olayın sivil kalkışma boyutunu önemseyerek askeri darbenin hukuksuzluğunu dikkate almadı. Mali'de ise sivil kalkışma boyutunu görmezden gelerek askeri darbenin hukuksuzluğu boyutuna karşı tavrını ortaya koydu.

Mali'deki darbeciler belki dış güçlerin baskıları karşısında sivilleşmeyi hızlandırma ihtiyacı duyacaklardır. Ancak halkı tarafından istenmeyen, Fransa'nın çıkarlarının bekçiliği için iş başına getirilmiş Keita'nın da yeniden iktidarını geri getirmesi mümkün görünmemektedir. Çünkü Mali halkı onu istemediğini ilan etmiştir.